Menu

Kemal Yalçın:

Sevgili Sınıf Arkadaşım Gül Ayşe, Çapa Yüksek Öğretmen 1968 – 1969 Ders Yılı, Hazırlık Edebiyat sınıfında sen benim önümdeki sırada oturuyordun. Arada sırada saçını çekerdim, seni kızdırırdım. Dün gibi, bugün gibi… Aradan elli iki yıl geçti. Çok şükür sağ salim söyleşi yapıyoruz. Çok güzel bir duygu bu! Bu kitabı yazma düşüncesi aklına nereden geldi? Nasıl oluştu? Bu soruyla başlayalım.

Kemal Yalçın, Gül Ayşe Aydemir Yaldız ve Salih Aydemir

 Gül Ayşe Aydemir Yaldız: Böyle güzel bir söyleşi için bana zaman ayırdığın, romanımı dikkatle okuduğun için sana çok teşekkür ederim Kemal! Edebi türlerden Öykü (Hikâye) benim kişilik yapıma daha uygun geliyordu. Aceleci bir insanım. “Örgü örmeyi çok sevmeme rağmen, daha zor olan dikiş dikmeyi neden tercih ediyorum?” Diye kendi kendime sorduğumda; “Kalıp çıkarıp dikmek hemen sonuç veren bir işlemdir de ondan,” sonucuna varmıştım. Okuldan akşamüzeri gelir kalıp çıkarıp kumaşı keser yemek sonrası geç vakte kadar diker bitirir, ütüler asardım ve sabaha karşı da uyurdum. En önemlisi, ertesi gün elbisemi giyip derse giderdim keyifle. Örgüde – ne kadar hızlı örerseniz örün – bu kadar çabuk sonuç almak mümkün değildi. Ben bütün gücümle çalışıp kısa zamanda sonuca ulaşmayı seven bir yapıya sahibim Kemal.

Sevgili Gül Ayşe, öyküden romana geçişin nasıl oldu?

 İlk öykü kitabım ‘Dünyaya Tekrar Gelsem’in içinde uzunca bir öykü vardı: ‘Toledo Pasensia, bir Musevî ailenin öyküsüydü Bu ikinci öykü kitabımda da uzun bir öykü olmasını istedim. Yazmaya başladım. Bir türlü, teknik olarak da kurgu olarak da bildiğim öykü türüyle uyuşmuyor, yani öykü tekniğine uymuyor. Yazdıklarım ve kurguladıklarım beni dinlemiyor, romana doğru akıp gidiyordu. Birden ilk kitabımla ilgili söyleşide gazeteci arkadaşım Önder Balıkçı’nın  söyledikleri aklıma geldi. “Gül Ayşe Hanım, kitabınızdaki en uzun öykü bana bundan sonraki eserinizin roman olacağını söylüyor, ne dersiniz?” Demişti. “Ben öyküyü daha çok seviyorum, ama belli olmaz yarınların ne fısıldayacağı,” deyip gülümsemiştim. Evet, bu kitabım roman olma yolundaydı.

Romanının baş kahramanı “Mehmet Ali” gerçek mi, sen mi yarattın?

 Belki on yıldır, belki de çocukluğuma uzanan yıllardan beri, şimdi ‘Mehmet Ali’   adını verdiğim roman karakteri hep aklımdaydı ve ben onu tanıyordum. İki yıl hazırlık dönemi sürdü. Ayrıntıcı olmak, bazen iyi bazen de çok dertli bir insan yapıyor kişiyi. Bizim Kapıdağ köyleri; Yunanistan ve Bulgaristan göçmeni ağırlıklıdır. İlk kitabımda da “Soydaş” isimli, yakın zaman göçlerinden belgesele yakın bir kurguda öyküm vardı.

Sunuş’ta belirttiğim gibi, kırk beş yıldır göçmen bir ailenin gelini olarak onlarla ve köydekilerle çok şey paylaştığımı düşünüyorum. Araştırmalarım sırasında Kapıdağ ve çevresinde mübadillerin de olduğunu öğrendim. Derneklerinin toplantılarına gittim, notlar aldım; davet edilen akademisyenleri dinleyip sorular sordum, doyurucu cevaplar aldım.

Gül Ayşe, romanda kurguladığın kişileri ya da olayların gerekliğini, doğruluğunu nasıl sağlıyorsun?

 Romanda kurgulanan olayların ve kişilerin gerçeğe uyup uymadığın denetlemek için tarihi dikkatle okuyorum. Okumak yetmez, romanda anlattığım mekanları gidip görüyorum.

Örneğin İzmir’in işgalinden sonraki Kurtuluş Savaşına kadar olan dönemi tekrar tekrar okudum, özellikle Ege’de olanları… Babamın görevi dolayısıyla bu savaşların olduğu yerlerde, bu öyküleri çok dinlemiştim.

Babanızın mesleği ne idi?

Babam kamuda çalışıyordu. Anneme misafir gelen yaşlı kadınlar savaş zamanını anlatıyorlardı ve benim ilgimi çekiyordu, masal gibi geliyordu bana, bazen korkuyordum da. Sonraki yıllarda beni etkileyen olayları anneme sorduğumda rahmetli çok hayret etmiş ve “Nasıl hatırlıyorsun bunları, sen o zamanlar çok küçüktün daha,” deyip o olayları bana uzun uzun anlatmıştı. Başka başka yerlerde anlatılan ve ilk gençlik çağlarımda beni çok etkileyen savaş anılarını da kurguladım, farklı isimlerle onları canlandırmaya çalıştım. İsimleri özellikle ve dikkatle seçtim.

            Kitabın hazırlık ve yazma süreci kaç yıl sürdü?  

Hazırlık, yaklaşık iki yıl, yazma dönemim de beş ay sürdü. Aslında kırk yıldır Mehmet Ali karakteri aklımda vardı da nasıl yazacağımı bilemiyordum, çünkü çok hassas bir konuydu.

            Nasıl yazıyorsun Gül Ayşe? Evde mi, otelde mi, tek başına mı?

Evde ve tek başıma çalışma odamda yazıyorum Sevgili Kemal. Uzun süre doğum sancısı çeken hamile kadınlar gibi dolanırım evin içinde, hatta bazen bir hafta… Dışarı da çıkarım, fakat kafamda hep aynı konu. O dönemde arkadaşlarla öylesine konuşurum dağdan tepeden. Aklımda, “Orası öyle mi olmalı, böyle mi; yoksa o tarihten önce mi olmuştu o acı olay? Aman yazdıklarım tarihe ters düşmesin,” diyerek farklı bir psikolojiyle baş ağrıları çekerim, tatlı bir ağrı… Ağrının da tatlısı olur mu, deme! Gerçekten, ben yaşıyorum bunu. Sonra oturur, gece gündüz demeden yazarım, ta ki bitirinceye kadar. Sonunda doğum yapmış kadının rahatlığına ererim. Tabii bu öykü türü için geçerli, romanda daha uzun bir süreyi kapsıyor yazmak. Tekrar tekrar kontroller, düzeltmeler… Bazen öyle yorgun düşüyorum ki, “Bu son elden geçirme,” diyorum. Öğle mi oluyor? Hayır…

            Birinci kitabı ne zaman yayınladın

“Dünyaya Tekrar Gelsem” adlı kitabımı 2014 yılında yayımladım.

            Yazmaya neden geç başladın?

Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Tembellik mi desem acaba? Türkiye’de Kadın – Erkek; Eşit Haklar… konusunda çok söyleyeceklerim vardı. Bunların büyük bir kısmını üçüncü kitabımdaki öykülerde işledim, yazdım ve bir nebze de olsa rahatladım, bir olumsuzluk olmazsa baharda yayımlanacak. Eşim Salih’in özel sektörde olması, çok yoğun çalışması ve sık seyahat etmesi, benim durumumu da oldukça etkiliyordu.

Hafta içi, otuzun altına düşmeyen ders saatleri, hafta sonunda kompozisyon ve edebiyat yazılı sınav kağıtlarının okunması ve değerlendirilmesi benim asli görevimdi. Altı yaş arayla iki çocuğumun bakımı, eğitim ve öğrenimlerinin takibi de bana aitti. Hakkını yemeyeyim, okul paralarını eşim ödüyordu. Şaka, şaka tabii, evde olduğu zamanlarda çok yardımcıdır, hakkını yemeyeyim. Onun yüzünü o kadar az görüyorduk ki, kızım kendince bir çocuk bestesi yaparak babasına orguyla çalmış ve bizi ağlatmıştı, yani o kadar…

Edebiyat öğretmenisiniz, hiç hata yapmadan yazmalısınız. Mükemmeliyetçilik hiç güzel bir özellik değil; bunu övgü değil, tamamen yergi ve rahatsızlık veren bir duygu olarak değerlendiriyorum inan Sevgili Arkadaşım!..  Yerel gazetelerde yazılarım, Türk Dili ve Eğitim Dergilerinde öykülerim çıkıyordu ve bana yetiyordu o yoğun dönemimde.

            Meslekten emekli oldum yaşamdan değil, düşüncesiyle otuz altı yıl devlet ve özel sektörde çalıştıktan sonra, biriktirdiklerimi rahat rahat kitaba dökmeye geldi sıra. Bu konuda, Keşke…lerimin, bir anne olarak az olduğunu düşünüyor, İyi ki…lerimle   rahatlıyor,  mutlu oluyor ve geleceğe bakıyorum umutla…

         Sevgili Gül Ayşe mübadele konusu seni neden ilgilendiriyor? Senin hayatında mübadillik var mı?

Hayır Kemal, benim soyumda mübadillik yok, ama ben anne tarafından Yörük’üm. Atalarım yazın yaylaya, kışın ovaya göçerlermiş. Göçerlik, yerinde duramama sanırım anne tarafımdan bana geçmiş. Çocukluğumda da, yapı olarak, yerinde duramayan hareketli bir çocuktum. Gezmeyi, oldum olası çok severim. Gezilerime mutlaka hazırlanarak araştırıp bilgi toplayarak giderim. Mübadillerle ilgili romanımı yazarken Girit’e gittik eşimle, iki kez de Selanik’e…  Kısaca görsel yanı ağır basan, araştırmayı seven ve zorluklar karşısında asla pes etmeyen bir yapım var. Öğrenmek… Öğrenmek… Benim açlığım bu: Bilgi açlığı…

 Yatılı okulda tatmışım ayrılığı ve başka ayrılıklar da olduğunu öğrenmişim. Tarihsel olaylar ve özellikle Cumhuriyet tarihimiz beni çok etkiledi düşünce yapımı geliştirip zenginleştirdi.

Göçler, göçmenler; mübadele ve mübadiller konusu ilgimi çekiyordu. Bu yöre, bu acıları yaşayan insanları barındırmış ve hâlâ da barındırmaya devam ediyordu. Alt yapı hazır bir kıvılcım gerekliydi…

Gül Ayşe seni mübadele konusunu yazmaya yönelten Eşin Salih mi oldu?

 Hayır, sen beni mübadele konusunu yazmaya heveslendirdin!

Nasıl oldu bu Gül Ayşe?

Çok ilginç bir olay bu, anlatayım; sanırım 1999 yılında bir gece Uğur Dündar’ın “Arena” programında, Denizli’den Yunanistan’a götürülen bir ‘Emanet Çeyiz’ konusunu ve açıklamaları üzüntü içinde izledim ve ‘Emanet Çeyiz’ adlı romanın yazarını gördüm. Aaa! Bu bizim Çapalı Kemal değil mi? Hemşehrim Kemal!.. Sorulara verdiğin cevaplar bana ilginç geldi. Ve üstelik konuşan yazar, yirmi altı yıldan beri hiç görmediğim İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu, 1968 – 69 dönemi Hazırlık Lisesinden sınıf arkadaşım Kemal Yalçın’ın ta kendisiydi! İnan Kemal o an, sen benim gözlerimi yaşarttın, seninle gurur duydum. Sen beni mübadele konusunu yazmam için yüreklendirdin, “Haydi Gül Ayşe, başla artık yazmaya!” dedin.

Çok teşekkür ederim! Seni mübadele konusunda bir roman yazmaya şevklendirip yüreklendirdiysem ne mutlu bana!  Fakat Salih’in de çok etkisi olduğu açık değil mi?

Evet, Eşim Salih’in de bu konuda çok olumlu etkileri oldu. O,1904 yılından itibaren bu acıları çekmiş göçmen bir aileden geliyordu. Öykülerimi ve romanımı yazarken belli aralıklarla yazdıklarımı ona okur, fikrini alırım iyi ve objektif bir eleştirmendir. Bizim nesil tamam der, x ve y kuşağından kızımla oğluma gönderirim yazdıklarımı. Onların düşüncelerini de öğrenip değerlendirdikten sonra  kitaplar tamamlanır ve yayımlanır.

Kırk beş yıldır Bandırma ve Erdek’te yaşıyoruz. Mübadillerin  ve  göçmenlerin yoğun oldukları bu bölgeyi çok seviyoruz. Zorunlu göçü yaşayan öğrencilerim oldu doksanlı yıllarda. Hep karşılaştırıyorlardı unutamadıkları diyarlardaki yaşamları ile Türkiye’dekini: “Bizim memlekette…” Diye başlayan cümlelerle… Derste, Yahya Kemal’in ‘Açık Deniz’ isimli şiirini okurken birlikte ağlamıştık. Hasretlik, on bir yaşında ailemden ayrılıp yatılı okula gittiğimde, sorgusuz sualsiz girip oturmuştu benim yüreğime… Özlem çekenlerle yaren olmuştum artık. İşte bu yüzden onları, az da olsa, anlayabildiğimi, sanıyorum.

            İkinci kitabın dili daha akıcı, daha sıcak bunun sebebi nedir?       

Konuşur gibi yazmayı seviyorum. Aslında öykülerimde de aynı anlatım şeklini kullanıyorum, ama orada öyküden öyküye geçişte her şey değişiyor. Romandaki devamlılık, baştan sona akış, daha bir sıcaklık yaratıyor, diye düşünüyorum. Biraz da kalem gelişiyor diyeceğim, fakat devir değişti bilgisayarın tuşlarında keramet de olmaz ki… Her şey değişiyor; önemli olan bu değişimin ileriye, güzelliğe doğru olması.

            Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olmak senin için – yazmak için – faydalı oluyor mu?        

Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak belli bir alt yapım var. Kültürel birikim ve gözlem, hadi biraz da yetenek, diyelim ve harmanlayalım…

Öykü ve romanın teknik özelliklerinin farklı olduğunu ve her birinin niteliklerini, örneklerle derste anlatan hocamız Sevgili Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ı burada saygı ve rahmetle anmadan geçemeyeceğim. Konuyu bitirip sorular bölümüne geçtiğinde bir arkadaşımız, “Tamam Hocam, ‘Fransız Alain’in dediği gibi yazarak düşününüz, ‘ diyorsunuz, fakat ben üzerinde düşünecek ya da yazacak konu bulamıyorum,” deyince, “Gerçekten konu bulamıyorsanız gençler, adliyelere gidin, gizli oturum olmayan davalara dinleyici olarak girin; bakın oralardan ne ilginç konulardan, ne değişik hikâyeler çıkar,” demişti. Edebi türlerdeki yazma teknikleriyle ilgili çok şey öğrendik hocamızdan. Sağlam temelin üzerine yılların birikimlerini de koyarak bina inşa etmek biraz daha kolay oluyor.

         Türkiye’de mübadiller yeterince tanınıyor mu?

Bölgelere göre değişiyor. Bu konuda yazılan kitapların tanıtımı arttıkça, sosyal medyada konu daha çok yer aldıkça, sinemalarda ve tiyatro sahnelerinde bu konu işlendikçe daha çok bilinecek ve tanınacaktır, diye düşünüyorum.

            Kitabın ismi “Omorfo Girit, Güzel Selanik” Neden Girit Omorfo oluyor da Selanik Güzel oluyor?

 Çünkü Giritlilerin bir toplantısında konuşan arkadaşlar hep “Omorfo Girit” diyorlardı. Ben de sordum, “Neden böyle söylüyorsunuz?” diye. “Bizim oradan gelenler – anneannem, büyük teyzem – hep böyle derlerdi: ‘Omorfo’ güzel, kız gibi güzel demekmiş,” diye cevaplamıştı. Ben de ‘Güzel Girit – Güzel Selanik’ yerine, onların söyleyişiyle ‘Omorfo Girit – Güzel Selanik’ adının ilginç olup romanıma daha çok yakışacağını düşündüm.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd. Vereiste velden zijn gemarkeerd met *