Menu

Çiya Andok

Yaşamdaki her şeyi deneyimlemek bir insan ömrüne sığabilir mi? Bir başka şekilde soracak olursak; koca bir yaşamı deneyimlemek mümkün müdür? Sanırım  buna ‘elbette hayır’ yanıtını veririz. Öyle ya, bunca insanlık deneyimini öğrenme çabamızın amacı bu deneyimi öğrenmek isteğinden başka ne olabilir ki? Bir ömre sığmayacak kadar çok ve derin olan o bilgiyi

Öte yandan tarihi kayıt altına alma uğraşı ve telaşı  bunun için değil mi? Başkalarının yaşanmışlığından kendimizi bulma isteği değil mi?

Açık ki, tarih toplumsal hafızayı oluşturur. İnsanlığın  geçmiş deneyimleri, birikimleri, yaşanmışlığı bizlerin yaşam deneyimine bu yolla rehberlik eder, ışık tutar. Böylece, kendi hikayemiz ile ‘ötekinin’ hikayesi arasındaki farkı keşfederiz, bağ kurarız. Peki, bu karşılaştırmanın ve bağ kurmanın kaynağı nedir? Hangi yolla yaparız bunu? Bunun zihinsel derinliğine nasıl ulaşırız? Elbette, tarihin kayıtlarıyla, kitaplar kanalıyla olasıdır bu. Çünkü bir tür hafızadır  tarih, bir tür kayıttır kitap. Ne var ki, tarihin yazımı,  kitabın içeriği yazanın bakış açısıyla şekillendiğini için ‘nesnellik’ açısından bir şüphe de  uyandırır haliyle. Öyle ki, hakikat arayışında, farklı kaynaklar arayışı, farklı anlamlar bulma isteği sürüp gidecektir.

Bir dönem yeterli olan, başka bir dönem için yeterli olmayacaktır. O zaman işin püf noktasına gelmiş olacağız; iki yönlü bir yol çıkacak önümüze. O yolu yürümemiz gerekecek. Çatallı bir yoldur bu; biri kendimize doğru, ötekisi dışımıza doğru. Kendimizi çözdükçe, dışımızdakinin aynasında kendimizi görürüz! Kendi yaşadıklarımızı çözdükçe, dışımızdakinden yansıyanın aynasında diz çöküp söyleneni, yansıyanı anlamaya çalışırız. Her şey bize bakar, biz her şeye bakarız.

Virginia Woolf’un, ‘Kendine Ait Bir Oda’ adlı kitabını okuduğumda bütün bunlar yüzüme haykırdı!! Ben ki eril bir sistemin,eril bir anlayışın üyesiydim! Kendi önümde duruyorum işte!

Böylece her erkeğin bu  eril sistemin sahibi olduğunu öğreniyordum. Ve üstelik birey bilinç düzeyini ne kadar  derinleştirmiş olursa olsun bu sistemin sahibi ve üreticisiydi. Sistem yaşamının neredeyse her boyutuna zerk olmuştu. Ve her boyutunda kendini dışa vurmaktaydır. Bazen dilimiz tersini söylese (ki  sol cenahta  dil hep böyle söyler)  de sistem kendini yerleşik düzlemde dayatıcı olur. Kendini örmüş, içimizde yuvalanmıştır o. Böyle olunca bütünüyle o oluruz ve kendimizden asla ama asla kuşku duymayız! Ne de bir  tedirginliğimiz olur! Oysa ki her şeye ‘’anlamlı bir kuşkuculukla’’ yaklaşmak, hakikati doğuran bir yöntemdir.

İşte bu sisteme dair ilk kuşku tohumunu içime düşüren böyle bir aynalama deneyimi oldu! Sistemin kendi doğal sürecimden beni nasıl uzaklaştırdığı ve koşulladığından o güne kadar hiç şüphe duymamıştım! Ne büyük gaf! 

Oysa böyle konuları çoktan aştığımı sanıyordum. Cinsiyet eşitsizliğini kavradığımı ve mevcut temaları yerli yerince hayatıma nakş ettiğim kanısındaydım. Ne büyük yanılgı!

Kısaca bu deneyimimden söz etmek istiyorum:

Ondan önce Virginia’dan bir alıntı aktarayım: ‘’ Jane Austen’in zamanına kadar kurmaca edebiyattaki bütün o büyük kadın kahramanların sadece diğer cins gözüyle görülmekle kalmayıp bir tek onunla olan ilişkisi bağlamında incelenmiş olması ne kadar tuhaftır. Aslında bu bir kadın yaşamının ne kadar küçük bir parçasıdır ve kadın cinselliğinin burnunun ucuna kondurduğu kara ya da pembe gözlüklerle gözlemleyen bir erkeğin bu konudaki bilgisi ne kadar azdır…Kurmaca edebiyattaki kadınların tuhaf doğasının, yani onların güzelliğin ve korkutuculuğun aşırı uçlarda dolaşmalarının ve semavi erdemler ile şeytani fesatlığın arasında gidip gelmelerinin temelinde belki de bu yatmaktadır…. Bunun böyle olması beklenir bir şeydir, çünkü bir aşık aşkının kabarıp sönmesi ve kendisini abad ya da mutsuz etmesine bağlı olarak kadını öyle ya da böyle görecektir’’

Kadının  kendisi yoktur aslında. Erkeğin istemine göre uçlarda seyreden bir kurmaca kadından söz eder. Ve bu kurmaca, toplum tarafından inşa edilmektedir.

Gelin her şeyi bir kurmaca edebiyat gibi algılayalım. Kendimizi ve her şeyi. Hatta kadını. Bunu böyle  ele aldığımda, bana her şey sanki gerçeğe daha yakın geliyor. Ve daha  iyi anlaşılıyor gibi. Çünkü; toplum dediğimiz şey, dolayısıyla birey dediğimiz şey, bir anlamda, bir inşanın eseridir. İnşa edilmiştir yani. Daha önce oluşturulmuş kodlarla kodlanmıştır. Bir çocuk düşünelim, daha gözünü açar açmaz, kodlanmaya başlanıyor. Kadın için ayrı, erkek için ayrı kodlara tabi tutuluyor. Karmaşık yapımızı, kaba bir benzetmeyle çok gelişmiş bir bilgisayar programına benzetebiliriz.

Bu şu açıdan önemli: Sistem erildir. Ve sistemin tüm kodları da erildir. Ve kadına dayatılan kadınlıklık kodlamaları da eril  kodlamalardır. Biz erkeklerin, onlara dayattığı şey, bu eril sistemin kendisidir. Onun gözü, onun açısı, onun bakışı, onun dünyasıdır!

Nasıl mı?

Aslında çok basit. Ama bir o kadar da zor bunu algılamak. Yeniden kendime dönecek olursam; büyük bir tutkuyla bir kadına bağlanmıştım. Onun hayatının bir parçası olmak için didinip durdum. Ve sonunda hayatının bir parçası olmayı da başardım. Ve inanılmaz bir mutluluk yaşadım. Adeta bulutlarda gezinip durdum. İşte ne olduysa o aynadaki ‘ben’ i bana gösteren kadının söylediklerinden sonra oldu!

Körkütük sarhoş olduğum kadın, ısrarla ‘sen beni sevmiyorsun, benden uzaksın. Dile döktüğün sevgini hissetmiyorum! Bunu bana hissettirmiyorsun. Sen bana bilinen kadınlık rolü dayatıyorsun. Yıllarca evliymişiz gibi, tüketilmiş bir ilişkiyi dayatıyorsun,’ diyordu.

Şaşkınlığım geçtikten bir süre sonra çok önceleri okuduğum bir hikayeyi hatırladım. Kısacası hikayede, kadın haftalık moda dergisini kocasının önüne koyarak şöyle der: “Seç kim olmamı istiyorsun?”Ve kocası da istediği fotomodeli seçer. Kadın, kocasının isteği doğrultusunda bir süre saçını, giyimini, hatta mimiklerini değiştirir. Kısaca fotomodelin rolüne girer. Her seferinde modellerden birine bürünür. Derginin tüm sayfaları tüketildiğinde, kadın dergiyi kocasının önüne fırlatır ve ‘sen beni hiç sevmedin’ der ve onu terk eder. Çünkü kocası kendisinden çok kafasındaki kadınları yaşamaktadır. Erkeğin kafasında ise kadının kendisinden bahsetmek bile mümkün değildir. Kadının varlığından söz edilemez Sadece erkeğin dünyasıdır orası. Benim yaşadığım da benzerdi. Kafamdaki  ilişki bir anlamda karşımdaki kadına dokunmuyordu. Doğal olarak onu sevmediğim hissi yaratıyordu.

Gerçek ve hayal uzaktı birbirinden. Hayal gerçeğe değmiyordu. İkisi bir arada yaşamın içinde buluşmalı ve yaşamalıydı oysa. İnsan düşleyen bir varlıktır sonuçta, ama fazla düş gerçeği de tahrip etmektedir, gerçekten koparmaktadır. Kısaca benim yaşadığım buydu. Düşlediğim kadına gerçeklikte dokunamamıştım!

Bunu anlamak epey zamanımı aldı. Tabi anlamak ancak kendime bakma cesaretini bulduğumda gerçekleşti. Aynaya baktığımda, ben kendimce bir dünya kurmuştum zihnimde ve karşımdaki kadını da o dünyaya yerleştirmiştim. Ben onun hayatına taşınırken, tasımı tarağımı ve tüm edindiklerimi alıp taşınmıştım, eril bir dünyayla birlikte. Eril bir rolle yaklaşmıştım.

Klasik anlamda kadın ancak  eş olur erkeğe. Bir eş statüsü biçilir ona. Bir kadın, erkeğin yanında bir role sahiptir. O ancak erkekle birlikte bir  statüye sahip olabilir. Onun dünyası, onun bu dünyada kendi olmasına  yer yoktur. Bu dünyanın türevi gibidir.  ‘Bay’ ve bundan türetilen ‘bayan’ tam da söylediğim şeye takabül eder. Hayatı da böylle, sanki bizim hayatımızın bir türeviymiş gibi algılarız.

Ben mutluluğu kendi dünyamın kodlarıyla yaşıyordum. Yeni bir dünyaya giderken, kendimden ne kadar vereceğim? Neleri, hangi  şeyleri bırakacağım? Ve kadın dünyasına ne kadar yaklaşacağım? Bu ve benzeri bir sorgulamam olmadı. Dolayısıyla bilincine varamadım. Salt erkek dünyasını aldım ve onun dünyasına oturtmaya çalıştım. Oysa ki, doğru olan iki dünyanın birbirine yaklaşmasıydı. Ben, eril dünyamla onun kadın dünyasını istila ediyordum. Ona bir rol dayatıyordum. Kendi dünyamın rölünü.

Ama kadın bilinci, bunun rahatsızlığını hemen bir ayna olarak yansıttı. Bir role girmek istemiyordu. Kendi özgürlüğünü yitirmek istemiyordu. Geleneksel kalıpların dışındaydı. İyi ki dışındaydı.

Virginia’ ya dönersem ‘roman’ gerçek hayatla bu denli örtüştüğüne göre vurguladığı değerler de bir dereceye kadar  gerçek hayattakilerle aynıdır, ama kadınların değer yargılarının diğer cinsten çoğu kez farklı olduğu da gün gibi ortadadır…. Yine de günümüzde de baskın olan eril değerlerdir. Kabaca söylemek gerekirse; futbol ve spor önemlidir, buna karşın modaya karşı duyulan hayranlık bayağı şeylerdir.

Çiya Andok

Tüm bunlar nasıl kurmaca romanlarda ortaya konulup, eril bir anlayışa dönüştürülüyorsa, aynı şekilde tüm bunlar gerçek hayatın kendisine de taşınıyor ve bir davranış kalıbına dönüştürülüyor. Yaratılan her eser, bir anlamda bu eril sistemin sözcülüğünü yapmaktadır. Ta ki , yeni yani eril dilden sıyrılmış kadın dünyasını da eşit düzeyde yansıtan bir dil oluşturuluncaya kadar. Nasıl ki, kurmaca bir romanda karekterlere eril bir can veriliyorsa, bizlere de yaşamda eril bir karekter veriliyor. Biz de bir anlamda kurmacayız hayatta.

Ve Virginia devam eder ;  ‘’ bu önemli bir kitaptır, diye varsayar eleştirmen, çünkü konusu savaşla ilgili…. Bu kitap beş para etmez, çünkü misafir odasındaki kadınların duygularını irdeliyor’’.

Konu  hangi dünyaya aitliğine bakılarak değer biçiliyor böylece. Bizim kurmaca kişiliklerimizde de bu böyle değil mi? Bir şeyin önemli olup olmamasının kriteri nedir? Kendimizi çoğu zaman bu kadın dünyasını aşağılarken görmüyor muyuz? ‘Kadın gibi’ derken, bilinç altında ya bir hazzı kast ederiz, ya da erkeğin kendi litaratüründe bir aşağlamayı. Çünkü biz erkekler kendi kıyaslama ölçütümüzü kadını  küçük görerek sağlarız. Basit, bayağı bir ölçüyle hem de! Savaş sahnesi bunun için önem kazanıyor. Çünkü savaş, biz erkeklerin dünyasına ait. Ve bizim dünyamıza aitse önemlidir. Misafir odasındaki bir kadının duyguları bizim dünyamıza ait değildir ve dolayısıyla önemsizdir.

Acaba Marx’ın tarih; sınıf savaşımınn eseridir sözünü, tarih; kadın ile erkek arasındaki savaşın eseridir, biçiminde yeniden revize etsek gerçeklikten uzaklaşmış mı oluruz?

Hiç sanmıyorum. Ve iddiam o ki; bu tanımla tarihin gelişimini gerçeğe daha yakın bir tanıma kavuşturmuş oluruz. Kadını, sınıf savaşımı içinde tanımlamak eksik bir tanımdır. Ama sınıfı, kadın ezilmişliği içinde tanımlamak daha doğruya yakındır. Bu bakış açısından dolayıdır ki ‘sınıfsal devrimler’ kadın sorununu çözememişlerdir! Ama kadın kurtuluşu sınıf sömürüsünü de ortadan kaldıracak bir potansiyele sahiptir. Çünkü, kadın değerleri sınıf öncesi toplum değerleridir.

Virginia  şöyle der: ‘’ Entellektüel özgürlük maddiyata dayanır. Şiir de entelektüel özgürlüğe bağlıdır. Kadınlar sadece ikiyüz yıldan beri değil, oldum olası, ezelden beri yoksul olmuşlardır. Kadınlar her zaman, Atinalı kölelerin  çocuklarından daha az özgürlüğe sahip olmuşlardır.’’ Sınıfsallığın ilk nuveleri yada ilk biçimi kadın üzerinden gelişir. Ve kadının, bir kölenin  çocuğundan daha az özgür olması da bunun göstergesidir. Klasik sınıf tanımı kölelikle başlatılır. Ama kadının köleliği daha derindir ve daha eskidir.

Virginia; ‘’ on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru, tarihi yeniden yazıyor olsaydım, Haçlı Seferleri’nden ya da Gül Savaşları’ndan kesinlikle daha fazla  önem atfedeceğim ve çok daha fazla ayrıntıyla ele alacağım bir değişim meydana geldi : Orta sınıf kadınlarda yazmaya başladılar’’ 

Yazmak, kendi dünyasını, kendi diliyle var etmekti. Bu yaklaşım kesinlikle bir övgüyü hak ediyor. Başka bir dünyanın, kadın dünyasının kendini yeniden bulmasıdır. Bu yazılanlar olmasaydı, bu gün bu satırlar yazılmayacaktı. Bu eril dünya bu kadar gözler önüne serilmeyecekti.

Ama tüm bu övgülerle beraber, günümüz gerçekliğinde bu yaklaşım çok sığ kalmaktadır. Daha eskiye, tarihin başlangıcına gitmek gerekir kanımca. Tarihin başladığı yere yol almalı ve kadının düşürüldüğü, toplumsal yaşamın dışına itildiği, gücünün gasp edildiği yere. Bundan dolayıda ‘’ ilk ezilen sınıf kadındır’’ belirlemesi önem kazanıyor. Üretim araçları karşısında, ilk emeği gasp edilen ve ilk sömürüye uğrayan kadındır.

Üstelik bu eril uygarlık içinde, kadın dişil olmaktan kaynaklı, ezilmiştir. Bir de işin bu boyutu vardır, uygarlık boyunca emeğinin dışında, dişiliği de sömürülmüştür. Burada derin bir bedensel sömürü vardır. Tıpkı bir siyahinin renginden dolayı ezilmesi gibi. Kadınının da cinsiyetinden dolayı, bu sistem tarafından ezildiği, sömürüldüğü açıktır. Kadının düşürülmesi, sınıf olgusundan daha eski ve daha derin bir sömürüyü kendisinde barındırır, bu açıdan. Ayrıca sınıf olgusu da derin gerçekliğini kadın sömürüsünden alır. İlk sömürülen sınıf kadındır. İlk baskı altına alınan da. Çünkü emeğiyle birlikte, kadının bedeni üzerinde de iktidar kurulmuştur.

Sümer mitolojisindeki ‘me’ler savaşı, aslında bu sınıfsal savaşımın ifadesidir. Me’le kutsal kurallar dizisidir. Ve bunları ele geçiren, iktidarı da ele geçirirdi. Ama biz biliyoruz ki, insanlığın ilk toplumsal kurallarını oluşturan kadınlardır. Topluluklar kadın etrafında şekillenmiştir. Ve bu kuralların erkeğe çeçmesi, kadının ezilmişlik tarihini de beraberinde getirir. Ve ilk sömürünün başlangıcı olarak varsayabiliriz bunu.

Erkeğin değerlilik hissi kadını ölçü alması üzerinde şekillenir. Bilindiği gibi, insanın kendini değerli hissetmesinin en basit ve bayağı yolu, kendisini ötekiyle kıyaslamasıdır. Kendi eril  dünyamızın basit ve bayağılığı da buradan kaynaklanmaktadır. Kendi dünyamızı, gasp ettiğimiz kadın dünyasıyla kıyaslamaktayız. Kendi ‘değerliliğimizi’ buradan kıyasla buluruz.

Yeniden Virginia’ya gideceğim. ‘’…ama kadının talihsizliği sırtını dayayabileceği bir gelenekten yoksun olmasıdır’ der. Sanırım bu ifade düzeltilmeye muhtaç bir ifadedir. Kadının talihsizliği, sırtını dayayabileceği bir geleneğin oluşmasına eril zihniyetin izin vermemesidir.

Burada şöyle bir sorunla karşı karşıyayız.  Tarih, eril zihniyetin yazılımıdır. Peki, kadın bu tarihin neresindedir? Kadın geleneği neye dayanmalıdır? Virginia’nın belirlediği gibi bu geleneği  on sekizinci yüzyılla mı başlatmalıyız?

Uygarlıkta yaratılan değerler , hele ki toplumun yapı taşı niteliğini taşıyorsa, varlığını yitirmezler? Eril ve dişil birbirini nasıl var ediyorsa ve biri olmadan diğeri olamıyorsa değerler de ancak bu ikililikte varlığını sürdürebilir. İkilik varoluşlar bir niteliktir.

Kısaca dişil değerler yok edilirse, eril değerler de yok olur, biri olmadan diğeri var olamaz çünkü.

Öte yandan kadın komünal değerlerin yaratıcısıdır. Toplum olmanın mihenk taşını oluşturur. Erkek sömürünün başlangıcından itibaren varlığını etkin kılarken, kendi eril kültürünü geliştirirken toplumun öteki yarısı yani komünal değerleri var eden dişil tarafın sömrüsüne neden olmuş, onun aleyhine  kendini geliştirmiş, iktidarlaştırmıştır. Kadının yarattığı komünal değerlerin yerine eril değerleri yerleştirmiştir. Erkek, sömürüyle kendi iktidarını kurarak eril değerleri dayatmış ve bunu hakim kültür kılmıştır.

İşte Virginia’ya itirazım bu noktadadır. Tüm eşitlikçi ve paylaşımcı değerler kadın geleneğine aittir. Kadın dünyası ve erkek dünyası bugün, bir yanda demokratik komünal değerler ile kapitalist modern değerler çatışmasında halen mevcudiyetini tüm yakıcılığı ve yıkıcılığıyla sürdürmektedir.

Duyguya dair şeyler kadına aitken, aklın zorbalığı tümüyle erkeğe aittir. Ve bu gelenekler eril dünyayı temsil eden ‘erkeklik modeli’ var oldukça varlığını da sürdürecektir! Bunun bilincine ulaşmak aynı zamanda kadın geleneğinin bilincine de ulaşmak demektir.

Burada bir başka sorunun çengeli aklımıza takılmaktadır: Öyleyse toplumun daha demokratik, daha daha eşitlikçi, daha adil bir noktaya evrilmesi nasıl gerçekleşir? Daha doğrusu biz erkeklerin ve toplumun erillikten kurtulması nasıl olacaktır? Çözüm nerededir?

Virginia, ‘’zihnin iki yakası olduğu kuramı geçerliyse, bunda artık erkekliğin tutukluluk yaşadığı anlamı çıkıyor. Yani erkekler artık  beyinlerinin eril yanıyla yazmaktadırlar. Kadınların onları okuması hatadır, çünkü bulamayacakları bir şey arayacaklardır kaçınılmaz olarak’’

Buradan hareketle, bir dişil bilincin kendi tarihine dayanarak oluşması gerektiği çıkıyor ortaya. Kendi dişil hayatını ve dolayısıyla kendi dişil edebiyatını oluşturması gerekiyor kadının. Eril olan her şey belli bir yere ulaşmıştır ve yaratıcılığını da artık kaybetmiştir, zorba olma dışında bir yaşanmışlığı kalmamıştır. Erkek dünyası bir kadını barındıracak durumda değildir ve bir kadın için de anlamsızdır. Söylenen tüm değerler, erdemler onun dışındadır, onu içine almamaktadır. Derin bir eril yaşam, derin bir amlamsızlık yaratmaktadır dişil yaşamda.

Bu noktada, bir kadın bilincinin oluşması önem kazanmaktadır. Feminizm tam da bu açıdan önemli bir yer tutar. Bir sorunun tartışılması, derinleşmesi için gerekli olan zemini yaratır çünkü. Ancak bu akımı dar, kaba çerçeveyle algılamak hatalı olur kanısındayım. Toplumun varoluşunun temelinin her iki cinsiyetin varlığına dayandığı, ancak baskın/ egemen eril dünyanın kontrol altına alınması gerektiği; eşitlikçi, adil, demokratik bir dünyanın kurulmasının zorunlu olduğu unutulmamalıdır. Virginia; ‘’bir kişinin su katılmamış bir şekilde sadece erkek yada kadın olması öldürücüdür; kişinin erkeksi kadın yada kadınsı erkek olması gerekir. Bir kadının, bir kadın ağzıyla küçücük bir şikayette bulunması haklı olsa da davasını bir kadın gibi savunması bir kadın bilinciyle konuşması öldürücüdür. Ve öldürücü sözcüğünü burada mecazi anlamda kullanmıyorum. Çünkü böylesi bir bilinç bir önyargıyla yazılan her şey ölüme mahkumdur’’ der. Aslında burada tersinden bir uca işaret etmektedir-ki bu uçlaşma da mevcuttur- tekçil erillik ne kadar tehlikeliyse tekçil dişilik de aynı oranda tehlikelidir. Burada tehlike tekçliktedir. ‘Ötekinin’ zenginliğini red etmesindedir. Bu iki ucun ortada buluşması, birbirine yaklaşması ve bir birliktelik oluşturması gerekir, yani bütünlenmesi. Ancak bu bütünlük, birliktelik çözüm olabilir.

Böylece bir varoluş aynı zamanda, salt erkek yada salt kadın olmamaktadır. Biz, insan olarak bir kadın ve bir erkekten doğarız. Dolayısıyla baskın gen ne olursa olsun diğer genin varlığı ortadan kaybolmaz. Ancak sistem ne yazık ki öteki genin varlığını kültürel kodlarla yok etmektedir. Kadınlık ya da erkeklik dediğimiz durum aslında dişil ve erillikle alakalı değildir. Tamamen kurmaca bir şeydir; Eril sistem tarafından oluşturulmuştur!

Virginia’nın çözümü de buna yakındır. ‘’…yaratıcılık sanatı devreye girmeden önce erkeksi ve kadınsı yakalar arasında bir işbirliği olması şarttır, bir başka deyişle; karşıtlar arasındaki evlilik akdinin yerine getirilmiş olması gerekir.’’

Sonuç olarak; bugün bir çok kadının kendine ait bir odası ve yıllık beşyüz sterlinlik bir geliri vardır. Cesur kalemlerden, derinleşmiş kadın bakış açısından da bahsetmek gerekiyor. Ama hala sistem erildir ve dişil yaşamın kendini var etmesine izin vermemektedir. Erillik, kendi iktidarını devretmek istemez. Bu haliyle öleçeğini bilmesine rağmen ve kamusal olanın derinliği ve kamusal olanın baskısı çok daha derine nüfuz etmekte ve bu alabildiğine derin hissedilmektedir. Ve üstelik eril sistem her gün yeniden yeniden kendini her alanda üretmektedir. Her aracı kulanarak. Edebiyat ,sanat, moda hukuk vb. her yaratılanda kendini yeniden kodlayarak, her gün kendini yeniden üreterek ve derinleştirerek.

Bizler, bunun bir eseri olarak kendimizdeki direnci görmek zorundayız. Bir kadının aynasında suretimizi görüp, ‘ne kadarız’ diyebilmeliyiz. Çünkü kadının dünyasına yaklaştıkça, kalbi olana yaklaşmış olacağız, kendi doğamızı orada bulacağız. Kendimizi zorba ilan ettiğimiz dünya da bizim dünyamız. Zorba da biziz. Uçlar hep ölüme yakındır ve ilk ölümü kucaklayandır. Ortada buluşmak iki dünyanın insanı olmak en doğru yaklaşımdır.

Unutmamalı ki ‘’Bütün dahiler, çift zihinlidirler.”

                                                                                                                    8 Eylül 2020

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.