Menu

6 Ağustos sabah Marmaris’e gitmek için İzmir otogarda, Bornova Devriye Ekipler Amirliğin yanındaki çay ocağında kahve içerken Ömer’i elinde bavulla geçerken gördüm. Tam otuzüç yıldır görmediğim çocukluk arkadaşımı görünce sevincimden yerimden sıçradım ve ona koştum. Birlikte yolculuk yaptığım eşim ve oğlum ne yaptığıma şaşıp peşimden geldiler.


“Ömeeer!” diye bağırarak ona sarıldım,  o da bana sarıldı. Biraz geri çekilip yüzüne doyasıya baktım. “Ömer’im, canım kardeşim, ne güzel seni bulmak, nasılsın kardeşim? Yıllar sonra seninle tekrar karşılaşmak, sana sarılmak… Yaşlanmışsın!”

Ben durmadan konuşuyorken o eski masumiyeti ile gülüyordu. Gözleri yorgun, bıyıkları kalınlaşmış, beli bükülmeye başlamıştı.

“Nereden gelip nereye gidiyorsun? Neden izini silip hayatımızdan uzaklaştın. Sen yalnızlığı asla sevmeyen, etrafında arkadaşlarının olmasını isteyen, nasıl olur da yalnızlığa sığındın? Yoksa bir kusurum mu oldu? Yanlışımı mı gördün,  gönlünü mü kırdım?”


“Hüseyin”, deyip bana birde o sarıldı. “Olur mu öyle bir şey, ‘ dedi.  ‘Sen hiç değişmemişsin, yalnız saçlardan eser kalmamış o kadar. Güzel günlerimiz oldu birlikte, sık sık o günleri hatırlarım. Benim iyi arkadaşım,  iyi dostum. Neden ayrı düştük hayatta? Güzel, coşkulu ve deli dolu anılara imza attık. Hep özlerim o günleri, güzeldi çocukluğumuz ve gençliğimiz.”


“Evet, güzel günlerdi. Gülüp ağladığımız, gezip tozduğumuz, dersleri kırıp gizli maceralar yaşadığımız. Ben çekingen ve korkak bir çocuktum. Sen beni yürekli bir çocuk yaptın, sayende cesaretli olmasını öğrendim. Hatırlıyor musum mahallede kavga yaptığımız o şer çocukları, çoğu ile hala görüşmekteyim. Bir görsen, hepsi şimdi uslanmış efendi, aklı başında ev reisi olmuşlar. Bana ‘Ömer ve sen ne kadar haylazdınız’ derler hep.”

Ömer saatine baktı. “Bak sen şu aksiliğe, otobüsün kalkma saati gelmiş, gitmek zorundayım,” dedi.


Hemen elime cüzdanıma atıp bir kartvizit uzattım. “Bak telefon numaram, mutlak ara,” dedim.

Ondan erken ayrılmak moralimi bozmuştu. Gençliğimdeki Ömer olsaydı, bırak kaçsın otobüs, derdi.  Otobüsün saatini değiştirir bir yerlere oturup dertleşirdik. “Bak sana tanıtmayı unuttum,” deyip üç metre arkamızda duran eşimi ve oğlumu gösterdim. “Eşim Ebru ve Surheyla” Onları uzun zamandan beri tanıyormuş gibi sarılıp öptü. Sonra bana sarılıp “Hoşça kalın,” deyip yanımızdan koşarak ve bavulunu da sürükleyerek uzaklaştı. Ben Ömer’in arkasında öyle bakakaldım ve kendi kendime, “Ne yürekli ve zeki çocuktu,” dedim. En son ondan haber aldığımda Denizli’ye taşınmış, tüm çevresiyle eşinin yüzünden ilişkiyi koparmış ve belediyede çalışır olmuştu.


“Ömer’i tanıdınız mı, hep size bahsettiğim o mert, gözünü budaktan esirgemeyen zeki, çalışkan ve yürekli çocukluk arkadaşım Ömer işte buydu. Eski halinden hiç bir şey kalmamış. Eksi halinden hiçbir şey bırakmamışlar.”

“Hüseyin bizim otobüsün saati geldi,” dedi eşim. Doğru dokuzuncu perona yöneldik. Hızlı adımlarla otobüse yaklaşıp biletteki koltuk numaralarına baktıktan sonra yerimize yerleştik. Oğlum ve eşim yan yana oturdu, bana onların arkasındaki koltuk düştü. Eşim hemen emniyet kemerini taktı ve bize de takmamız için buyruk verdi.  Otobüsün içinde biz ve otobüsün kaptanı dışında emniyet kemerini kullanan yoktu.


“Ömer’le aynı mahallede doğup büyüdük, aramızda birkaç ay var, o benden büyük. Ailelerimiz birbirlerini tanıyordu, sık sık bizlere gelir ve bizler onlara giderdik, fakat biz her gün birlikteydik. Birlikte okula gider hafta sonunu birlikte geçirirdik. Okulda en zeki, arkadaşlarımın içinde en cesaretlisi Ömer’di. Herkes onunla arkadaş olmak isterdi. Fakat Ömer’i körelttiler, cesaretini, aklının gücünü kırdılar. Liseyi bitirdiğimizde Ömer değişik bir çocuk olmuştu. Artık çalışkan, cesaretli, ne yapacağınıza karar veren çocuğunun yerini pısırık, durgun başkalarının kararlarını bekleyen, hayattan soğumuş bir insan almıştı.”

Ben anlattıkça anlatıyorum, karım ara sıra başını çevirip bana bakıyor, daha çokta ormanlık yamaçları izliyordu. Beni yarı kulakla dinlediği kesindi, bu anlattıklarımı bilmem kaçıncı kez anlatıyordum ona. ‘Ara şu arkadaşını’, dediğini de çok iyi hatırlıyorum. Sık sık değişen telefon numarasını bin zorlukla buluyordum, fakat telefon görüşmelerimizden hiç doyum alamıyordum. Görüşmelerimizde Ömer’in sesi hep isteksiz geliyordu kulağıma.


“Ömer babasından sık sık dayak yerdi. Bir ağaca çıksak, ne işin var elin ağacında diye basardı dayağı. Ben babamdan tembih duyardım, aman oğlum ağaçtan sakın düşme, ağacın dalını kırma, uzak dur böylesi oyunlardan derdi. Bir gün ilk okunun dördüncü sınıftayız, yolun kenarında dört eski teker bulup tahtadan araba yamaya karar verdik. Tam üç hafta uğraştık, her yerden işimize yarayan parçalar toplamaya başlamıştık. Arabamız bitmişti ki babası gelip Ömer’i bizim yanımızda çok feci dövdü. Döverken  bağırıyor, oğluna küfür ediyordu. Sebep evdeki  tahtaları boşuna ziyan etmekmiş,  oysa o tahtalara muhtaç bile değillerdi. Arkadaşım ne yaparsa babası hevesini kırıyordu. Annesi sürekli anam oğlum bunu yapma, şunu yapma, sana bir şey olur diye her attığı adımına engel oluyordu. Oysa Ömer beni cesaretlendirmeye çalışıyordu. Korkma çıkabilirsin ağacın en yüksek dalına, korkma karakolun duvarına sende çıkabilirsin, okul müdürünün bahçesinden sende elma yürüyebilirsin diyordu. Gel birlikte kaynatalım dersi dediğinde ben hep korkardım. Ben evde dışarı çıkmama cezası veya cep harçlığıma el konulurdu. Arkadaşım ise öyle dayak yerdi ki, bazen iki üç gün dışarı çıkmazdı ağrılarından. Ömer ilk başlarda dayandı, direndi ve sonunda evden kaçtı. Özgürlüğüne tutkulu bir çocuktu. Belki de atalarımız ‘Ağaç yaşken eğilir’ atasözüne bunun için çok düşkün.


Otobüsün durduğunu hiç fark etmedim, bir polis memuru başıma dikilip,  “kimlikler,” dedi. Başımı çevirdiğimde elinde bir deste kimlikle genç bir polis memurunu görünce şaşırdım. Eşim çantasından kendisinin ve oğlumuzun kimlik cüzdanlarını çıkarttı ve ben kendi kimliğimi uzattım, tüm kimlikleri toplayan memur otobüsten indi. Altı polis kimlikleri teker teker inceledi ve şüphelendikleri hakkında merkezden telefonla bilgi istedıler. Onbeş dakika sonra muavin kimliklerimizle geri döndü ve yolculuğumuza devam ettik.


“Nedense Ömer’i kırdılar,” diye devam ettim anlatmaya. “Bir deney yapmak istediğinde sen yapamazsın sen beceremezsin dediler. İlk başta direndi, orta okulda hiç ders çalışmadan en iyi not alabileceğini ispatladı. Ders kitaplarını okulda saklar boş çantayla eve döner, sınavlara asla hazırlanmazdı. O yıl takdirname ile karnesini aldı. Buna karşın,  ‘senden hiçbir şey olmaz’ dediler. O direniyordu fakat direnme gücünün zayıfladığını ve yenilgiye doğru gittiğini görmüyordum.”

Bir ara sustum ve içimdeki acıları bastırmaya çalıştım.


“Liseyi bitirdiğinde ise babası, ‘o kalın kafalıü senin gibi kazanamaz üniversiteyi’ dediğini çok iyi hatırlıyorum. Babası nedense bizim yanımızda oğlunu küçük düşürmeyi çok seviyordu. Öz babası değil, sanki ondan nefret eden kötü bir üvey babası idi. Sonunda arkadaşım üniversite sınavlarını kazanamadı. Benden daha zeki olan birinin kazanmadığı üniversiteyi ben kazandım. Sonunda umudunu yitirmiş, bir işe girmiş ve aldığı parayı babasının avucuna teslim eden biri olmuştu.”

Tekrar sustum, yaşadıklarımızı düşündüm. 

“Sınıftaki çocukları ikna edip, dersten kaçıp, karşı mahalledeki çocuklarla top oynamaya gitmemizi sağlayan çocuk nerede kaldı. Önder olabilecek çocuk, kolu kanadı kırık, dünyasına küskün biri olmuştu. Annesinin ve babasının bulduğu bir kızla evlendi. İlk başta aynı evde yaşadılar, babası parazit gibi oğlunun kanıyla parasıyla yaşıyordu.”

 Şimdi ben ormanları seyretmeye başlamıştım. 


“Biliyor musun, dedim Ebru’ya, en son gördüğümde askerden yeni gelmişti. Sevinerek yanına gitmiştim. Karşımda enkaza dönmüş bir Ömer’le karşılaşmıştım. Benim tanıdığım o delikanlı yok olmuş, geriye onun bedeninde yaşayan başka bir canlı vardı. Ömer yok olmuştu, zincirlerini kırmaya çalışan genç adam, askerken de takılan zincirlere yenik düşmüştü. Gözlerinin içindeki ateş sonmuş, hayalete dönmüştü. Bana, yüreğimizin ne yaptığına kader, aklımızın ne yaptığına da kısmet deriz diyen arkadaşım, viran bir binaya dönmüştü. Ben üniversiteye devam ettim, o iş bulup çalıştı ve yollarımız ayrıldı.”


Marmaris’e yaklaşmıştık. Otobüsün önü tekrar çevrildi. İçeri giren jandarma yolcularının yüzlerine dikkatle inceleyerek kimlikleri topladı. Yarım saat sonra, tam dört buçuk saat süren yolculuğun sonuna varmıştık.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.