Menu

“Marjinal şair” diye anılan bir metropol çocuğu: Derman İskender över. Nam-ı diğer; küçük İskender..

1964 yılının 28 Mayıs’ında başladı onun yolculuğu.. İstanbul/Beşiktaş’ta, Necdet Tosun, Sami Hazinses gibi Yeşilçam’ın veteralarının ziyaretlerinin eksik olmadığı bir evde geçti çocukluğu. Ressam ve komünist bir babanın, ’80 sonrasında gençliği vurgun yemiş oğlu oldu o.. Çok sonraları, “Bazı babaların infılak eder ya oğulları” diyerek açıklayacağı da buydu belki. İskender, kadınlarla yapamadı ya da kadınlar ona hep biraz eksik kaldı, bilemeyiz; ancak, o erkekleri seçti. Tıpkı Yılmaz Erdoğan’ın Hijyenik Aşklar kitabındaki “Selahattin Dedemin Adıydı” isimli öyküdeki Selahattin gibi, toplum denen baskı odağının korkutucu soluğunu ensesinde hissetse ve hatta dışlanasa da, önünde gördüğü tek seçeneğe yönelmeye baştan razıydı.

Edebiyat patikasında adımlamaya başlaması, Kabataş Erkek Lisesi’ndeki edebiyat öğretmenine gizliden gizliye şiirlerini okutmaya, onun fikrini almaya çalışmasıyla başladı denebilir. Rahibinden Satılık Kilise’sinde bunu bilindik açık yürekliliğiyle ifade ediyor nasılsa İskender.. Pek çok isimden etkilendi, pek çok isimden feyz aldı ancak kendisine has bir izlek bulmayı başardı o. Eşsiz tasvirleri, anlamı yedirmek için kurduğu cümleleri, Edip Cansever, Ataol Behramoğlu, Nâzım Hikmet Ran, Attila İlhan gibi usta kalemlerin yanında, Abd’yi kasıp kavurmuş Beat Generation’dan da kendisine bir şeyler eklemlemesiyle yarattığını söyleyebiliriz: Allen Ginsberg, Richard Brautigan, Jack Kerouac, Neal Cassady gibi dönemin gözde isimlerinin gerek yaşayışları, gerekse yazdıkları onun “İskenderî Metinler” yazmasında büyük rol sahibi oldu. Ginsberg’in America’sına nazire olsun diye yazdığını söylediği “Türkiye” şiiri bunun en belirgin göstergesidir.

İlk kitabı, Gözlerim Sığmıyor Yüzüme, raflardaki yerini bulduğunda yıl 1988’di ve o artık herkes tarafından tanınan yeni ve farklı bir soluk olarak anılmaya başlamıştı bile. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ndeki 5 yıllık eğitimine kendi isteğiyle son veren ve sonrasında yine İstanbul Üniversitesi’nin Edebiyat Fakültesi’ndeki Sosyoloji eğitimini 3 yılda bırakan İskender için artık yol belirlenmiş gibiydi: Yazacak, yazacak, yazacaktı. Hem de yazarken asla çekinmeyecek, asla korkmayacak, hep muhalif bir tavırla koşturacaktı edebiyatın açtığı bu zorlu çığırda..

Gelgelelim; Antik Yunan’dan bu yana sanat’ı sanat yapan kavramlardan birini, yani Parrhesia’yı, rahatlıkla görebiliyorsunuz baktığınızda.. Onun yazdıklarında.
Bu, gündelik hayattaki iktidar sahiplerine yönlendirilmiş korkusuz söylem olarak, artı, sanat içerisinde iktidarı tekelinde barındıranlara yörüngelendirilmiş olarak iki ayrı rizoma ayrılır. Editör, küratör, kültür lordu gibi titrleri takınarak ya da takınmayarak, “Kral çıplak!” demek yerine, direkt olarak krala “Sen çıplaksın!” diyebilme cesaretidir. Her zaman bir risk unsuru barındıran, inanç ile hakikat arasındaki tam örtüşme ve kusursuz uyum yakalama durumu diye kabaca ifade edilebilir. İşte İskender’in “anarko şair” diye etiketlenmesi de, kemiksiz ve karşısındaki sürklase edebilme gücüne haiz bir yazı diline sahip olmasından kaynaklıdır. Elbette, İskender her tür çuvala ve yaftaya karşı da hazırlıklıdır: “Matah biri olduğumdan değil, hiçbir sınırla çizilmek istemediğimden böyleyim; yaratıcılığıma ket vuramam” kabilinden bir yaklaşımı, bir notamı vardır. Yoksa, Insectisid’de böceklerle uğraşan biri olarak onu görmemiz pek de mümkün olmayabilirdi. Optimum bir fayda arayışında, kendini keşfe çıkmıştı belki de o, bilemeyiz..

Odağa alırsam;

onun hayatının her anında sanatla iç içe olmuş ve sanattan kopmamış biri olduğuyla başlayabilirim analizime. Bertold Brecht’in Muhbir’i ile sahneye çıktığında henüz 12 yaşında olan İskender’in sanat yolculuğu; Ağır Roman, Gönül Bir Garip Kuştur, O Şimdi Asker gibi sinema filmleriyle devam etti. Halk oyunlarına ilgi duyduğu 5 yıllık bir süreç de oldu ancak o hep yazının gücüne, onun çekiciliğine inandı. Popüleri yererken onunla bağlarını asla koparmayışı ise, sanatındaki can damarlarından birine duyduğu saygı ve ehemmiyet de aranmalıydı bence. Bilmeden, hissetmeden eleştiri yapılamazdı. Baba Zula, Rashit, Teoman gibi isimlerle sahneye de çıktı. 40,000’i geçmediğini söylediği okur kitlesine oradan, spot ışıkları altından da seslenmeye, haykırmaya çalıştı. Trt’deki Okudukça programını sunması gündeme gelse de, sansürlendi. Kent Fm’deki radyo programcılığı macerası da çok fazla sürmedi ve otarşik, kendisine yeteceği bir hayatı seçti.


Beyoğlu’ndan, kendi deyimiyle “terbiyenin sadece çorbada bulunduğu” bir arenasından beslenmesi de kişisel bir korkusuzluğun tasviri gibi kabul edilebilirdi elbet.. Şiir gecelerindeki haykırışları göğü inletirken, etkilendiği kadar, etkiledikleri de oldu şüphesiz. (Giresun’lu şair Uluer Oksal Tiryaki’nin şiirlerindeki İskender öykünmelerine ve Rahmi Vidinlioğlu’nun Şizofreni Yalnız Oynanmaz’ındaki dipnotlarına dikkat çekerim.)
Şimdi..
Bilgiye ulaşım hızının ölçülemediği günümüz Türkiye’sinde İskender gibi farklı bir tattan mahrum kalmak, fikrimce, yadırganası bir durum olsa da, onun yazdıklarıyla yaşayan ve yaşam tarzlarını buna lehimlemiş kemik okur kitlesinin yaş ortalamasına dikkat çekmek isterim yine de: Genelde “genç” tabir edilebilecek bir azınlık tarafından baştacı edilen bir şair, yazar, edebiyatçı hâline getirilmiştir İskender. Gençlik arzularının, hayâllerinin, başkaldırılarının destek bulduğu yazıları, şiirleri vardır onun. Onda kendilerini bulduklarını savlayanlar, dönüşsüz bir yolun hastalıklı arterlerinde ip atlamaya başladıklarını fark edemedikleri gibi, bir de onun periferden “bohem” görünen ama nihayetinde “geçim sıkıntısı”nda virgülleyen hayatını kendilerine adapte etmek gibi bir yanlışa düşerler..

Verilebilecek en güzel örnek, sanırım, Rumelihisarı’nda sonlanan yaşamının kıymetini algılayamamış Junkie Can’dır.. Can Aslandere; İskender’in “olmayan kurdun ayağıyız biz seninle!” diye tanıtladığı dostudur. Sosyal mesaj gibi algılanmasın ya da çarpıtılmasın isterim ki; günümüz kapitalist düzenine ayak uyduramayacağına inandığınız, adlarını büyük harflerle yazma gayretinde olduğunuz kişilerin o sistemin neft yağı hâline geldiğini görmeniz basit bir olay değildir. Demem o; Facebook’ta elyazması Flu’es’unu açık arttırma ile arz eden bir küçük İskender olgusu varken; popülere, monopole entegre olmaklığın yadsınamaz sonuçlarını bir kez daha hissetmekte olduğum-uz bir gerçektir.. Yazmış olduğu kitapların sürekli “toplama” haline getirilmesine de bu eksende eleştiriler yönlendirilebilir ancak bunu başka bir yazının konusu olarak yedeğe alayım ve ufak ufak bitireyim isterim.

Yaşayan en iyi 10 şairden biri olarak kabul gören küçük İskender’in, şahsen en sevdiğim şiiri olan “Bis” ile sözlerime son vereyim.

Gelmeyeceksin..
Beklemiyorum da..
Telefon etme sakın..

Başkalarını oku..
Beni değil..
Artık şiir yazmıyorum..

Kapıma dayanan postacıları öldürerek geçiriyorum vaktimi.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.