Menu

    Tuğba Gür                                                         

  21. yüzyılın en zorlu yıllarını yaşadığımız şu günlerde, kaybetmek üzere olduğumuz umutlarımızı bir nebze olsun yeşillendirmeyi hedeflediğim yazı kaleme almak istedim. Tarihçi kimliğimden de faydalanıp, farklı yüzyıllara değinip yaşadıklarımızın aslında biricik olmadığını fark ettirmek ve bunu bilip, biraz iyimser olmanın hayata tutunurken güçlü kalmada fayda sağlayacağını umuyorum.

 Her yüzyılın kendine has özellikleri vardır. Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu eserinde, ‘’Her çağın nevi şahsına münhasır hastalıkları vardır. 21. yy ne bakteriyel ne de viral; bilakis sinirsel olarak belirlenmiştir. Depresyon, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu veya tükenmişlik sendromu gibi sinirsel hastalıklar 21. Yy patolojik manzarasını tayin etmektedir.’’ cümleleri kaleme alarak aslında çağımızı özetlemiştir.

 Özellikle son 2 senedir yaşadığımız pandemi süreci bize savaşların, devletlerarası olan savaşlardan daha faklı boyut kazandığını göstermiş oldu. Şöyle ki; tarihte okuduğumuz kanlı savaşların boyut değiştirip kendimizle olan savaşa dönüştüğünü tanıklık ettik. Benim kanaatim bu savaştan ancak insana bahşedilen en önemli duygulardan biri ile çıkılabileceğini düşünüyorum: Umut

 Orta Çağ döneminde 14. yüzyılda ‘’Kara Veba’’ adında salgın hastalık dönemin en baş edilemez olayı olup yaklaşık 200 milyon insanın ölümüne sebep oldu. Çin ve Orta Asya’da başlamıştı. Günümüzde yaşadığımız salgın hastalık ise verilere baktığımızda dünya genelinde yaklaşık 3 milyon insanın ölümüne yol açtı. Bununla beraber farklı olaylara baktığımızda 19. yüzyılda tüm dünyayı derinden etkileyecek ve artık güç dengeleri değiştirecek Fransız Devrimi yaşandı. Büyük imparatorlukları bu olay adeta sarsmıştı. Tamamen farklı yeni bir dünya düzeni ortaya çıkmaya başlamıştı. Örnekleri sonsuz çoğaltabiliriz.

 Yukarıdaki paragrafta anlayacağımız üzere dünya var olduğundan beri binbir türlü salgınlara, savaşlara, devrimlere, parlak dönemlere ve bitişlere şahit olmuştur. İsmini telaffuz etmekte dahi zorlanacağımız imparatorlar, krallar, şairler, ressamlar önemli şahsiyetler bu dünyadan geçmiştir. İşte içinde bulunduğumuz şu anın da geçmişten farklı olmadığını düşünüyorum. İsimler, mekânlar, tarihler faklı olsa da afetler, salgınlar, savaşlar benzer olabiliyor. Biraz okuma yapınca ve bunun üzerine düşününce yaşanılan durumlarda yalnız olmadığını bilmek, kederlerin ortak olabileceğini düşünmek, içinde bulunduğumuz durumu çok derinlere dalmadan asgari hasarla atlatmamızı sağlıyor.

 Umut kelimesi; dilimize Farsça’dan kazandırılmış olup ‘’dilemek, ummak’’ anlamına gelmektedir. Umutlu olmanın insanın bugününü ve geleceğini etkileyeceğini düşünenlerdenim. Çünkü yarınlardan umutlu olan kişiler şu anın keyfini çıkarabilir. Hal böyle olunca dünyanın var olmasından bu yana yaşanılan tüm bu olayları, çağımızın zor zamanlarını ve kendimizle olan savaşın neticesini; ağır hasarlar almadan umut duygusuyla olumlu duruma çevirebileceğimizi düşünüyorum.

 Eninde sonunda göç edeceğimiz zorlu olan bu dünyada iyi ve güzel şeyler yaşanılacağını ummak bizim zorlu mücadelemizi hafifletecektir. Karamsar olup ömür sermayesini tüketmektense, umutlu olup ömür sermayesine değer katabiliriz evvela. Ve maalesef bu öğrenilmesi gereken, bunun için çaba sarf edilmesi gereken bir duygu. Çünkü umut; karanlık tünellerin sonunda beliren ışık gibi, dipsiz kuyuların üstüne doğan güneş gibi, nefessiz kalıp çırpındığımız denizde uzatılan el gibi. Hayat mefhumunda umudunu hiç kaybetmeyenlerden olmak dileğiyle…

 Yazıma son vermeden, kısa süre önce keşfettiğim Bar Halevy – Turkish Lullaby şarkısını umudunu kaybetmek üzere olanlara iyi geleceğini temenni ediyorum, şifa olsun.

Tuğba Gür

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd. Vereiste velden zijn gemarkeerd met *