Menu

 (Anı-Anlatı)

    Abdullah ŞANAL

Köyde horozlar öterken kağnılarımız yolda. Aheste yürüyor öküzler. Kaynaş Koruluğu’nu geçip taşlı-dik dağ yoluna saptık. Bekirin Yaylası’na çıkıyoruz. Uykuluyum. Öküzler de uyur-gezer gibi, öndeki kağnıyı izliyor alaca karanlıkta. Güneş sislerin tül perdesini aralarken Anamaslar’daydık. Yaptığımız küçük bir keşif gezisiyle, aradığımız odunluk meşeliği de  bulduk sonunda. Öküzleri koşumlarından salar salmaz Mithat kesime girişti baltayla!

    Ağaçlar devrildikçe sürükleyip kağnıların yanına taşımak benim görevim. Öküzleri kollamak da. Öğleye dek kesilmiş, budanmış iki kağnılık odunumuz hazır. Dinlenmeyi hak ettik. Azığımız kavun, karpuz, çökelek. Yufkaları dürüm yapıp saldırdık kavun, karpuz ve de hıyara… Su bidonumuz sarnıçtan. Silip süpürdük ne varsa! Dağ başında soğan yesen bal oluyor…Dinlenince canlandık. Laflayınca öğrendim ki biraz ‘kibariye’ makamından yiyor imişim Mithat’a göre. Kalın kabuk soyarmışım bostanı! Dalga geçiyor benimle, şu fıkrayı anımsatıp:

    Dağ başında bir ‘tahtacı’ ağaç keserken susamış. Matara boş, su uzakta. Azığındaki  kavunu erken kesmiş acıkmadan. Demiş; “Kalın kabuk bırakayım ki görenler, buradan bir ağa geçmiş desinler!” Dediğini uygulayıp etli bırakmış kavunun artanını. Kalkıp bir vadi ötede yeniden başlamış işine. Epey geçmiş aradan. Ama o ne? Dayanılmaz bir susuzluk yakıp kavurmuş yine. İşini bırakamaz ki Devlet’in görevlisi. Yürüyüp kabuklara yönelmiş. Etli, sulu kabukları kemirdikçe sağa-sola savurup: “Bunları da gören olur elbette. Kabukları ısırılmış görenler; bu ağanın eşeği de varmış diyecekler eminim!” diye, gülerek dönmüş işine.

    İyi de, bu hikâyenin neresindeyim ki ben? ‘Ağa mıydım, eşeği mi?’ pek anlamış değildim ama kalkıp sarıldık işe. Kağnıyı yüklemek kolay. Taşımak nicedir ki, öküzlere sormalı. Bizim Kırbaş hileci. Konur’a kayış atıyor. Birden hızlanıp boyunduruk yuvasından çıkarttığı koşum kayışını, Konur tosunun boynuna yıkıyor. Biz müdahil olmasak, yükü, ötekine taşıtacak aklınca! İkisi de genç, yakışıklı birer tosun oysa. Biri uslu, biri deli! Bana çok iş kestiler ya severdim kendilerini! Aradan yıllar geçti, düşlerime konuk olur her ikisi de hâlâ. 

    Kırbaş, değiş tokuş malı. Ali Amcam, Kaynaş göçeri bir yörükten, tüfek verip de almış. Çok geçmedi, babam devraldı amcamdan. Alnı akıtmalıydı ki verdiğim ad yakıştı. Konur ise biraz silik kaldı yanında. Ama olsun, o da güzeldi. Yalanı dolanı yok  üç arkadaştık  sanki!..

    Mithat da sever miydi öküzlerini bilmem? Bildiğim; Beyşehir’de okurken bir daha hiç üşümedik. Çünkü her  güz gelende, odun kesip taşıma serüvenimiz sürdü. Lise bitene değin yakacaksız kalmadık. Hakkını yemeyeyim; Duranın Osman’ın da çok emeği geçmiştir dağdan odun indirme işimde. “Babam nerde mi benim?” hiç sormayın. O, kapılmış gidiyordu değirmenin bendine! Osman Ceylan, sevimli ve ilginç bir arkadaşımdı. Dağ taş demeyip gezdik, öküz güttük beraber. ‘Huylu’ adını taktığı huysuz ve kuyruğu gücük (kesik) tosunuyla övünürdü! Dövüşçü bir azmandı kara derili gücüğü. Osman bir de, Koca Osman Yaylası’nda iki kağnıyı birden vefakârca hazırlarken; “Tak tak eden kabacık-Bizi aldatan babacık,” sözlerini yinelerdi duraksız. ‘Oduncu Baba Masalını’ anımsardı sanırım. Bu nakaratla hızlanır, baltaya verirdi gücünü. Baba parasıyla büyümedik bir bakıma biz. Çektiğimi bilen bilir, paylaşımcı o güzel dostlarım sağ olsun!..

    Ahır, samanlık uğruna babamla da çıktığımız dağlar bu. Odun kesmek, kağnı sürmek neyse de, dağdan tomruk (alvar) indirmesi bir bela. Hem daha bir küçüktüm. Orantısız güç kullanan babam pek kollamazdı beni. Arkadaşlarım öyle mi ya, onlar çok anlayışlı! Zor günleri düşündükçe duygulanırım. Yaşça ve cüssece büyüğüm olan candan arkadaşlarım benim, omuz verip gücüme güç katmasalardı; bu yaşam savaşında okuyup utku kazanır mıydım bilmem. Anamaslar’ın  çocuğuydum, yollar aşıp Akdeniz’e kavuşunca  Toroslar’a yaslandım!

    Öküz güttüğüm dağlar hey, dağlar benim sırdaşım! Kömürü nerde bulur, hangi parayla  alırsın? İyi ki dağlarımız var (dı) diyorum. Antalyalı Şair Metin Demirtaş da ‘dağlar’ der imiş şiirlerinde meğer. Antalya’ya yerleşip arkadaşlık kurunca öğrendim neler neler çektiğini yıllar sonra. Yüce dağlar niçin sevilirmiş, niçin çıkılırmış yücesine; şu yiğit söyleme bakın da anlayın:

    “Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara-Bakma şimdi durgunsa, bir şahan gibi duruyorsa-Yorgundur, savaşlar görmüştür, çeteciler barındırmıştır-Yani satılmış değillerdir hiç tüfek patlamıyorsa-Alaçamın, mor meşenin ardına silah çatıp yatmaya-Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara.” (…) “Bizim de ozanlarımız vardır Che Guevara-Sağ çıkmış güneşsiz taş odalardan-Yüreğiyle barışa, sevgiye yönelmiş-Çelik öfke bir yanı, bir yanı uysal mavi-Eğilmeden, dimdik geçmiş demir kapılardan-Bizim de yiğit insanlarımız vardır Che Guevara.”

     Pes doğrusu vallahi! Yahu Metin kardeşim, deli misin sen? Hiç böyle şiir yazılır mı? Dağlarımızın ve de tüm dünya dağlarının tarihsel gizemi; alenen ve cebren, alem-i avama böylesine faş edilir mi? Hem çete mete lafları  ediyorsun. Biz, Kurtuluş Savaşı’nı çoktan bitirdik (!) arkadaş. Bırak ölüleri sen, nur içinde uyusunlar. Hem gül gibi beleyip beslediğimiz yeni çetelerimize karşı ayıp oluyor! Başka şeyler de oluyor ama sittir et gitsin! Diyeceğim, dağlarımız netameli. Geçit meçit vermiyor pek. Hani, “Ağır sancılarla patlayacaktır karanlıklar” diyorsun ya. Evet doğru ve patlıyor gerçekten ki bravo! Patlıyor da, kerameti kendinden menkûl yeni karanlıklar doğuruyor niyeyse! Yani güzel kardeşim, ne diyeyim bilmem ki? Eğilmeden girdiğin o demir kapılardan, bir ayağını yitirecek gazi olarak çıkışına mı üzüleyim, ‘bizim de dağlarımız vardır’ diye tutturup çocuklar gibi övünen, yurtsever bir ozan oluşuna mı kızayım! Bu dağı, bu taşı, bu toprağı, bu insanı, bu yolu sevmeyeceksin  arkadaş o kadar! Özetle, şair mair olmayacaksın! Başka iş mi yok?

    Seveceksen başka türlü sev. Mesela Yaşar Kemal, nam-ı dünya ölçeğindeki büyük romancımızın ‘Bozkırın tezenesi’ diyerek övdüğü Neşet Ertaş’ı dinle. “Dağlar dağladı beni-Gören ağladı beni-Ayırdı zalim felek-Derde bağladı beni” deyip; hem kendisi ağlıyor, hem milletin anasını ağlatıyor yorumuyla! Üstelik bu iş alkış, para ve şöhret  demek. Neşet ağabeyimi sevdiğimden örnek verdim ha, darılmayasın. Arabeskin getirisi on kat daha fazla aslında ya, bize uymaz sanırım bu yaştan sonra! ‘Şairlik zor zanaat!’ ki iğneyle kuyu kazmak gibi bir şey. Tek bir dize uğruna dokuz doğururken ben, duvarda sazım sıkıldı ilgisizlikten. Şu kitabı bir yazıp bitirsem türkücü olacağım türkücü, bunu böyle bilesin!..

    Köroğlu muyum ne ben? Gönül ferman dinlemez ki dağlardan vazgeçemem bir türlü. Çünkü, dağlarım cömert. Çünkü, dağlar benim arkadaşım.. Söylencesi bile var bizim Anamaslar’ın.

    Bir zamanlar Anamas Dağları’nda yaşayan obalardan birinde dul bir ana ile bir küçük oğlu varmış. Çok kötü huylu olan ana; oğluna, ta çocuk yaşlarında hırsızlık, soygunculuk, fitne fesat öğretmiş. Oğlan büyüyünce de Anamaslar’a dehşet salan azılı bir eşkıya olup çıkmış. Astığı astık, kestiği kestik imiş. Soymadığı kervan, basmadığı oba kalmamış. Canına yetince halkın, yakalamışlar bir gün. Oba beyi yargılayıp asılmasını buyurmuş. Darağacının altında son arzusunu sormuşlar. Demiş ki; “Beyim, ben aslında suçsuzum, asıl suçlu anamdır; beni asma, anamı as!”. Bey, gerçeği araştırıp öğrenince; ‘hak yerini bulsun diye’ ikisini de astırmış. Söylencenin can damarı bu “anamı as” sözü, zamanla ‘anamas’ olmuş dillerde.

    Dağların başına da kır düşüyor zamanla. Kırbaş’lıdır  benim dağlarım! Anılarım, dağların çiçek hevengi. Ağaçta yaprak gibi baharsa binbir yeşil. Kışa dönmüşse mevsim, sararıp solmuş kim. Şimdileri, bazı insancıkların öküzleştiğini gördükçe; düşlerime girip de  usumdan çıkmayan, başı yıldız akıtmalı tosunumu daha çok seviyorum. İmgemde, öküz olmadan kalan sevgili bir candı O…

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd. Vereiste velden zijn gemarkeerd met *