Menu

(Yazarlara sorulan klasik sorulardan biri şudur: Neden yazıyorsun, (yazmıyorsa) ya da artık neden yazmıyorsun? Tabi buna herkes kendince cevap verir. Bazıları yazmayı sevdikleri veya onu bir hobi veya iş edindikleri için, bazıları toplumsal olayların dürtüsüyle, bazıları okunmak, bazıları tanınmak, bazıları bilmem ne için… Bunu uzatmak mümkün… Peki ben neden yazıyorum veya yazmıyorum?)


Dinlemek insanın en büyük handikapıdır. Anlamak ise daha ötesi. Biri diğerini dinlediği kadar anlar, anladığı kadar dinlermiş derler. İnsan en iyi kendine anlatırmış kendini. İnsan en iyi kendisi dinlermiş kendini.

Ben de öyle yaptım, beni bana anlattım, kendi kendimi dinledim.

Herkesi tanımak ve anlamak isterken kendimi unutmuştum, beni ihmal etmiştim çünkü. Alınganlaşmış ve kırılganlaşmıştım.

Tek başımaydım ve hayatın bana hep kötü davrandığını düşünüyordum. Kendimi bozkırdaki bir ağaç gibi yalnız ve hep acılı hissediyordum. Korkularım özlemlerimi yakıyordu. Arzuladığım her şey kaçıyordu benden. İstediğim herşey uzaklaşıyordu. Dedim ya, hayat beni onu sevdiğim kadar seviyordu. Her yanım ağrıyordu, her yanım dökülüyordu. Hep küskün ve hep yaralıydım nedense. En çok da yüreğim kanıyor, en çok da yüreğim ağrıyordu… Yüreklerin yangınını söndürmek, onların acısını hafifletmek, kanamalarını durdurmak bir başka yüreğe açılmakla mümkündür ancak. Yüreği yürek anlardı çünkü… Bunun için açılacak yürek aradım, yürekler aradım delice. Bulamadım tabii. Oysa ortalık yürek kaynıyordu, oysa ortalık dünya sorunlarını yüklenmiş, kavrulan, yanan başka yüreklerle doluydu. Ne var ki bu yürekler duvarlar çevirmişti etraflarına, her yürek kapamıştı kendini bir diğerine. Kendi kendine kanıyordu, kendi kendine acıyordu sessizce… Yüreğimi ancak acıyan diğer yürekler anlayabilirdi. Bunu biliyordum. Bu yüzden ben de ona, yani kendi yüreğime açıldım ve ona anlattım kendimi. Öfkemi ona kustum, sessiz çığlığımı ona haykırdım, ona ağladım… Sonra, sonra sustum yeniden… Sustum, çünkü yüreğim yüreğimdekilere dayanamadı, taşıyamadı onun hüznünü, onun kederi altında ezildi. Kanadı, kanadı, ağladı… Bu kez de ona acıdım. Üzdüm diye yandım, üzdüm diye vicdanım sızladı ince ince.

Acılardan, dertlerden, yitirişlerden kurtulmanın en iyi yolu yüreğini yüreğine açmaktı. İşte bunu ben yazmakta buldum. Karanlık kuyulara düşmemenin, yitip bitmemenin tek yolu kendine konuşmaktı, yüreğinle dertleşmek, ona ağlamak ve onunla gülmekti.

Demem o ki sırf kendim için yazdım ben, çığlığımı sırf kendime sakladım ve kendimi duymak için sığındım kelimelere. Kendini duymayan başkasını duyamaz, kendini anlamayan başkasını hiç ama hiç anlayamaz…

Başkaları tarafından okunmak, yazdıklarımı uluorta paylaşmak, yazar olmak, kariyer yapmak, beğenilmek değildi amacım. Öyle bir derdim hiç olmadı. Kendimi işitmek ve kendimi anlamaktı. Derdim kendimleydi çünkü, öfkem kendimle. Kırgınlığımı, küslüğümü hatta sevinçlerimi kağıtlar taşıyabilirdi ancak. Bu şehre sığmayan yalnızlığımı sözcükler anlardı sadece…

Ben de cümlelere sığındım ve üşüyen ruhumu sözcüklerle ısıttım…

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.