Menu

Aylardır dünyayı dehşet ve korku içinde bırakan Kara Vandalların Kobanê’ye saldıracakları haberleri geliyordu çöl taraflarından. Kara elbiseli, kara bayraklı ve kara kalpliydiler… Hunharca öldürüyorlardı, yakaladıklarını kesiyor, kadınları satmak için kaçırıyorlardı. Köylerin boşaltılması çağrıları yapılınca insanlar çaresizlik içinde tozlu yollara düşüp, kanla, terle, havarlar arasında sınıra vardılar. Binlerce insan, yaşlısı, genci ve çocuğuyla; endişe, korku ve telaş… 
Baba, Aylan’ı (Alan) anne de diğer çocuğu Galip’i kucağına almış, izdihamdan yıkılmış tel örgüleri geçerek Suruç’a ulaştılar. Ortalık mahşer yeri gibiydi. Galip dört, Alan iki yaşındaydı; güleç yüzlerinin yerinde ne olup bittiğini anlamadıkları bir korku vardı. Suruç’ta bir mülteci kampına yerleştirildiler. Günler sonra çocuklarının gülen yüzleri anne ve babanın çektiği tüm acıları bir nebze de olsa unutturuyordu. 
Çok değil daha birkaç yıl öncesine kadar Kobanê’de mutlu bir şekilde yaşıyorlardı. Amcaları, teyzeleri, dayıları, arkadaşları vardı Alan Kurdi’nin… Evlere, hatta sokaklarda oyun oynayan çocukların üzerine bombalar yağıyordu. Savunmasızlardı. Kimi öldü, kimi yetim, kimi de öksüz kalmıştı. Savaş sürüyor, Fırat’ın suyu kan akıyordu. Çocuklar ölüyor ve yeniden doğuyorlardı. Bu ölümler durmayacak, devam edecekti. Ölümden korkmuyordu baba Abdullah ve anne Rahin. 
Tek düşünceleri çocuklarıydı. Çünkü çok küçüktüler. Bari onlar kurtulsun, güzel hayat yaşasın istiyorlardı. İşte bu yüzdendi Kobanê’den kaçışları. Evlerine top mermileri isabet etmiş, duvarları delik deşik olmuş, kullanılamaz bir hale gelmişti. Eşyalar parçalanmış, tavanlar aşağı sarkmış, umutları gibi her şeyleri tozun toprağın altında kalmıştı. Üstelik elektrik yoktu, su yoktu, yiyecek yoktu, ilaç yoktu. Çocukları yaşamalıydı.
Suruç’tan İstanbul’a aktı sonra yolları. Bir yandan da Türkiye’nin birçok ilinde Suriyelilere karşı ırkçı saldırlar başlamıştı bile. 
Daha önce baba Abdullah Kanada’da yaşayan ablasıyla birkaç telefon konuşması yapmıştı. Kanada’ya iltica başvurusu reddedilince, son umudu da suya düşmüş ve mecburen yönünü Avrupa’ya çevirmişti. İki kez Yunan adalarına geçmeyi denedi, ama başaramamıştı. Birincisinde bot suda alabora olmuş, ikincisinde kendi deyimiyle organizatör yamuk yapmıştı ona. Vazgeçmeyecek deneyecekti yine de. Yeni bir şebeke buldu bir arkadaşının vasıtasıyla. Referansı veren yer sağlam olunca da “Bu iş tamamdır!” diye ümitlenmişlerdi. 
Bir akşamüstü tüm hazırlıklarını yapıp yola koyuldular. Esenler Oto Garı’ndan İzmir’e gidecek olan bir otobüste yerlerini aldılar. Sekiz saatlik bir yolculuğun ardından sabah sekiz gibi İzmir Oto Garı’nda indiler. Oradan Basmane’ye gidecek olan servise bindiler. Fuarın önünde indiler midibüsten. Yapılan tarif üzerine ilerliyorlardı. Rahin, Alan’ı kucağına almış, diğer eliyle Galip’in elini sıkıca tutmuş bırakmıyordu. Lambalardan geçip caminin olduğu sokağa girdiler. Basmane Karakolu’nu görünce sevindi Abdullah. Karısı Rahin’in gözlerinin içine baktı:
“Geldik sayılır, hemen karakolun arkasındaki sokak…” Galip’in başını okşadı. Alan annesinin kolları arasında çoktan sızmıştı. Karakolu geçtiler, tam sokağa dönüyorlardı ki bir gevrekçiyle karşılaştılar. Birkaç gevrek ve gravyer peynir satın aldı Abdullah. Gevreğin birini böldü, karısı Rahin’e ve oğlu Galip’e bölüştürdü. 
Sokak dar fakat uzundu, ama çok kalabalıktı, sanki bir panayır yeriydi. Kadınlar evlerinin önündeki kaldırıma oturmuş, genç kızlar etraflarına bakınarak aralarında gülüşüyor, genç ve yaşlı erkekler sırtlarını duvara yaslamış, bağıra bağıra kavga eder gibi konuşuyorlardı. Küçük çocuklar yalın ayak sokakları arşınlayıp duruyordu. Erkekler Abdullah ve karısının uzaktan kendilerine doğru geldiğini görünce sustular ve bakışlarını onlara çevirdiler. 
İçlerinden biri Abdullah’ın yanına geldi. Kürtçe, “Hoş geldiniz,” dedi, elini sıktı. Bir diğer genç kahveye koştu. İçeri girip söylemesiyle kahve boşaldı birden. Abdullah’ın etrafını sardılar. Abdullah, orta yaşlı birine Şehmuz’dan söz etti.
“Ha Şehmuz mu, eli kulağındadır şimdi gelir,” dedi.
Gerçekten de Şehmuz geliyordu, elindeki telefonu kulağına yapıştırmış, konuşuyordu.
Kalabalığa yaklaştı. Selam verip selam aldı. Orta yaşlı olan:
“Bu arkadaş seni soruyordu,” dedi.
“İstanbul’dan mı, Abdullah mı?”
“Evet, evet,” dedi heyecanla. 
“Hadi kahveye gidelim, hem çay içer hem de konuşuruz,” dedi Şehmuz.
Rahin’i ve çocukları bir kadın alıp evine götürdü.
Şehmuz Abdullah’a:
“Akşam on gibi gelip sizi alırım,” diyerek ayrıldı kahveden.
Akşama epey zamanları vardı. Dükkânların vitrinlerine baka baka Konak’a gittiler. Galip ve Alan Saat Kulesi’nin önünde güvercinlere yem attılar. Çocukların keyiflerine diyecek yoktu. Denizin kıyısına indiler. Tahta bir banka oturdular. Denizi, martıları izliyorlardı. Karşıyaka vapuru iskeleden çoktan ayrılmıştı, suyu yara yara ilerliyordu. İstanbul kadar olmasa da İzmir’i sevmişlerdi yine de. En çok da Basmane’yi. Kendilerini Suriye’de sanmışlardı. Her yer Suriyeli kaynıyordu.
Zaman gelip çatmıştı. Şehmuz kararlaştırdıkları saatte çıkageldi. Altında son model bir araba, çelik jantları ayna gibi parlıyordu.
“Binin, gidiyoruz.” 
Bodrum’a vardıklarında saat sabahın üçü olmuştu. Şehmuz aracını ıssız bir yerde durdurdu, karanlığa doğru birkaç kez uzun farlarını yakıp yakıp söndürdü. Karşıdan bir el feneri yanıp yanıp sönmeye başladı. İşaret tamamdı. Ara-bayı çalıştırıp ışığın geldiği yöne doğru yavaşça yeniden ilerledi. Karanlığın içinden bir adam elinde fenerle çıkageldi. Şehmuz kontağı kapatıp arabadan indi, onunla bir şeyler konuştu. Abdullah’tan aldığı paranın bir bölümünü adama verdikten sonra eliyle “inin” gibilerden bir işaret yaptı. Aceleyle Abdullah’ın elini öylesine sıkıp bir şey demeden arabasına binerek uzaklaştı.
Fenerli adamın arkasından bilmedikleri bir yolda yürümeye başladılar. Çimler ıslaktı… Önce Galip düştü, ardından Rahin. Abdullah koşup kaldırdı onları yerden. Fenerin ışığı ağaç diplerinde yatan onlarca çaresiz insan siluetini yalayıp geçiyordu. Dalgaların sesi çok yakından geliyor, deniz alacalı bulacalı olsa da yakamozlar cam gibi ışıldıyordu. Gün ağarmaya başlayınca fenerli adam yerde yatanları bağırarak kaldırdı. Herkes telaşla yarı uykulu gözlerle denize in-dirilen botlara tıka basa doluştular. Çocuklarda can yeleği yoktu.
Kaygılı ve korkulu bakan gözleri üzerinde hisseden fenerli: “Korkmayın, botlar sağlamdır! Her gün Kos’a gidip geliniyor. Adaya varınca can yeleklerinizi bota bırakmayı da unutmayın ha! “ dedi, biraz da emir verircesine.
“Niye bırakacakmışız ki?” diye itiraz etti içlerinden biri. “İyi de biz onları kendi paramızla aldık!”
“Tamam da, ya parası olmayan nasıl alacak! O yüzden dedim.” Elinin tersiyle, olacakları önceden biliyormuşçasına, “Boş verin, unutun gitsin” gibilerden salladı.
Bildikleri tüm duaları okuyarak umuda/ölüme yolculuk… Umut karşılarındaki Kos Adası’nda onları bekliyordu. 
Daha kıyıdan beş yüz metre uzaklaşmışlardı ki ayaklarının ıslandığını fark ettiler. Bot su almaya başlamıştı, tedirgin oldular, telaşla karışık bir korkuyla birbirlerine bakıyorlardı. Abdullah karısı Rahin’in ellerinden sıkıca tutmuş, çocuklarını bacaklarının arasına sıkıştırmış, bırakmıyordu. Botun içindeki artan su miktarıyla korku yerini paniğe bırakmıştı. Birkaç kişi aniden ayağa fırlayınca, botun dengesi bozuldu ve alabora oldu. Her şey dakikalık bir zaman diliminde yaşanıyordu. Galip ve Alan ellerinin arasından kayıp her biri bir yöne savruldu. Abdullah bota tutunmaya çalıştıysa da başaramadı, botun havası çoktan inmişti. Herkes can havliyle bağırıyordu. Abdullah ağzına dolan suları atarak uğultuyla:
“Rahin, Galip, Alan!” diye bağırıyor, ama sesini duyuramıyordu. Çığlık sesleri birbirine karışmıştı. Abdullah kısa bir çırpınmadan sonra kendini toparlayıp kıyıda yanan ışıklara doğru yüzmeye başladı. Bitkin bir halde karaya çıktı. Üstündeki can yeleğine bakıp Galip ve Alan aklına geldi. Nefes nefeseydi. Gözleri karısı Rahin’i aradı, Galip’i ve Alan’ı… Ne yapacağını bilemez bir halde sağa sola koşuyor, bakınıyordu. 
Dalgalar yükselip sahile vurup, geri çekiliyordu. Oysa Alan denizdeydi hâlâ, dalgalarla boğuşuyordu. Mavi suların hırçın dalgalarında narin bir kelebek gibi çırpınırken bir anda annesini gördü, ardından abisine, sonra göğe baktı. Rahin de Alan’ı gördü, sesini kesen amansız dalgalara rağmen bağırmak istedi, tuzlu su genzini yakıyordu. Yüzme bilmediği halde son kalan mecaliyle Alan’a doğru atıldı, ama her şeye rağmen çocuğunu bu amansız dalgalardan kurtarmak istiyordu. Alan’ın çırpındığını, batıp batıp çıktığına şahit oluyordu Rahin. Alan’ın sesi yavru bir martının çığlığı kadar cılızdı. Üstelik savunmasızdı. Küçük boğazına, küçük ciğerlerine dolan su nefesini daraltıyordu, dermanı tükenmişti. Hıçkırarak ağlamaya başladı, gözyaşları mavi atlasa karışıyordu. Ruhu usulca çekildi, ince, zayıf bedeninden. Kendini suların derinliklerine bırakırken, kulaklarında muzu çok seven Galip’in sesi yankılandı: 
“Daye tu li kudere, daye ez pir ditirsim!” -Anne neredesin, anne çok korkuyorum- 
Rahin de Galip’in sesine yaklaşmaya çalışırken, suyun altına gömülen Alan’ı son kez gördü. Bu Rahin’in de son çırpınışı oldu. Kollarını Galip’e uzatamadan… 
Sonsuz ummanın içinde kardeşinin ve annesinin ölümlerine umutsuzca bakıyordu. Gücü iyice tükenmiş, boş bir şişe gibi suya batıp batıp çıkıyordu. “Daye, daye!” diyerek feryatla ağırlaşan bedenini suya bıraktı, derin bir uykuya dalar gibi. 
Güneş ağır aksak dağların ardından utançla dünyaya gülümsemeye hazırlanıyordu. Dalgalar sabahın sularını sahile vuruyor, ama baba Abdullah umutsuzca bekliyordu.
Sahile vuran bu kez balinalar değildi, esmer tenli, kara saçlı, kömür gözlü Kobanêli bir çocuktu. Gülen yüzü, yüzükoyun bir halde insanlığa küsercesine kuma gömülmüştü.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd. Vereiste velden zijn gemarkeerd met *