Menu

KISA BOT/ ÖYKÜ

Dolmuştaydım; günün yorgunluğu vardı üzerimde. Hafta sonu olduğu için trafik ağır ilerliyordu. ‘İnip yürüsem eve daha erken varırım,’ diye düşünüyordum ama yürümeye takatim yoktu.

Eh boyacı olmak zordur; sürekli fırça sallamaktan, merdiven inip çıkmaktan insanın imanı gevriyor. Yine de zevkli bir iştir. Hele haftalığını almış, cebindeki şişkinliği hissedebiliyorsan bundan ötesi olur muydu? Dolmuş, Buca Balıkçısı’nın önünde yolcu indirmek için durduğunda hiç düşünmeden kendimi dışarı attım. Balıkçı tezgâhının önünde kuyruk vardı. Birkaç tane palamut almayı düşünüyordum. Eski Bucasporlu Ethem’le karşılaştım.

“Merhaba abi,” dedi.

“Merhaba kardeşim.”

Havadan sudan konuştuk işte. Bir ara arkama dönüp baktım. Ben yaşlarda, ortadan az uzun boylu, kot ceketli, esmer tenli, çatık kaşlı, simsiyah iki göz beni gözetliyordu. Hem tanıdık hem yabancı geliyordu bana. Olduğu yerden seslendi:

“Balığı şimdi alma, dönüşte alırız!”

“Tamam,” dedim. Yanıma yaklaşmasını bekledim.

“Az dur,” diye seslendi, “taksi çağırdım.”

Taksi geldi, kapısını kendisi açtı. Güzel giyimli bir kadın ve yanında on-on bir yaşlarında sevimli bir kız çocuğu bindi. Onları yolcu ettikten sonra hızlı adımlarla yanıma geldi.

“Neco tanımadın mı beni?” dedi.

Sesi, bakışı yabancı gelmiyordu. Hafızamı zorladım ama boşuna.

“Biraz dolaşalım, gelirim aklına nasılsa,” dedi gevrek gevrek gülerken, dişlerinin arasındaki boşluktan tanıdım onu.

 “Şırno!” dedim. Güldü. Özlemle sarıldık birbirimize. İlkokulu birlikte okumuştuk, daha sonra akrabalar arası bir tartışma sonucu mahallemizden taşınmak zorunda kalmışlardı.

Şirinyer Parkı’nda küçük bir çam ağacının gölgesindeki bir banka oturduk.

“Hiç değişmemişsin,” dedi bana. “Hemen tanıdım seni.”

“Ben seni zor tanıdım ama,” dedim, “kara kuru, incecik, atletik yapılıydın. Göbeklenmişsin, saçlar da seyrelmiş, ama dişlerinin arasındaki açıklıktan çıkarttım seni.”

Göbeğini hoplata hoplata güldü.

“Ya geçenlerde eşimle bu konuda aramızda tartıştık.” Yüzüme bakarak: “Tartışma, diyorsam sakın kavga yaptığımızı sanma. ‘Bey,’ dedi eşim, ‘şu dişinin aralığını doldurt.’ ‘Olmaz!’ dedim, “bu benim hayat izim. Bir gün kaybolursam, üzerimden kimlik çıkmazsa, dişimin aralığından bilirler beni.’ Bak ben haklı çıktım. Sen beni dişimden tanıdın. Keşke eşim de yanımızda olaydı şimdi!” deyip hayıflandı. Bir sigara yakıp dumanını havaya savurdu.

“Hadi kalkalım,” dedi sonra, “sigarasını yere atıp, ayağıyla ezip söndürdükten sonra, izmaritini alıp az ilerimizdeki çöp kutusuna attı. “Forbes Caddesi’nde kendime bot almayı düşünüyorum.” dedi, “Benimle gelir misin?”

“Olur,” dedim, “ya sen zaten ayakkabıcı değil miydin?”

“Ayakkabıcıyım, ama ben Zenne -kadın ayakkabısı- yapıyorum.”

“Eşim bizim kalfanın kız kardeşi. Aramızı o yaptı. Benim çalışkanlığım, dürüstlüğüm hoşuna gitmiş. Bir gün benimle konuştu. ‘Bak Şirin,’ dedi, ‘seni sevdim, güçlüsün, kuvvetlisin, taşı sıksan suyunu çıkarırsın, en önemlisi de dürüstsün. Benim bir kız kardeşim var. Hani birkaç kez bana sefertasıyla yemek getirmişti ya.” ‘Ha hatırladım,’ dedim. ‘Seni sordu bana. Demek ki beğenmiş seni. Oturun, konuşun aranızda.’ dedi bana. Oturup konuştuk. On beş yıldır da evliyiz. Bir oğlum ve bir de kızım var. Eşimi ve kızımı taksiye binerlerken görmüştün zaten.”

“Evet, gördüm.”

Önce vitrindeki botlara baktık, sonra diğer modellere. Kapıyı ittirip girdik içeriye. Tezgâhtar dibimize kadar yanaşarak:

“Hoş geldiniz,” dedi.

“Hoş bulduk,” dedik ikimiz de aynı anda.

“Bot bakacaktık.”

Eliyle gösterdi.

“Mağazamızın şu bölümü uzun ve kısa bot bölümüdür,” dedi, “siz bakın, beğendiğiniz takdirde fiyat konusunda gerekli kolaylığı yaparız size,” diyerek tekrar kapıya yöneldi.

Botlar; renk renk, çeşit çeşitti.

“Kapitalizm böyle bir şey işte; kafanı karıştırıp sattırıyor,” dedim.

“Ben Zenne ayakkabıcısıyım,” dedi Şırno, “anlamam kapitalizmden…”

Botları denemeye başlamıştı. “Ya Şırno,” dedim, “sen botu ne yapacaksın bu İzmir’de? Kar yok, çok soğuğu ve ayazı da yok. “

“Arada dostlarla ava ve dağ gezintilerine çıkıyoruz ya, ihtiyaç ondan.”

“O zaman yarım bot al,” dedim, “bunları denemeyi bırak.”

“Tamam, kızma,” diyerek kısa botların sergilendiği alana geçtik.

Botları görünce:

“Haklısın galiba,” dedi.

“Galibası fazla,” dedim.

Bir botu denedi. Beğendi.

“Bunu alıyorum,” dedi.

“Biraz boşluk var sanki?” dedim.

“Bilerek, her zaman bir numara büyük alıyorum.” dedi.

“Niye ki?”

“Biliyorsun biz Ağrı’dan geldik İzmir’e. Kalabalık bir aileydik. Babamın tek maaşı ihtiyaçlarımızı almaya yetmiyordu.” dedi. Sonra yüzüme bakarak:

“Hatırlıyor musun, Ali Fuat Cebesoy İlkokulu’na yoksul çocuklar için giyecek gönderirlerdi. Ben, okula yamalı pantolon ve yırtık ayakkabı ile gidip geliyordum. Müdür kimseye çaktırmadan beni odasına götürdü, bir çift potin tutuşturdu elime. ‘Bunları bir dene oğlum.’ dedi. Ömrümde gördüğüm en güzel ayakkabıydı. Işıl ışıl parlıyordu. Bayıldım. Giydim hemen, ama bir numara küçük geldi ayağıma, önü vuruyordu. Ön ayak parmaklarımı azıcık büzünce oldu. Ve ben bir yıl boyunca böyle giydim o potinleri. O gün bugündür hep bir numara büyük giyerim ayakkabılarımı. Varsın ayağımdan çıksın, yeter ki vurmasın.” dedi.

Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Kendimi öyle kötü hissediyordum ki, bir Şırno’ya baktım, bir ayağındaki kısa bota. İçim titredi. Şırno’nun boynuna sarılıp ağlamaya başladım.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.