Menu

Hans ile Bans, Hitler’in İki Askeri (I)

İkinci dünya savaşı döneminde Almanya’daki bir toplama kampında iki asker olan Hans ile Bans’ın bazı ortak noktaları vardı. İkisi de Duisburgluydu. İkisinin yatakları kışladaki yatakhanede yan yanaydı. Beraber yemeğe gidiyorlar, beraber içtimaya çıkıyorlardı vb. Listede isimleri yan yana olduğu için neredeyse her şeyi beraber yapıyorlardı. Kumandandan bazen görev aldıklarında da beraber görevi yerine getiriyorlardı.

Savaşın kötü günleriydi. Hitler hükümeti çeşitli kötü yasalar çıkarıyordu. Nerdeyse her gün suçsuz insanlar şurada ya da burada katlediliyordu. Ordudaki kurallar ve emirler daha da keskindi. Kumandanın dediği yasaydı ve uygulanması gerekirdi.

Hans kötü bir insandı. Çok kötü şartlarda büyümüş, bencil ve kötü bir karakter geliştirmişti. İçinde bir çeşit canavar barındırıyordu. Hitler’in de hayranıydı. Bu yüzden çıkarılan her türlü Hitlerci yasayı toplum için uygun buluyordu.

Bans ise Hans’ın tersine iyi bir insandı. Karıncayı bile incitmek istemezdi. Irkçılığa ve faşizme karşıydı. Polisle başı derde girmiş, hapse girmemek için orduya katılmak zorunda kalmıştı.

Bu iki asker toplama kampına gelmeden önce kentin sokaklarında da görev yapmışlardı. Hans zevkle insanların üzerine ateş ederek öldürmüştü. Hatta verilen görevden fazlasıyla insan öldürmüştü. Üst baş arama, kimlik sorma sırasında kaçan, koşan birleri varsa hemen silahına davranıyor, insanları katlederek kendi katil içgüdüsünü böylece dışa vuruyordu.

Bans insanlara öldürmek için ateş etmezdi. Ateş etmek zorunda kaldığı zamanlar, koşan insanların arkasından ateş eder ama onların uzaklaşmasını sağlamak için bilerek ıskalardı.

Toplama kampında çok çeşitli gruplardan insanlar vardı. Komünistler, isyancılar, gazeteciler, sanatçılar, entelektüeller ve Yahudiler. Orada her gün şurada ya da burada birkaç tutuklu öldürülürdü.

Bir akşam kumandanları Hans ve Bans’ı odasına çağırdı:

“Bu kampta çok fazla mahkûm var” dedi. “Sizin göreviniz mahkûm sayısını azaltmak. Önce mahkûmlara gaz odalarının arkasında büyük bir çukur açtırın. Daha sonra her gün çalışacak durumda olmayan mahkumlardan yirmisini çukurun yanına götürün ve orada işlerini bitirin. Bunu on gün boyunca yapın. Anladınız mı?”

“Baş üstüne!” dediler Hans ile Bans.

Verilen emir Hans’ın hoşuna gitmişti ama Bans rahatsız oldu. Dışarı çıktıklarında Bans’ın yüzü asıktı, Hans bunu gördü.

“Bu emri pek beğenmedim.” dedi Bans.
“Sen çikolata çocuğusun” diye kahkaha attı Hans. “Sorun değil, bu alt sınıftan köpeklerin hepsini ben hallederim. Senin yapman gerekenleri de yaparım!”

Ertesi sabah mahkumları büyük bir çukur kazmak için götürdüler. Akşama doğru çukur kazılmıştı. Mahkumları geri götürdüler, sonra içlerinden yirmi zayıf mahkum seçtiler. Sonra o yirmi kişiyi çukura geri götürdüler.

“Gidin ve çukurun kenarında sıra olun!” diye bağırdı Hans. “Yüzleriniz çukura doğru!”

Mahkumlar Hans’ın dediğini yaptılar.

Hans zaman kaybetmeden mahkumların arkalarına kurşun yağdırmaya başladı. Bedenler peş peşe çukura düşmeye başladılar. Bans da ateş etti ama özellikle mahkumların çoktan düşmüş olduğu boş alanlara. Böylece Hans yirmi mahkum öldürmüş oldu.

Sonraki günler aynı şekilde devam etti. Hans Bans’ın boş alana ateş ettiğinin farkındaydı. Ama bu durumun kendisine daha fazla kişi öldürme olanağı verdiği için onayladı.

On gün sonra komutana gittiler.

“Emrinizi yerine getirdik komutanım. Şimdi 200 daha azlar.” dedi Hans.

“Aferin, iyi yaptınız!” dedi komutan. “Ama işimiz daha bitmedi. Gaz odalarıyla bir seferde daha fazla iş bitirebiliriz. Yaptığımız şey yasal. Bu insanlar yaptıklarımızı hak ettikleri için bunu yapıyoruz.”

Sonraki haftalarda söylediği gibi de yaptı komutan. Gaz odalarının gaz vanalarını açma emrini verdi. Hans’lar bunu zevkle yaptılar.

Savaştan sonra Hans ve Bans tesadüfen karşılaştılar. Bans Hans’a o kadar insan öldürdüğü için kendisini suçlu hissedip hissetmediğini sordu.

“Ben o insanlara yasaları uyguladım” dedi Hans. “ Benim görevim emirleri uygulamaktı. O insanlara olanlardan o zamanlar ben direk sorumlu değildim. Şu anda da kendimi sorumlu hissetmiyorum.”

Bu öyküden çıkarılan ders

Faşizm kapitalizmin çocuğudur. O zamanlar faşizm kötü yasalar üretti. Bugünlerde de kapitalizm, kötü anti sosyal, emek karşıtı yasalar üretiyor. Çevremizde birçok yerde sık sık Hans ve Bans’larla karşılaşıyoruz. Bazı Hans ve Banslar ise yasaların uygulayıcısı olarak belediyeler, devlet daireleri ya da bunlara benzer kurumlarda çalışıyorlar. Bazı yasa uygulayıcıları ise bu iki karakterden belli ölçülerde özellikler taşıyorlar.

Siz hiç düşündünüz mü? Siz kimsiniz?
Siz Hans mı, Bans mı, yoksa her ikisinden de belli ölçüde özellikler taşıyan birisi misiniz?

Bu makaleyi kim yazdı?

Katıldığı bir sergide Alman bir general Picasso’ya yaklaşır ve Guernica’ya bakarak:
“Bu tabloyu siz mi yaptınız?” diye sorar.
Picasso’da; “Hayır, siz yaptınız!” der.

Sizce bu makaleyi kim yazdı?

Turgay Usanmaz
11-03-2019

Hanso ile Banso, Suriye’de İki Savaşçı (II)

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın üzerinden onlarca yıl geçmişti. Hanso’nun babası ona dedesinin ismi “Hans”a benzeyen “Hanso” adını vermişti. Hanso Duisburg’da 20 yaşında ortaöğrenimini bitiremeden okulunu terk etmişti. Daha sonra iş bulamayınca esrar işlerine bulaştı. Önce esrarın bir içicisi, sonra satıcısı da oldu. Hollanda uzak değildi. Arada bir arabasıyla sınırdan Hollanda’ya geçiyor, dönerken esrar getiriyor, bir kısmını içerken bir kısmını da satıyordu.

Hanso hayatından memnun değildi. Zengin olma hayalleri kuruyor, lüks yaşamak istiyordu ama bunu yapamıyordu. Irkçıydı, Alman olmayan tüm yabancılardan nefret ediyordu. “Ülkemizdeki sorunların çoğuna burada yaşayan yabancılar sebep oluyor!” diyordu. Yirmi beş yaşındaydı ve elinde avucunda bir şey yoktu.

Diğer yanda yine dedesinin adını yaşatan Banso’nun yaşamı başkaydı. O da dedesi Bans gibi Duisburg’da doğmuştu. Üniversiteyi 26 yaşında bitirmiş genç bir bilgisayar mühendisiydi. Kız arkadaşı Rojda, ailesi Türkiye’den gelmiş Kürt kökenli biriydi. Birbirlerini küçük yaşlardan yaşadıkları sokaktan tanıyorlardı. Rojda da tıp fakültesini bitirmiş ve doktor olmuştu. Üç yıldan beri de bir evde birlikte yaşıyorlardı. Evlerinde bir kütüphane oluşturmuşlar, bol bol kitap okuyorlardı. İkisi de ateist olmuştu. Irkçılığa karşıydılar. Çok kültürlü yaşam onlar için bir zenginlikti.

Haberler o günlerde Suriye’de iç savaşın başladığını anlatıyordu. Aşırı İslamcı örgütler Suriye ve Irak’ta cirit atıyorlardı. Emperyalistler Suriye üzerinden hesaplaşıyorlardı. Bu savaşın vahşetini yaşayan Suriye ve Irak halklarıydı.

Hanso o günlerde İslam dininin çok eşliliğe hoşgörüyle baktığını öğrendiğinde çok şaşırmıştı. Bir müslüman erkek; maddi gücü yeterliyse dört kadınla evlenebiliyor, istediği kadar da cariye sahibi olabiliyordu. Alabileceği kızlarda yaş sınırı da yoktu. Çünkü peygamber Muhammed altı yaşında (bazıları dokuz diyor) bir kızla evlenmişti. Bu düşüncelerle meşgul olan Hanso kafasında bin bir türlü şeytanca düşünceler dolaştırıyordu. Çalkantılı, açgözlü yaşamında bir gün Fatima adında, 18 yaşında başörtülü Faslı bir kızı görünce; onu elde etmek için uğraşmaya başladı. İçindeki yabancı düşmanlığını gizledi ve onunla birkaç kez konuştu. Onca ısrara ve iltifatlara dayanamayan Fatima; Hanso’ya beraber olmak için iki şart koştu. Önce Hanso sünnet olarak dinini değiştirmeli, yani müslüman olmalıydı. Sonra da Fatima’yla imamın önünde evlenmeliydi. Hanso bunların hepsini kafasındaki bazı planlarla birlikte kabul etti. Nihayetinde evlendiler ve aynı evde yaşamaya başladılar. Bir süre sonra da Hanso Fatima’yı daha iyi bir yaşam süreceklerini söyleyerek Suriye ya da Irak’a gitmeye ikna etti.

O sıralarda bölgedeki İslamcı örgütlerin en büyüğü Suriye ve Irak’ta yeni bir devletin kurulduğunu ilan etmişti: Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD). Hanso ve Fatima’da Türkiye üzerinden Suriye’ye giriş yaparak IŞİD’e katıldılar.

Suriye’de savaşan irili ufaklı birçok grup vardı. En büyük gruplar ve taraf Esad hükümeti, IŞİD askerleri ve PYD-YPG önderliğinde Kürtler idi. IŞİD Suriye ve Irak’ın kuzeyinde giderek büyüyen bir toprak parçasına hâkim olmuştu. IŞİD’in amacı İslam’ın katı kuralları doğrultusunda bir toplumsal yaşam alanı oluşturmaktı. Bu doğrultuda onların egemen olduğu bölgelerde köle pazarları kuruluyor, kadınlar ve çocuklar satılıyordu. IŞİD askerleri kendileri gibi olmayan, İslam’ı kabul etmeyenleri kurşuna diziyor, kafalarını kesiyor ya da canlı canlı yakıyordu. Yaptıkları bu vahşeti de internette yayınlamaktan da çekinmiyorlardı. Suriye’de bu kaostan önceki Esad hükümeti zayıflamış, ülkenin toprak bütünlüğünü sağlayamaz olmuştu. Özellikle kuzeyde IŞİD’e karşı milliyetçi Kürt örgütleri PYD-YPG savaşıyordu.

Bu kötü haberler ve görüntüler politika ile ilgilenen Banso ve Rojda’yı çok fazla üzüyordu. Rojda Kürt-Ezidi geçmişi nedeniyle gelişmeleri her gün takip ediyor, Suriye ve Irak’taki Kürt gruplara destek amacıyla çeşitli etkinlikler örgütlenmesine katkı sunuyordu. Banso ve Rojda giderek gelişmelerden daha çok etkilendiler, bilinçlendiler ve sosyalist bir dünya görüşüne sahip oldular. İnsanlığın geleceği adına yaptıkları vicdan muhasebesi, ezilenlerin yanında yer alma duygusu ve Ortadoğu’daki bu kötü gelişmeler onları bir karar almaya yöneltti. “Sosyalist bireyler olarak, ortaçağ vahşeti yaratan IŞİD’de karşı mücadele etmek gerekir.” diyorlardı. Bu anlayıştan yola çıkarak beraberce o dönem IŞİD’in saldırısı altında olan Suriye’deki Kobani kentine gittiler. Orada bir kent hastanesinde, sağlık hizmetlerinde ücretsiz, gönüllü görev aldılar.

Diğer tarafta Hanso Irak’ın Telafer kentinde karısı Fatima’yla birlikte bir ev kiraladı. Bir süre IŞİD birliğinde askeri eğitim aldı. Bazı çatışmalara katıldı. Karşısına çıkan, “düşman” sayılan herkese zevkle ateş ediyor ve öldürüyordu. Baskınlarda sivillere acımıyor, İslam’ın “gavurun katli vaciptir” anlayışını uyguluyordu. Bir süre sonra o da belinde, diğer bazı IŞİD askerleri gibi, kafa kesmek için büyük bir bıçak taşımaya başladı.

Şengal Dağı bölgesindeki köylere baskın yapmaya başladıklarında, bir gün bir Ezidi köyü baskınında önce erkekleri topladılar, köy meydanında yan yana dizdiler. Her bir IŞİD askeri elleri arkadan bağlı bir köylünün arkasına geçti. Komutanın işaretiyle IŞİD askerleri “Allhüekber” diye bağırarak bir hamlede köylülerin kafalarını kestiler. Kesik kafalar devrilen cansız bedenlerin önlerine atıldı. Bu tür katliamlara Hanso zevkle katıldı ve emirleri uyguladı. Böylesi katliamlardan sonra kadın ve çocuklar esir alınıyor ve en yakın kentteki esir pazarına götürüldü.

Daha sonraları bir esir pazarda Hans genç bir kızı çok beğendi, satın aldı ve evine götürdü. Karısı Fadime önce itiraz ettiyse de, Banso “imam nikâhı kıyacağım” deyince sustu. Çünkü İslam dört kadına kadar izin veriyordu. Bir süre sonra da yine köle pazarında satın aldığı başka bir genç kızı evine götürdü. Onun için de “Bu benim cariyem olacak. İslam sonsuz sayıda cariyeye izin veriyor.” dedi. Evde sorun çıkmadı. Fatima da aslında bu durumdan memnundu. Çünkü bu sonradan gelen iki kişiye kölesi gibi davranıyor, bütün ev işlerini onlara yaptırıyordu.

Hanso bir gün bazı kuyularda esir tutulan köleler olduğunu duydu. Görmek için gittiğinde yüzlerce metre uzunlukta siper gibi kazılmış kuyularda zincirlenmiş olarak yaşayan kız çocukları gördü. IŞİD askerleri satın aldıkları kız çocuklarına o bölgede bir tenhaya götürüp tecavüz ediyorlardı. Daha sonra da geri getirip tekrar zincire vuruyorlardı. Hanso’da yüzünü güzel bulduğu bir on iki yaşlarında bir kız çocuğunu satın aldı. Kolundan tutarak “işini görmek için” tenha bir yere götürmek istedi. Ama kızcağız direndi, ağlamaya başladı. Honso zorlayınca da ağlaması haykırışlara dönüştü. Bu çekişme sırasında çocuk Hanso’nun yüzünü tırmaladı. Tokadı yiyen kız bu sefer Hnaso’nun elini ısırdı. Buna çok sinirlenen Hanso, tabancasını çekerek “Ben efendiyim sen kölesin! Elimi nasıl ısırırsın?” diye bağırarak kızın vücuduna ateş etmeye başladı. Kızcağız ilk birkaç kurşunda ölmüştü ama o kurşunları yağdırmaya devam etti. Sonra arkasında tüm vücudu delik deşik kanlar içinde bir ceset bırakarak yürüdü gitti.

Hanso ertesi günlerde oraya yine geldi. İki çocuk yaşta kız satın aldı. Onları eve götürmedi. Zaman buldukça onları sırayla “kullandı”. Bu durum kendisinin de içinde bulunduğu birliğin Kürtlerin yönetimde olduğu Suriye’deki Kobani kentini ele geçirmek için gönderilene kadar iki ay kadar sürdü. Yola çıkmadan önce çocuk kölelerini sattı, iki karısına ve cariyesine kendisi dönene kadar beklemelerini söyledi.

Hanso Kobani’ye yaklaşırken diğer IŞİD askerlerine baktı. Hepsi kendisi gibi sakallı, acımasız psikopat tiplerdi. “Bizim şiddetimizden, acımasızlığımızdan dehşetimizden korkacaklar, paniğe kapılacaklar. Kobani’nin alınması uzun sürmeyecek!” diye düşündü. Bir süre sonra da kendisini diğer IŞİD askerleriyle birlikte Kobani’yi kuşatmış bir durumda şiddetli çatışmalarda buldu.

Banso da diğer tarafta, Kobani’nin içinde bu şiddetli çatışmaları bizzat yaşıyordu. Bir hastane görevlisi olarak, diğer bir arkadaşıyla birlikte yaralı gerillaları ya da sivilleri sedyeyle hastaneye taşıyorlardı. Eşi Rojda ise hastanede sınırlı malzemelerle yaralılara yardım etmeye çalışıyordu. Bütün sağlık görevlileri beyaz, sağlık görevlisi giysisi giymişlerdi. Savaşan tarafların sağlık görevlilerine daha hoşgörüyle yaklaşacaklarını, onlara ateş etmeyeceklerini umuyorlardı.

Hanso bulundukları mevziden tüfeğiyle kent savunmasına doğru ateş ediyor, gerekli gördüğünde el bombalarını kullanıyordu. IŞİD askerleri Kobani’nin açlıktan, susuzluktan, yorgunluktan bir süre sonra düşeceğini düşünüyorlardı. Kenti savunan güçlerin ağır silahları da yoktu. IŞİD askerleri tüm güçleriyle saldırmaya devam ettiler. Ama Kobani’deki direniş beklenenin tam aksine büyük bir inanç ve azimle devam etti. Yurtdışından faşizme ve İslam gericiliğine karşı olan devrimciler, sosyalistler Kobani halkına destek veriyorlar, hatta bazıları bizzat Kobani’ye gelerek Kürtlerle birlikte IŞİD’e karşı savaşıyorlardı.

Çatışmalar sürerken komutanlarının emri üzerine, Hanso ve yanındaki diğer birkaç IŞİD askeri biraz daha kentin içine doğru sızdılar. Bir duvarın arkasında mevzilendiler. Hanso duvardaki bir delikten bir an için iki sağlık görevlisinin yaralı bir çocuğu sedyede taşıdıklarını gördü. Tüfeğini deliğe dayadığında onlar bir binanın arkasında kaybolmuştu bile. Çabuk hareket ediyorlardı. Sonra yine o bölgede birkaç Kürt savaşçısının olduğunu fark etti. Yanındaki diğer IŞİD askerleriyle beraber o bölgeyi el bombası yağmuruna tuttular. Sonra da yine karşılıklı kurşunlar vızıldamaya başladı. Hanso ortalık biraz sakinleşince yine iki sağlık görevlisinin bir savaşçıyı taşıdığını gördü. Hemen bir el bombasının pimini çekerek onların olduğu yere doğru fırlattı.

Banso ayaklarına kadar ulaşan yuvarlak bir el bombasını fark ettiğinde çok geçti. Bomba büyük bir gürültüyle patladı ve oradakilerin hepsi yere serildiler.

Hanso patlamadan sonra sonucu görmek için kafasını duvardaki deliğe uzattı. Sağlık görevlilerini ve bir yaralıyı yerde cansız yatarlarken görünce pişkin pişkin sırıttı. Tam o anda uzaktan bir silah sesi duyuldu. Karşı taraftan devrimci bir keskin nişancı Hanso’nun baktığı o deliğe nişan almış ve ateş etmişti. Bir kurşun Hanso’yu gözünden vurdu ve onun kafatasını parçaladı. Yüzü kanlar içinde yere düşen Hanso hemen orada can verdi.

Diğer tarafta kısa bir süre sonra Banso ve diğer vurulanları hastaneye götürdüler ama yapacak bir şey kalmamıştı. Rojda Banso’nun cesedine sarılarak gözyaşlarına boğuldu, çıldıracak gibiydi. Acısını yüreğine gömdü, ağıtlar yaktı. O koşullarda uzun süre yas tutmaya zaman bile yoktu. İçindeki öfkeyi sakladı, büyüttü. Kısa bir süre sonra yine hastanedeki işine devam etti.

Nihayetinde Kobani kent halkı ve direnişçiler IŞİD’in onca vahşi saldırısına direndiler ve teslim olmadılar. Irak peşmergelerinden yardım gelince daha da rahatladılar. Sonunda IŞİD yenildi ve bölgeden çekilmek zorunda kaldı.

Zamanla IŞİD Hem Suriye hem de Irak’ta toprak kaybederek zayıfladı. Hanso’nun karısı Fadime dışındaki kadınlar Hanso’nun Telafer’deki evinden kaçtılar. Kara çarşaflı Fadime de bir süre sonra iki çocuğuyla birlikte kenti ele geçiren Kürt gerillaları tarafından yakalandı ve bir kampa konuldu. Fadime kampta Almanya’ya geri dönüşün yollarını aramaya başladı.

Kobani’nin kurtuluşundan sonra Rojda Almanya’ya geri döndü. Döndüğünde birkaç aylık hamileydi. Karnında Banso’nun bebeğini taşırken gözyaşlarıyla Banso’nun arkada bıraktığı not defterinde önemli saydığı bazı bölümlerin altını çiziyordu:

“… Kapitalist ideologlar, kapitalist medya bilerek at izini it izine karıştırıyor. Oysa her aklı başında bir insan biliyor ki; ırkçılık (faşizm) ideolojik olarak toplumsal eşitsizliğin bir uç noktası şeklinde kapitalizmin bir ürünüdür.

Ekstrem İslam (dincilik) da yine (faşizm gibi) ideolojik olarak toplumsal eşitsizliğin uç noktası şeklinde, günümüzde kapitalizmle iç içe yaşayan feodalizmin bir ürünüdür.

Emperyalistler her ikisini de beslemekte, her ikisini yeri geldiğinde (bazen birbirine karşı) kullanmakta ve her ikisinden de yararlanmaktadır.

Irkçılık gibi her türlü dincilik de kötülüğün, eşitsizliğin kaynağıdır. Bu ikisi bir madalyonun iki yüzü gibidir. Birbirlerine karşı olmaları, aralarında çelişkiler olmaları, her ikisinin de kötü, halkların düşmanları olduğu gerçeğini yok etmez. Her ikisi de kapitalist ekonomik sistemin devamından yanadırlar. Son tahlilde her ikisi de kapitalist sisteme hizmet ederler. …”

Bu öyküden çıkarılan ders

Oysa komünizm (henüz ütopya olsa da) eşitliğin, toplumsal zenginliğin hakça ve adaletli paylaşım isteğinin teorisi ve uç noktasıdır. Kapitalistler bunu bildiklerinden dolayıdır ki, bunu halk kitlelerinden saklama ihtiyacı duyarlar. Bu yüzden kapitalist medyada sık sık “aşırı uçların sağı da solu da aynıdır” diye işin özünü gizlemeye, çarpıtmaya yönelik açıklamalar yaparlar.

Okuyalım, öğrenelim, sorgulayalım. Bilimden yana, refahın, gelir dağılımının eşit, adaletli dağılımını gerçekleştirecek ekonomik ve toplumsal sistemi, teoriyi savunalım. Bu anlamda uç noktada (ekstrem) ve aşırı olalım.

Onlar; yani aşırı dinciler, ırkçılar ve onların babaları kapitalistler, yani aşırı sağ; kötülüğün, sevgisizliğin, eşitsizliğin ve zalimliğin uç noktası, aşırısı olsunlar.

Biz; yani devrimciler, sosyalistler, emekçiler ve iyi insanlar, yani aşırı sol; iyiliğin, sevginin, eşit olma ve bu dünyada insanca yaşama isteğinin uç noktası, aşırısı olalım.

Bu makaleyi gerçekte kimler yazdı?

Halen ABD başkanlığı görevini yürüten Donald Trump, Suriye’de bir operasyonla öldürüldüğü söylenen IŞİD lideri Bağdadi ve Kobani direnişi esnasında öldürülen isimsiz bir komünist.

Sizin de bu makaleyi yazdığını düşündüğünüz birileri var mı?

Turgay Usanmaz
21-11-2019

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.