Menu

Murat Tuncel

Murat Tuncel

Her insanın olduğu gibi bir yazarın karakter oluşumu da çeşitli evrelerden geçer. Sağlıklı ve verimli bir karakterin oluşması ise usumuzun en iyi algıladığı zamanlarda gereken gıdayı almasına bağlıdır. Bu da hem yaşadığımız koşullara, hem de sosyal çevremizdekilerin bilinç düzeyiyle doğru orantılıdır. Buradan şu sonuç çıkarılmasın; iyi olanağı olanlar hep en iyiye ulaşırlar. Hayır çoğunlukla bunun tersi doğrudur. Çünkü olanaksızlıklardır insanın itici gücü ve yeni arayışlara yönlendiricisi…

1960’larda henüz on yaşın altında bir çocukken altı ay yaz, altı ay kıştı belleğime kazınan gerçek mevsimlerdi. İlkbahar ve sonbahar da bu iki mevsim arasında geçişi sağlarlardı benim için.Yaz mevsiminin en belirgin özelliği çiçeklerle bezeli kırlar, kışın ise beyaz kar duvarlarının yaşamımızı hapsetmesiydi.  Ama ben o kar duvarlarının arasında da kır çiçeklerinin arasındaki özgürlüğümü yaşamanın yolunu bulmuştum. Bulduğum yol da yaşadığım dünyanın ötelerine giden hayaller kurmaktı. Ama o uzun kış günlerine hayallerim de yetmezdi. O zaman da kitaplar girerdi devreye. Hanak Ortaokulu’nun sınıftan bozma küçük kütüphanesinden aldığım kitaplar.

Şimdi beni etkilemekten çok, hayallerimi zenginleştiren ilk on kitabı düşündüğümde gözümün önünden onlarca kitap geçiyor. Hepsi de “ben de o ilk ondayım” dercesine göz kırparak.

Ben hiçbir kitabın kalbini kırmadan şunu itiraf etmeliyim ki,  o kış günlerinde  gurbetten gelen babamın eskimiş tahta bavulunun bir köşesine koyup getirdiği cenk kitaplarıydı ilk hayallerimi elleyen. Bir ya da birkaç formalı, saman yaprakları siyah-beyaz çizimlerle süslenmiş o cenk kitapları. Bir de o küçük kitapların yanında onların anası gibi duran, kapağı açık kahve rengi iki aşık figürü ile süslenmiş Kerem ile Aslı vardır belleğimden silinmeyen. Bilmem babam kaç kez okumuştu ki, ezbere biliyordu o kalın kitabın içindekileri. Bazen de kendini anlatının heyecanına kaptırır metinler arasındaki şiirleri sesli okurdu. Yıllar ötesine dönüp bende iz bırakan kitapları düşününce hep ilk aklıma gelen işte o çenk kitapları ve Kerem ile Aslı’nın şiirle süslenmiş baskıları oluyor. Ama cenk kitaplarının etkisinin giderek silikleşmesine karşın, Kerem ile Aslı babamın  sesli okumaları gibi duruyor bende. Şimdi onu “ne güzel bir aşk öyküsüdür” diye adlandırırken geniş bir kadro ile oynanan müzikalını hayal ediyorum.  Kimbilir ne kadar güzel bir müzikal olur? Belki Evita’dan da  ünlü olabilir.

İlkokul yıllarımda bulabildiğim ve okuyabildiğim kitaplardan pek fazla bir iz kalmamış bende. Ama 60’lı yıllarda Hanak Ortaokulu’nun yeni kurulan kitaplığına gelen Jean De La Hire’in İki Çocuğun Devri Alemi adlı dört ciltlik romanı beni müthiş heyecanlandırmıştı. Ortaokul birinci sınıfın son aylarına doğru açılan kütüphanemizde o kitabı okuduktan sonra yaz tatilinde köyümüzün yakınındaki koruluk ormana gittim ve romanın kahramanları Jano ile Yanık’ın Afrika ormanlarında karşısına çıkan gergadanın benim de karşıma çıkmasını bekledim uzun uzun.

Dünya klasikleriyle ilk tanışmam Artvin Öğretmenokulu yıllarında oldu. Gorki’nin Ana’sı kolay okunma ve anlaşılırlığıyla beni içine gömmüştü o zamanlar. Ama Tolstoy’un Anna Karanina’sının kahramanlarının iç zenginlikleri tam da hayallerime uyuyordu. Bir de güçlü betimlemelerle donatılmış soluğu donduran o soğuklar yaşadığım coğrafyanın bir başka yüzüydü sanki. Balzac’ın Köylüler’i  de Avrupa’nın Avrupa olmadan önceki acısını çizmişti yüreğime.. Ya Gogol’un Ölü Canlar’ına ne demeli… İlya Ehrenburg’un tüm avrupa coğrafyasını harmanlayan Paris Düşerken, Fırtına ve Dipten Gelen Dalgalar’ı da unutamadıklarımın arasında. Son yıllarda okuduğum yapıtlardan Toni Morisson’un Sevgilisi, Necip Mahfuz’un Midak Sokağı, Umberto Eco’nun Gülün Adı, Doris Lessing’in Siyah Madonnası  da bir şekilde bende iz bırakan yapıtlar arasında…  Onların dışında  dünya edebiyatından okuduğum binlerce yapıtın da bana katkısı olmuştur ama nedense ilk aklıma gelen yukarıda adını saydığım yapıtlar oldu… Elbette ne Amerikan edebiyatının, ne İngiliz edebiyatının, ne de Alman edebiyatının zenginliği birbirinden azdır. Her edebiyatta okunacak ve bizde iz bıraacak çok sayıda yapıt var elbette. Türk edebiyatında bende iz bırakan yapıtlar ise Namık Kemal’in İntibah’ı ile başlar. Nedense edebiyat öğretmenlerim hep Namık Kemal’in diğer yapıtlarını okumamı ısrarla söylerlerdi ama İntibah benim için daha anlamlı ve içerik bakımından zengin gelmişti okuduğum zaman. Mehmet Rauf’un Eylül’ünü okuyunca nedense “gerçekten roman” dediğimi anımsıyorum.  Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın o Perili Köşk’ü bilmem korkudan mı, yoksa yaşadığım anlık heyecandan mı beni adeta çıldırtmıştı. Reşat Nuri’nin Çalıkuşu,  Dinamo’nun sekiz citlik Kutsal İsyan’ı, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonnası’ndaki romantizmi unutmuş değilim. Orhan Kemal’in Eskici Dükkanı’nındaki baş karakterin tahta bacağının kaldırımı döven tok sesi hâlâ kulağımda desem yeri var. Oğuz Atay’ın iç söylemlerle insanın içindeki ötekine ulaştığı Tutunamayanlar ve  Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğullar’ı adlı yapıtlarının izleri hep zihnimde taze kalmıştır. Atilla İlhan’ın ,Yaşar Kemal’in romanları, Sait Faik öyküleri beni zenginleştiren yapıtlar olmuşlardır. Günümüz yazarlarını, şairlerini de elimden geldiğince okumaya, benden başkaları neler yapıyor sorusuna yanıt bulmaya çalışıyorum.  günümüz yazar ve şairlerinin yapıtları hep bizi yeniler ama akla hükmeden ilkler nedense unutulmaz. Onlar insanın ilk sevgilisinin acısı gibidir.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd. Vereiste velden zijn gemarkeerd met *