Menu

(“Bulimik Sanat Manifestosu” adlı romanımdan alıntıdır, s. 248.)

28 Mart 1991, günlerden perşembeydi.

Kerkük’ün 40 kilometre kuzeybatısında yer alan Altınköprü kasabası halkı güneşli bir ilkbahar sabahına açmıştı gözlerini. Güneş bir süredir olduğundan daha çok ışıldayıp ısıtıyordu havayı ve kerpiç evler ile doğaya hâkim olan sarı renk, yer yer çimen rengiyle örtülmeye başlamıştı. Ağaçlar çiçek açmaya durmuş, kuşlar bahçeleri doldurmuştu. Tıpkı kış mevsimi gibi bu coğrafyada kısa sürerdi ilkbahar. Baharın hemen ardından hava sıcaklığının 46 dereceleri bulduğu kurak yaz ayları kapıyı çalıverirdi. Altınköprü halkı sıcaklığın henüz 25 dereceyi aşmadığı o ılık bahar günlerinde Müslümanlar için kutsal sayılan Ramazan ayını kutluyor, dinlerinin gereği olarak günlerini oruç tutarak geçiriyordu.

Küçük Zap Suyu’nun varlığı sayesinde adeta bir vahayı andırırdı Altınköprü, suyu ve yeşili boldu. Öyle ki kasabadan sadece bir kaç kilometre uzaklaştığınızda çölde buluverirdiniz kendinizi. Kasaba girişinde ikiye ayrılan nehir, Altınköprü kasabasını da üç parçaya ayırarak kasabanın bitişinde tekrar birleşir ve dört bir yanını çevrelediği kasaba halkına suyun türlü nimetlerini bahşederdi. Bu yeşil renkli bulanık nehirde yaşayan “semti” balıklarının lezzetine doyum olmazdı örneğin. Altınköprülüler karınlarını doyurduğu gibi balıkçılık sayesinde geçimlerini de sağlamalarına olanak veren Küçük Zap Suyu’na “misk ü anber, suyu baldan tatlı, içinde daha ne güzellikler saklı” diye türküler yakardı. Kasabanın kadınları ağırlığı 1.5 ile 2 kilo arasında değişen nehir balıklarını, bol sumak ve soğanla terbiye ederek, kömür ateşinde pişirir; doğal tandır ekmeğinin de enfes lezzeti eşliğinde nefis sofralar hazırlardı. Kasabanın en yoksulları bile Küçük Zap Suyu’nun varlığı sayesinde bu lezzetten mahrum değildi.

Nehirin üçe ayırdığı kasaba ve kasaba halkını köprülerdi birbirine bağlayan. Bu köprülerin ilki 1915 yılında İngilizler tarafından yapılmış, arabaların geçemeyeceği kadar dar ve eski bir köprüydü. Rengi yıkılmaz demir yeşiliydi. Köprünün tüm azametiyle hala ayakta duruyor olmasına rağmen, 1980 yılında yeni bir köprü daha inşa edilerek kasabanın her yerine araç ile ulaşım sağlanmıştı. Tıpkı Altınköprü’nün bu üç parçalı hali gibi kasaba halkı da üç farklı etnik kökene sahip insanlardan oluşuyordu. Çoğunluğu Türkmendi halkın, onlarla birlikte Kürtler ve Araplar da yaşardı kasabada. Ve tıpkı kasabayı birleştiren köprüler gibi, halkı birbirine bağlayan ortak bir özellik vardı; müslüman olmak. İslamiyetin, Şii ve Sünni adı verilen iki farklı mezhebine bölünmüşlerse de, müslümandılar onlar ve yıllardır bu ayrımı gözetmeksizin birbirleriyle akraba oluyor, kardeş nesiller yetiştiriyorlardı.

O sabah Altınköprü’de yaşayanlar güneşle birlikte uyandıklarında, tüm gün kendilerini açlık ve susuzlukla terbiye ederek, dini görevlerini yerine getireceklerini; akşam iftar vakti geldiğinde oruç açana kadar hayatın aynı hızıyla akıp gideceğini sanıyorlardı. Fakat yanıldıklarını çok acı bir şekilde öğreneceklerdi. Günlerdir haberlerini aldıkları ancak kendilerini tehdit etmeyeceğini düşündükleri tehlike kapılarına dayanmıştı.

1990 yılının Ağustos ayında Irak’ın Kuveyt’i işgali üzerine başlayan Körfez savaşı[1], Irak’ın geri çekilmesi ile sona ermişti. Bu gelişmenin ardından Irak’a karşı mücadele veren Amerika 28 Şubat 1991 günü ateşkes ilan etti. Bu Saddam Hüseyin’in savaşta yenildiği ve böylece Amerika’nın Kuveyt petrolleri üzerindeki gizli hâkimiyetini kaybetmediği anlamına geliyordu. Saddam’a bağlı askeri güçlerin çoğu, ateşkese rağmen Bağdat üzerinde yoğunlaşan saldırılar sebebiyle başkente çağırılmıştı. Ülkedeki kargaşa ortamını ve otoritenin çöküşünü fırsat bilenler ise güneyde ve kuzeyde ayaklanıyordu. Amaç bu bölgelerdeki zengin petrol yataklarının yönetimine sahip olmaktı. Çoğu yerde güvenlik ve asayişten eser yoktu.

1991 yılının Mart ayına doğru durum daha da kritik bir hal aldı. Ayaklanmaların sınırı giderek genişliyordu. Silahlı Kürt güçleri olan Peşmergeler 18 Mart 1991 günü bombardımana tuttukları Kerkük’ü işgal ettiler ve bölgede merkezi otoritenin bulunmamasından faydalanarak şehri ele geçirdiler. Irak’ın 500 milyar varil olduğu düşünülen petrol rezevlerinin %20’sine sahipti Kerkük. Bu gerçek düşünüldüğünde şehrin işgalinden hemen sonra yaşananlar hiç de şaşırtıcı değildi. Kerkük Nüfus ve Tapu Dairesi başta olmak üzere tüm resmi binalar birer birer ateşe verilmiş, şehrin Türkmen ağırlıklı etnik kimliğine ait kayıtlar yok edilmek istenmişti. Çıkan kargaşa ortamında pek çok ev ve işyeri yağmalanmış, Türkmenleri de hedef alan kanlı saldırılar yaşanmıştı.

Kerkük’teki ayaklanmayı bastırmak için Bağdattan yola çıkan Saddam’ın askerleri bölgeye doğru ilerlerken önlerine çıkan kasabaları top ateşine tutuyor, Arap milliyeti dışındaki halklara ayaklanacakları korkusuyla kurşun yağdırıyordu. Tuzhurmati ve Tazehurmati kasabalarında pek çok Türkmen öldürüldü ve yüzlercesi yaralandı. Bu kasabalarda ve Kerkük’te yaşayan kimi Türkmenler hayatlarını kurtarabilmek için evlerini terk ederek, Altınköprü’de yaşayan akrabalarının yanına sığındılar. Ancak Saddam’ın askerleri Kerkük’ten kovdukları Peşmergeleri Kuzey’e doğru kovalamaya devam ederken yolu üzerindeki Altınköprü’ye de uğramadan geçmeyecekti. Tehlike pusudaydı.

Haşim ile abisi Kasım yaşları 15 ve 16 olan Albino[2] hastası iki kardeşti. Vücutlarının bembeyazlığı Altınköprü kasabasının en bilinir gençleri yapmıştı onları. Zeki ve şakacı tabiatları da halkın sevgisini kazandırmıştı onlara. İşlettiği bakkal dükkânında babalarına yardım ediyorlar ve çırak olarak ne iş verirse yapıyorlardı. O sabah kardeşlerden Kasım bisikletinin ön sepetine doldurduğu taze yumurtaları satmak için kasabanın içinde turlamaktaydı. Sabaha karşı sahura kalkmış ve yemeğin ardından Haşim ile beraber bahçelerindeki kümesten yumurta toplamıştı. Kardeşinin yumurtalarla işi buraya kadardı ama. Haşim babasının bir kaç gündür devam eden grip hastalığı nedeniyle bakkal dükkânında satış yapmak görevini üstlenmişti o gün. Babaları evde istirahat ederken oğullarını yetiştirmiş olmanın gururunu yaşıyordu. Onun eli ayağı olmuştu çocukları. İleride evlenip yuva kurduklarını görse hele, ondan mutlusu olamazdı. Ama hastalıkları yok muydu… Haşim ve Kasım vücutlarındaki pigment eksikliği nedeniyle güneşe bakamadıkları yetmezmiş gibi, gözlükleri olmasa iki adım ilerisini dahi göremeyecek kadar miyoptular. Üstelik uzun süre güneş altında durmaları kör olmalarına veya ölümlerine dahi neden olabilirdi. Bu yüzden yazın bastıran çöl sıcaklarına rağmen vücutlarını ışıktan koruyacak şekilde giyinmeyi adet edinmişlerdi, bir de güneş ışınlarının nispeten daha az etkili olduğu saatlerde sokakta gezinmeyi.

Saat 09:00 civarı Kasım’dan yumurta satın alacak ilk kişi sahurdan beri gözüne uyku girmeyen mühendislik fakültesi öğrencisi Nasih Yaşar’dı. Saatlerdir evinin avlusunda volta atıyordu Nasih. Altınköprü’de bir başına yaşayan anasına açıklayıp yüreğine korku salmak istemediğinden sır gibi saklıyordu uykusuzluğunun sebeplerini. Anlatamıyordu ona iki gün önce Kerkük cehenneminden kaçarken şahit olduğu ölümleri, tacizleri. Basılan Kerkük Üniversitesi’nin kampüsünde ölümün nefesini nasıl da ensesinde hissettiğini anlatamıyordu. Varsın annesi olayların sokağa çıkma yasağıyla durulduğunu bilsindi.

– Taze yumurtaaa… İftara yumurtaaa… Sıcak sıcak, taptazeee! 

Kasım’ın sesi Nasih’i kendine getirmişti. Elini cebine attı hemen, avucuna gelen dinarları çıkartıp saydı ve bahçe kapısına doğru ilerledi. O günlerde Kerkük’ün merkezinde onbeş litre benzin bir dinara satın alınabiliyorken, halk yarım litre su için iki dinar, bir yumurta için ise bir dinar öderdi. Bakalım Kasım ondan kaç para isteyecekti.

Kapıyı açarken düşünüyordu Nasih, anasının taze yumurta ve peynir ile pişirdiği enfes akıtmaları yemeyeli bir ay olmuştu her halde. Devam eden dersleri nedeniyle haftalardır Altınköprü’ye uğrayamamıştı. Oysa şimdi evinin kapısındaydı Nasih. Kasım ise bisikleti ile yolun karşı şeridinden geçmekteydi. Nasih Kasım’a gelmesini el edip seslenirken, zihninde hala yanıt aradığı sorular vardı. Kerkük ne durumdaydı acaba? Neden haber geçmiyordu ajanslar? Şehir de asayiş sağlanamamış mıydı yoksa? Ya Berfin’i? Ah ona nasıl ve ne zaman kavuşabilecekti? Kerkük’e dönebilecek miydi?

Kasım onu fark ettiğinde gözleri yerde gülümsüyordu Nasih. Fakat kin ve öfke doluydu gülümseyişi. Eğitim hakkı elinden alınmışsa ne olmuştu sanki, az kalsın yaşama hakkı elinden alınacaktı Nasih’in. Sadece bir Türkmen olduğu için öldürülecekti. Ya kurşuna dizilecek, ya da bir ağaç dalına asılıverecekti. Berfin’i neyse ki… Kerkük’ten kaçarken ardında bıraktığı sevgilisinin bir Kürt kızı olmasına ilk defa bu kadar sevindiğini hissetti Nasih ve bir kez de memnuniyetle gülümsedi.

Kasım ve Nasih selamlaştılar.

-Bana iki yumurta veriver Kasım.

-Tabii Nasih abi.

-Baban, Enver amca nasıl Kasım? Ya Haşim’den ne haber?

Kasım uzun uzun anlattı nasıl ve neler yaptıklarını.

-Borcum ne kadar?

-İki dinar abi.

Parasını ödeyip yumurtalarını alan Nasih bahçe kapısından içeri yine düşünceli adımlarla ilerlerken, Kasım bisikletine atlayıp dinarları cebinde şıngırdata şıngırdata turlamaya devam edecekti. Bir kaç sokak ötede Zeynep Garib’in kendisine seslendiğini işitene dek durmamıştı Kasım. Üç yumurta da ona satınca ne sevinmişti! Günü karlı geçecekti anlaşılan.

Yumurtaları satın alan Zeynep, eve girer girmez hızlı ama sessiz adımlarla doğru mutfağa koştu. Metal bir kaba biraz su koydu ve içine bir yumurta atarak kabı ateşe bıraktı. Yumurtanın kardeşi Kemal’in sevdiği kıvamda olması için su beş dakika kadar kaynamalıydı. Bu esnada Zeynep masaya keçi sütü ve peynirinden ibaret olan kahvaltılıkları çıkartabilir ve tandır ekmeğinden iki dilim kesip kömür ocağında ısıtabilirdi. Kasım’dan satın aldığı diğer iki yumurtayı buzdolabı niyetine kullandığı tel dolaba yerleştirdi ve ardından hemen işe girişti.

Saat 11:00’da askeri araçlara doluşmuş olan Saddamın askerleri kasabanın girişindeki “Altınköprü” tabelasının önünden hızla geçmişti. Beş dakikaya kalmaz köprüleri de aşıp kasaba meydanına varırlardı.

Saat 11:02’de sokaktan gelen acı bir fren sesiyle uyandı Kemal Garib. Fakat merak edip dışarıya bakmak yerine hemen yataktan kalktı, üstünü değiştirdi. Vakit kaybetmeden ablasının yanına inmeli ve onu Altınköprü’den kaçmaya ikna etmeliydi çünkü. Kasabaya sabaha karşı gelmişti Kemal ve saatlerce dil dökmesine rağmen Zeynep’i tehlikenin kapıda olduğuna inandıramamıştı. Onu aile yadigarı evinden ve ecdadının mezarlarından ayırmak güç olacaktı anlaşılan fakat bunu yapmak zorundaydı Kemal. Ülke içindeki kargaşa ve azınlıklara yönelen şiddet Türkmen oldukları için onların da hayatlarını tehdit ediyordu bir süredir. Irak Dışişleri Bankanlığı’ndaki görevinden bu nedenle istifa etmişti. Etmeseydi o ya da ailesinden biri öldürülecekti. Fakat istifasına rağmen hala tehlikenin geçmediğini söyleyen telefonlar alıyordu Kemal. Bunun üzerine Körfez Savaşı başlar başlamaz New York’a gönderdiği eşi ile oğlunun yanına yerleşmeye karar verdi. Ancak hayattaki tek akrabası olan ablası Zeynep’i Altınköprü’de bir başına bırakamazdı. Onu da ikna edebilirse eğer birlikte New York’a gidecekler ve Kemal’in kâbusları böylece sona erecekti. Onu tehlikenin ortasındaki Altınköprü’ye getiren nedenler bunlardı işte.

Saat 11:02’de Kasım sepetinde kalan yumurtaları bakkal dükkanının dolabına yerleştirken, kardeşi Haşim hala siftah yapmayı bekliyordu. Yaklaşan araç konvoyunun gürültüsü çalındı her ikisinin de kulağına. Gelen sese dikkat kesildiler.

Saat 11:02’de kahvaltıyı çoktan servise hazırlamış olan Zeynep, bahçeye bakan mutfak penceresinin önünde oturmuş kardeşinin uyanmasını beklemekteydi. Kemal’in ansızın gelişi dışında hayat olağan sakinliğindeydi onun için. Ramazan başladığından beri oruç tutuyor, namazını aksatmıyordu Zeynep. Tanrı inancı daha çok küçük yaşlarındayken yer etmişti içinde. Başını örter, giyimine dikkat ederdi. Fakat kardeşi Kemal hiç bir zaman onun kadar inançlı biri olmamıştı. Ama bunu bilen Zeynep kardeşine asla baskı yapmamıştı. O gün oruç tutmamasını da yadırgamamış ve aylardır görmediği kardeşinin kahvaltısını şevkle hazırlamıştı.

Kemal’i beklerken, her sabah ki alışkanlıklarından şaşmayarak, resim defteriyle kömür kalemini almıştı eline. Bahçedeki pembe begonyanın bir eskizini çiziyordu. Günlerdir çiçek resimleri yapmakla meşguldu Zeynep. Bunları Kemal’in aylar önce New York’tan getirdiği yağlıboyalar ile tuvale aktaracak ve ülkede asayiş sağlanır sağlanmaz Kerkük’te açacağı resim sergisinde görücüye çıkaracaktı. Belki Kemal’i de bahçesinde gezinirken gösterebilirdi bir resminde. O bu topraklarda ressam olabilmiş ender kadınlardandı. Kerkük’ün zengin iş adamlarından birisi olan babasının eğitimine verdiği destek sayesinde Kerkük üniversitesinde sanat okumuştu gençliğinde. Ülkenin pek çok yerinde sergiler açmıştı ve eserleri Irak sanat çevrelerince takdir görüyordu.

Nasıl da huzur içindeydi Zeynep bahçesinde resim yaparken. Elli altı yaşındaydı ve kendini bildi bileli yaşadığı baba yadigârı ev ilham kaynağı olmuştu ona. Kemal’in anlattıklarının içine ektiği endişe tohumlarına rağmen korkmuyordu olacaklardan. Onun asıl korkusu Altınköprü’den ayrılırsa olacaklardı. Ana babasının ve yıllar önce kaybettiği eşinin mezarından, evinden ve bahçesinden koptuğu gibi ya sanatından da koparsa, o nasıl yaşardı?

Kasım’dan aldığı yumurtaları anasına verdikten hemen sonra kasabayı gözetlemek üzere evinin taraçasına çıkmıştı Nasih. Geçen her dakikayla birlikte içindeki korku büyüdükçe büyümekteydi. Büyüdükçe büyümekte… Derken kasabanın kuzeyinden gelen bir gürültüyle irkildi. Başını o yöne çevirdiğinde saat tam 11:03’tü ve çok sayıda askeri aracın kasabanın meydanına doğru ilerlediğini gördü. Tüm vücudunu endişenin ateşi sarıvermişti. Kerkük’te yaşananlar Altınköprü’de de vuku bulursa eğer? Düşünmek bile istemiyordu bunu, koşar adımlarla indi merdivenleri ve anasını kolundan çekiştire çekiştire zerzemiye[3] indirdi. Bir gece önce iyi ki mum, fener ve birazda erzak koymuştu sığındıkları bu yere. Beklemeye başladılar. Nasih belli etmemeye çalışsa da tıpkı anası gibi korku ve heyecandan tir tir titriyordu.

Saat 12:45’te Saddam’ın askerleri Altınköprü’den konvoylar halinde ayrılırken kasabaya çığlık çığlığa bir bilinmezlik çökmüştü. Aralarında 8-10 yaşlarında çocuklarında bulunduğu yüz iki erkek araçlara bindirilmiş, Altınköprü’den götürülmekteydiler. Gidenler ardında gözü yaşlı kadınlarını, çocuklarını, yatalak ana babalarını bırakmıştı. Hiç biri anlam veremiyordu yaşananlara. Gidenlere ne olacağını tahmin dahi edemiyordu.

Saatler önce halka doğrultulan silahlar sokaktaki insanları yollarından çevirmiş, evleri basmış, en gizli zerzemileri dağıtmış ve kasabaya dehşet saçarak tüm erkekleri  zorla meydanda toplamıştı. 

“Kürt peşmergeleri bize teslim edin” diye haykırdılar onlara.

“Buraya gelmediler” dedi erkekler.

“Ya sizin silahlarınız” dedi askerler, “Ya siz ayaklanırsanız?”

“Bizler kendi halinde yaşayan silahsız Türkmenleriz” dediler, “Biz yıllardır Irak’ın bütünlüğüne karşı gelmedik, şimdi bunu neden yapalım?” diye direttiler.

Kendi aralarında konuştu askerler ve “O halde ifade vermek üzere gelin bizimle, sizi Altınköprü kalesine götürüp sorguladıktan sonra serbest bırakacağız” diye söz verdiler.

Kasım ve Haşim kardeşler, askerlerin ısrarı üzerine hasta babalarını da yanlarına alarak bindiler askeri araca. Nasih, anasını uzun uzun kucakladı ayrılmadan önce. Kemal de ablası Zeynep ile helalleşiyordu bu esnada. Zeynep “N’olur hemen dön Kemal’im, geri dön kardeşim” diye yalvarmadan bırakmamıştı onu. Döneceğine dair Zeynep’e söz vermeden önce gözleri dolu dolu olmuştu Kemal’in. Güvenemiyordu çünkü Saddam’ın askerlerine ve başlarına geleceklerden endişe ediyordu. Eski bir diplomat olmasına ve onları suçsuz olduklarına ikna etmek için onca çabalamasına rağmen, üzerlerine doğrultulan silahlar kan akıtmaya hazır ve nazırdılar. Araca binmeden önce ablasına ve doğup büyüdüğü Altınköprü kasabasına uzun uzun baktı Kemal, buğulu gözlerinde eşi ve oğlu ile paylaşamayacağı yılların hayali vardı.

Araçlar Altınköprü’yü toza ve gözyaşına boğarak kasabayı terk etti. Ve saatler saatleri kovalamaya başladı. İftar vakti geldiğinde, gidenlerden hala haber yoktu. Geride kalanlar oruçlarını bozarken onların ne yiyip ne içtiğini düşünmeden edemiyorlardı. Sahurdan beri aç ve susuz olmalarına rağmen boğazlarındaki düğüm bir türlü çözülememişti. Bir kaç gün sonra beklemeye dayanamayıp komşu kasabalara sordular, devlet görevlilerine başvurup Altınköprü’den alınan Türkmenlere ne olduğunu bilen birini aradılar. Fakat sessizliği bozan çıkmayacaktı. Günler geçti bu arayış ve bekleyişle. Bayramın geldiğini bile anlayamadılar. Derken… 

Bayramdan on beş gün sonraydı. Kerkük’ün Dibis kasabasına yakın Kayabaşı köyünde yaşayan Kürt çobanı Aram, koyunlarını otlatmak için yollara düşmüştü. Koyunları ve köpeği Kocabaş önde o arkalarında küçük Zap Suyunun civarındaki otlakları dolaşmaya başladılar. Yorgun düşüp biraz soluklanmak için durduğu bir tepecikte Aram, köpeğinin dişleri arasındaki bir kemik parçasını fark etti.  Yaklaştı, baktı ve gözlerine inanamadı. Kocabaşın bir süredir kemirmekte olduğu kemik bir insan koluna aitti. İçinden ilikleri sarkan üzerinde yer yer et parçaları bulunan küçük bir kol kemiğiydi bu ve boyutlarına bakılırsa galiba bir çocuğundu. Midesi bulanmıştı Aram’ın. Gözlerini kaçırdı kemikten önce, sonra dönüp tekrar baktı ve tekrar gözlerini kaçırdı. Cesaretini toplaması zaman almıştı. Ne yapıp edip o cesedi bulmaya karar verdi. Kimbilir hangi ana haber bekliyordu yavrusundan. Köpeği kocabaşı yanına aldığı gibi hemen civarı araştırmaya girişti. 

Yarım saat geçmemişti, yakındaki bir çukurun içinde üst üste yığılmış pek çok ceset buldu Aram. Çoğu kokuşmuş olan cesetler tanınmaz haldeydiler. Olduğu yerde dakikalarca durdu öylece. Ne yapacağını bilemeden durdu, kim olduğunu unutarak durdu. Göz yaşları içinde “Neler oldu burada Allah aşkına” diye düşünürken, aklına günler önce Dibis’e gelen Türkmenlerden işittiği hikâye geliverdi birden. Bir Türkmen kasabası olan Altınköprü’nün erkekleri Saddamın askerleri tarafından toplanıp köyden uzaklara götürülmüş ve bir daha onlardan haber alınamamıştı.

Haklıydı Aram, bulduğu cesetlerin arasında Kasım ve Haşim’in bembeyaz cılız bedenleri de vardı, Nasih’in Kemal’inkiler de. Cürüyen cesetleri ancak kıyafetlerinden teşhis edebildi Altınköprü halkı ve ne zaman kurşuna dizilerek öldürüldüğünü bilemediği şehitlerini dualar eşliğinde toprağa verdi.


[1] 1988’de İran-Irak savaşı bittiğinde Irak borç batağındaydı ve borçlarının büyük kısmı Suudi Arabistan ve Kuveyt’eydi. Bu ülkeler Irak’ın borçlarının silinmesi taleplerini reddettiler. Irak Kuveyt’i Irak sınırları içindeki Rumeyla petrol bölgesinden petrol çekmekle de suçluyordu. Irak 2 Ağustos 1990 günü Kuveyt’i bombardımana tuttu. Bu gelişme üzerine ABD’nin öncülüğünde 34 ülkenin dahil olduğu koalisyon gücü Irak’a karşı askeri harekat düzenledi.

[2] Genetik nedenlerle ortaya çıkan bir metabolizma hastalığıdır. Vücutta renklenmeyi  sağlayan Melanin pigmentinin yokluğu ya da eksikliğinden kaynaklanır. Gözlerderisaçlar ve bedenin diğer bölümlerini etkileyebilir.

[3] Türkmenlerin evlerin zemin katında yaptıkları sığınak.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.