Menu

Ortası çukurca, bembeyaz bir yatakta açtı gözlerini. Üst bedeni çırılçıplaktı. Göğsünün bazı noktalarına siyah kablolar yerleştirilmiş, belirli aralıklarla sesler çıkaran pek çok cihazın ortasındaydı. Burası neresiydi? Doğrulup kendini beline kadar örten çarşafı açmak isterken kolundaki iğne izlerini fark etti. Hareket edemediğini anlayınca derin bir ızdırap ve şaşkınlık duydu. Hiçbir şey anlayamıyordu. Felç geçirmiş olabilir miydi? Herhangi bir sağlık sıkıntısı olup olmadığını anımsamaya çalıştı. Hatırladığı kadarıyla oldukça sağlıklıydı. O zaman ne olmuştu böyle? Dili, tenekelerle parça parça olmuş gibi acı içinde yutkundu. Öyle bir susuzluk duydu ki dilindeki teneke kesiklerine tuz çökeltileriyle sıva yapılsa belki…

Su içseydi. Doyasıya su içmek, işemek, yeniden su içmek ve yeniden işemek istiyordu. “Su…Su!” kurumuş boğazından çıkan bu boğuk tınıya ses denirse bile istediği şeyin su olduğunu anlayabilmesi için birinin ona iyice sokulması gerekirdi. Etrafta da kimsecikler görünmüyordu. “Gözlüğüm bari yanımda olsaydı, nerede olduğumu anlayabilirdim,” diye düşündü. Beline kadar doğrulup “su” demek istedi fakat çok halsizdi. Çocukluğunun karabasanlı gecelerinde olduğu gibi üzerinde sanki tonlarca ağırlık vardı. “Su içmeliyim, mutlaka su içmeliyim.” Adeta kaderini suya bağlamıştı. İçtiği suyun her damlasında hafızası yerine gelecek, dilindeki tüm yaralar iyileşecekti.

Yoksa rüyada mıydı? Altı yıldır antidepresan kullandığından belki, uzun zamandır rüya gördüğü de yoktu. Görse de deliksiz uyuduğu için hatırlamıyor olabilirdi. Su içmeliydi. Rüya da gerçek de olsa bu yaşadığı, su içmemesi büyük haksızlıktı.  İleri derecede miyoplu gözleriyle tavana baktı, bir de baş ucunda duran, kutu gibi cihazı az buçuk seçebildi. Cihazda kırmızı ve sarı ışıklı çizgiler bir yükselip bir alçalıyordu. Burası bir hastane odası izlenimini veriyordu. Başını yana olsun çevirebilse, sesini duyurabilse, “Su” diye bağırabilse… Bir yudum, bir bardak, bir sürahi, yo yo bir okyanus kadar suyu içse anca… Burası hastaneyse ona ne olmuştu böyle? Bu böğründen uzanan kablolar da neyin nesiydi? Ya şu şeyindeki, idrar sondası? “Biri çıkarsın şunu oramdan. Çok su içip şar şar işemek istiyorum.” Ancak sesini duyurmasının olanağı yoktu. Sesi, yalnızca kendi zihninde yankılanıyordu. Uyku ile uyanıklık arasında uykuya teslim oluyordu. Yeniden düştü göz kapakları, önce hiçbir şeyin olmadığı, huzurlu karanlığa kavuştu. Sonra beyaz bir ışık kapladı göğü, bir şemsiyenin açılan kanatları gibi genişledi ışık. Gökyüzü açık mavisine kavuştu ışık yiterken. Okşayan rüzgara verdi yüzünü, rüzgar serindi, hafifti, dosttu. Gözleri karşıya uzandı. Balık avlama yarışındaki martılar, uçsuz bucaksız denize bir inip bir kalkıyordu. Kafasının üzerinde, yükseklerde iki bulut çarpıştı birden. Ortaya çıkan yakıcı ışık neredeyse ayaklarına dek indi. Yağmur geliyordu. Ağzını göğe doğru açtı. İlk tanelerini yutmanın sevinciyle hızlanıp coşmasını bekledi yağmurun. Ağzında biriktirip biriktirip yuttu damlaları.

Yeniden gözlerini açtığında yüzüne; kısa saçlı, sarışın, tombul yüzlü bir kadın yüzü yaklaştı.

− Kendine geliyor, dedi kadın.

“Cennette olsam yüzüme eğilmiş bu hurinin biraz daha zayıf ve güzel olması gerekmez mi?” diye düşündü. Sonra iç sesiyle karşı çıktı bu düşüncesine: “Neden her şey insanların belirlediği boş kalıplara uymak zorunda olsun?”  dedi kendine. Hem neyse ne, su isteyecek birini bulmuştu ya.

− Su…Su!

− Sadece birkaç damla, tamam mı?

Birkaç damlayla kastedilenin gerçekten birkaç damla olduğunu anladığında derin bir hayal kırıklığı yaşadı. Ona verilen birkaç damla suyu, dili bir sünger gibi emmişti. Boğazından aşağı hiçbir şey inmedi. Dilinin üzerindeki kesikler acıdı. Huri sandığı hemşire gitmeden sordu:

− Bana ne oldu?

− Hatırlamıyor musun?

− …

− Sen ölmek istemişsin, dört kutu antidepresan içmişsin.

Hatırlamıyordu. Niçin ölmek istediğine dair zihninin en ince kıvrımlarında bir ipucu aradı. Hatırlamadığı sadece bu da değildi. Günlerin sıradanlaştığını, en son hangi kitabı okumakta olduğunu, kendini intihara zorunlu hissettiren herhangi bir olayda çözümsüzlük duyduğunu hatırlamıyordu. Hemşireden daha fazla bilgi almak istedi fakat kadın gitmişti. Siyah bir boşluk içinde kaldı zihni. Boşluk, ağırlık yaptı; ağırlık, şakaklarında ağrıya dönüştü. Sormak istiyordu birilerine, her şeyi öğrenmek istiyordu. Ancak korkuyordu, kendisinin bilmediklerini başkasının da bilememe olasılığı çok yüksekti. Öyle ya insanın kendine bile söylemediği çok şey varken… Hiçbir şey öğrenememekten, hatırlayamamaktan çok korkuyordu. Korku, küçük bir rüzgar gibi dolaştı zihnini, önce sezemedi korkunun hainliğini. Sonra bir fırtınaya, bir hortuma dönüştü korku. Beynini, yüreğini içine çekerek sarsa savura aldı onu. Uykunun derinine inmesine izin vermedi. Titrek ve yüzeyde bir uykuyla yetinmek zorunda bıraktı. Tekrar kendine gelir gibi olduğunda eşi yanındaydı. Gözlerini açtığını fark edince yaklaştı iyice:

− Gözlüğünü getirdim sana.

− Bana ne oldu?

− Dur şu gözlüğü takalım önce… Hah, iyi oldu mu şimdi? Konuşuruz.

Gözlüğünü takınca sadece görüntü netleşti. Beynindeki bulanıklık merakını gideremedikçe düzelmiyordu bir türlü.

− Artık her şeyi yiyebilir, dedi doktor. Çorba içmek ister misin?

Eşi, uzun ve zarif parmaklı elleriyle uzattı çorba dolu kaşığı. Ağzını peçeteyle siliyordu sık sık. Yıllarca mızrapla bağlamanın tellerinde dolaşan bu sanatçı parmaklar, bu kez de saçlarında dolaştı. Bu parmaklar değil miydi kendine aşık eden? Sanki yeniden keşfediyordu eşini, gözlerindeki mutluluk kendisi hayata döndüğü için olmalıydı. Büyük bir sevecenlikle eğildi. Nefesi Akdeniz kokuyordu. Öyle ya güneyin her hali yok muydu onda? Sıcak, çapkın yaz güneşi gibi olduğu zamanlarda deli gibi sevmemiş miydi onu? Birçok kızın arasından galip gelmek, bu sıcak, çapkın güneşe sadece kendi yüzünü vermek için türlü aşk oyunları oynamamış mıydı bilip bilmeden? Sonunda kazanmıştı.  Yüzüne eğilen bu genç, sevgi dolu gözler… Gözler hep aynı mı kalırdı? Yaş ilerlese de gözler hep diri ve umut dolu mu bakardı? Eşinin saçları biraz daha beyazlamış geldi ona, göz altları uykusuzluğun mor eteklerini giymişti. “Çok üzülmüş, belli,” dedi içinden. “Ama gözlerinde bir sevinç taşması var yine de.” Verdiği ölüm kalım savaşında, ölüm tarafına geçmek isterken yaşam tarafında kalarak mutlu etmişti demek onu.

Ölüme ilk kez bu kadar yaklaşmışken, ilaçları içip zehri üç saat damarlarında taşımışken, doktorlar “Ölüm riski yüksek,” demişken nasıl olmuş da yaşam tarafında kalmıştı dünyanın? Hafızasında birkaç hafta kayıptı. Neyi, niçin, ne şekilde yaptığını hiç ama hiç hatırlamıyordu. Şimdi yeni doğmuş bir çocuk gibi dünyadaki renkleri, kokuları, sesleri ilk kez duyuyor olmanın tadını çıkarıyordu. Artık kendini çok güçlü ve her şeyi başarabilir hissediyordu. Yıllardır depresyonunun karanlık düşünce tünellerinde bir ışık aramış durmuş, bir mumun titreyen, zavallı ışığına bile tesadüf etmemişti. Şimdi bu sevinç, bu iyilik hali… Masalların özdeşim kurduğu kahramanlarından biri, sopasına azığını bağlamış da güneşli ve uzun yollara çıkmış, karşısına hangi dev ya da hangi kötülük çıksa kısa sürede alt edecekmiş gibi bir güçle besleniyordu mutluluğu. Ne olursa olsun zihninin eski, karanlık ve küf kokulu tünellerine dönmemeye kararlıydı. Evet, dönemezdi eskiye. Hayat kaldığı yerden devam etmiyordu çünkü. Hayattaki güzel ve iyi düşünceleri ivme kazanarak kötü düşünceleri ise küçülerek sürmeye başlamışlardı zihin tarlasını.

O, sadece hastaneden çıkmamıştı. Bir bebeğin ana rahminden çıkışı gibi etrafındaki herkesi sevindiren bir çıkıştı yaşadığı. Kendi içine bükülmüş yapraklarından bir sabah doğrularak güle dönüşen çiçeğin çıkışıydı bu. Bu;  acıtan, örseleyen, vuran ayakkabıdan ayağın çıkışı gibi rahatlık veren bir çıkıştı. Bu; çıktığı yeri iyi bilen ve dönmeme kararlığında olan bir insan iradesinin ortaya çıkışıydı.

O, sadece hastaneden çıkmamıştı. Depresyonunun daralttığı zihninin karanlık çukurlarından da çıkmıştı. Karamsar düşüncenin kötü duygular yarattığını, depresyonunun düşünce çarpıklıklarından kaynaklandığını, hiçbir acının sonsuz olmadığını anlayarak bir daha dönmeme iradesiyle ruhunun tüm zincirlerinden kurtularak aydınlığa çıkışıydı bu.

NESRİN BULAT

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.