Menu

Kazım Cumert

Korona günlerinin insanları bunalttığı, evlerine tıkayarak cezalandırdığı günler. Sabah yatağınızdan kalkıp odanızdan aşağıya, mutfağa  iniyorsunuz. Saat ona gelmesine karşın karanlık gibi, pencerelerden içeriye gönül açan bir ışık sızmıyor, kasvetli bir hava var. Olsun diyorsunuz, bugün de sabaha çıktım ya, daha ne istiyorsun! Olsun diyorsunuz, evim sıcak içecek kahvem yapacak kahvaltım var ya, daha ne istiyorsun! Güneş bugün de olmasın diyorsunuz, başka yere doğsun, daha karanlık yerleri, daha gariban gönülleri ışıtsın varsın, diyorsunuz! Demesine diyorsunuz ama demekle olmuyor. Dünkü kötü haberlerin, corona illetinin, kış koyuluğunun karamsarlığındasınız. İşte bu ruh haliyle merdivenlerden aşağıya inerken bir koku hissediyorsunuz, hafiften bir koku, tanıdık ama uzaklarda kalmış bir koku. Ne sabah işine giderken eşinizin sıktığı bir esansa ne de oda spraylerine benziyor bu…

Girişte, kapıdaki posta deliğinden içeriye atılmış reklam broşürleriyle beyaz iki zarf arasında karhverengi küçük bir paket gözünüze çarpıyor. Koku o taraftan geliyor galiba! Zarfları öbür tarafa itekleyerek  o küçük paketi alıyorsunuz, koku! Üstünde adınız yazılı kahverengi ambalajı yırtar yırtmaz ortalığı uzaktan tanıdığınız ama kesin bilmediğiniz o koku kaplıyor ve paketten ince bir kitap çıkıyor. Başlığının ilk iki sözcüğünü görür görmez o kokunun ne kokusu olduğunu anlıyorsunuz: Portakal Çiçeği Kokusu! Ve Bir de Adana’yı, yazarı Mehmet Tepebaşı’ı -deyim yerindeyse- es geçip sayfalarına dalıyorsunuz…

O hoş koku sizi bir cezaevi arabasının içinde ve askerler arasında sarmalıyor. Okudukça kokuyu daha derinden anlıyor ve tanıyorsunuz. Yo hayır, gerçek bir çiçeği koklar gibi kokluyorsunuz. Farkında olmadan derin derin içinize çekiyorsunuz… Sonra yorgun bir güvecin oluyorsunuz kalabalık bir mahpushane koğuşunda. Bir sevgili, vefakar bir dost. Tüm gözler üstünüzde, tüm ilgi sarhoş ediyor sizi. Omuzdan omuza dolaşıp duruyorsunuz… Daha sonra altı yaşlarında bir kız çocuğunuz büyük bir kentin varoşlarında. Dedesi ve nenesinin yanında bırakılmış  ve ebeveylerini bekleyen ürkek bir çocuk. Tam anne babasına kavuştu derken yaşadığı yeni bir düş kırıklığı… Sonra, gene bir kenar mahallede bir başka kız oluyorsunuz. Yoksulluk ve cehaletle savaşan  ve 12 eylülün kurbanı olan bir Hacer…

Altısı 12 eylüldeki hapishanedeki olayları konu alan sekiz öyküyü bir günde okuyorsunuz. Ne içtiğiniz kahve, ne de yaptığınız kahvaltı tad veriyor size. Siz hapishanesiniz çünkü. Sadece burnunuza gelen o koku mutlu ediyor sizi.

Evime ve ruhuma Portakal Çiçeği Kokusu yaydın ya Mehmet, söz, Adana Kebabı da benden, diyorsunuz kitabın yazarı Mehmet Tepebaşı’na.

* Mehmet Tepebaşı Hollanda’da yaşayan bir yazar. Adana’ya Kar Yağmış, Unutulması İstenen Yıllar, Yaşanmamış Sayılan Anılar gibi kitapları var.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd. Vereiste velden zijn gemarkeerd met *