Menu

Çiya Andok

Peri Yayınları

Sibel Ünal’ın Sabahın Ucu adlı öykü kitabıyla başlayan yazınsal yürüyüşü, Dar-ı Sır’a bağlanarak yoluna devam ediyor.

Bir okur olarak, daha ilk satırlarda metnin dosdoğru ve hiç kuşku duymadan sizi elinizden tutup başka bir coğrafyaya götürdüğünü duyumsarsınız. Yalın, güçlü ve yeni anlamlar giyinerek ilerler sözcükler ve kendi mecrasını bulur. Bu, kendinden emin bir yürüyüştür. Yeni katmanlar, yeni manalarla kuşanırken söz, sizi götürdüğü yeri merak edersiniz. Yakınınızda ama hep uzak bildiğiniz, hatta ‘eşkıya diyarlar’ diye size belletilen bir coğrafyada bulursunuz kendinizi. Çoğu zaman görmezden geldiğiniz ya da cesaret edip söze dökemediğiniz yerlerdir ulaştığınız bu diyarlar.

Dağın yamacında durursunuz, sabah güneşinin çiğ damlasındaki yansımasını görürsünüz, kuru otlar arasına yuvalanmış ötüşen kekliği dinlersiniz uzun uzun.., Ve acılı yankılar bırakarak akan ırmağın derdinin ne olabileceğine kafa yorarsınız. Mağaraya girersiniz, nedensiz bir ürperti sarar içiniz. Balık tutarsınız suyun kıyısında kaybolmuşçasına. Hepsini hepsini duyar, görür, dokunur, düşünür, hissedersiniz.  Çünkü Ünal, Ermeni bir taş ustası maharetiyle inşa etmiştir anlatısını.

O uzak diyarlarda, o ücra ülkede, uzun yalnızlıklar yaşanır. Sessiz ırmaklar gibi akar üstünüze. Issızdır insan ve derindir. Bitip tükenmez korkulardan müteşekkil. Dağların ardında saklanan, vahşi çığlıklar da duyarsınız arada. Aynı oradakiler gibi. Barbarların kılıç şakırtıları mı yoksa aç bir yabanın kudurgan saldırganlığı mıdır emin olamazsınız. Ama kana susadığını söylerler. Kesin. Şüphesiz. Buradakiler bilir, o eski öykülerin, keder dolu hikâyelerin mirasçısıdırlar çünkü. Daha şuncacıkken kulaklarına bir ninni gibi fısıldanmıştır olup bitenler.

Rahan, işte böyle bir coğrafyada yol alır. Anasının öyküsünün mirasçısı, onun hafızasının iz sürenidir o da. İlkten kuşkuyla yaklaşırlar buradakiler, yaşanmışlıkların kanlı deneyimi vardır belleklerinde çünkü. Ama Rahan’ın yüreğinin de aynı kendilerinin ki gibi attığını çok geçmeden anlarlar. Var olmak ile yok olmak, aydınlık ile karanlık iç içe işlenmiştir romanda. Merkezin gölgesi, kara bir bulut gibi üstlerinde dolanır, ölümse hemen yanı başlarında, kuytuda beklemektedir. Rahan, mağarada hisseder onu. Çocukların gaz kokan nefesinde, inleyen kız çocuğun ölüme direnen sesinde. Yine de umuda sarılır. Eli karnında, gözleri doğan yeni gündedir. 

Ünal’ın, Alevi mitoslarıyla ördüğü Dar-ı Sır romanı, kadim Alevi inancının tarihsel boyutlarına bizi götürür ve böylece güncel Aleviliğin kökleriyle olan ilişkisini anlamamıza yardımcı olur. Tarihsel olanı sunarken, hızla asimile edilen ve giderek çarpıtılan bugünkü Aleviliği bir kez daha gözden geçirmemizi ve üzerinde düşünmemizi talep eder.

Dar-ı Sır, bir yanıyla da üstü örtülen acılara, ağıtlara kapı aralar. Katledilenlerin iç acıtan yasını tutarken, direnenlerin gülüşünü de getirir bize.

Biz de, bu yürüyüşünden dolayı Sibel Ünal’ı kutluyoruz. Seyyid Baba ile Rahan’ı bize yol/yoldaş kıldığı için teşekkür ediyoruz.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.