Menu

AĞLAYAN KIZ

Aralık ayının iç karartan günlerinden bir gün. Yoo, doğruyu söyleyeyim. İçimi karatan hava falan değil. Suriye’deki savaşa ve onun mağdurlarına yeteri kadar ağladık. Ama sadece ağladık. Başka da bir bok gelmedi elimizden. Tam ona alıştık derken şimdi de güzel üklemin bazı kentlerinde  Kürtlere yapılan içkıyım başladı. Sokağa çıkma yasaklarıyla, ablukalarla bazı kentlerimizdeki insanlar evlerine mahkum edilmiş ateş çemberine alınan  çocuklarının öldürülmelerini izliyorlar çaresiz. İşte içimi karartan bu hava. Sadece üzülüyoruz, sadece ah vah edip duruyoruz, içimizdeki öfkeyi gemlemeye çalışıyoruz sadece. Bir de faecebooktaki paylaşımları ‘like’liyoruz. Suriye’dekileri izlediğimiz gibi, Bosna’dakilere seyirci kaldığımız gibi, bir doğal afeti izliyor olmanın doğallığıyla, hatta rahatlığıyla izliyoruz. O ülke benim ülkem olamaz diyoruz, insan olmaktan utanıyorum diyoruz, yuh olsun diyoruz, kahrolsun diyoruz… diyoruz oğlu diyoruz…ama sadece diyoruz…

Kafamda bu duygularla bisiklet sürerken gittiğim yönün aksine, yani bana doğru yürüyen insanlar arasında ağlayan bir çift göz ilişti gözüme. Ağalayana datanamam. Emin olmak için biraz ilerde frenleyip geriye baktım. Uzun boylu, turuncu mantolu bir kız veya kadın… Hemen geri dönüp gene karşı yönden geliyormuş gibi yaparak o kişiyle karşı karşıya geldim. Tam önünde durdum. Gerçekten ağlayan iki mavi gözdü gördüğüm. Uzun boylu gencecik bir kız. Cüzdanını çaldırmış, ya da parası olmadığı için evine gidemeyen bir öğrenci sandım. Bisikletimden inip yanına yaklaştım:

‘Bir şey mi oldu güzel kız? Sana nasıl yardım edebilirim ?’ diye sordum…

Kız biraz şaşkın, biraz tedirgin, belki de biraz utangaç:

‘Hiiç’dedi.

‘Neden ağlıyorsun o zaman?’

Yana dönüp gözyaşlarını sildi kibarca.

‘Erkek arkadaşımla ayrıldık o yüzden ağlıyorum’ dedi. ‘Dört yıllık ilişkimizi bir çırpıda bitirdi…’

Delini ağladığı şeye de bak, diye geçirdim aklımdan önce. Hemen sonra utandım bu düşüncemden… Öyle ağlamanın çeşit çeşit halleri vardır. Aşk ağlatır, vefasızlık ağlatır, terkedilmek ağlatır… Bunları düşünemedim ilkten. Aklım yurdumda ölülerine ağlayan analarda ya… Elini tuttum ayaküstü. Mavi gözleri ışıldadı. Belli ki üzüntüsünü paylaşmak, dertleşmek istiyordu. Teselli etmek için:

‘Ağlama, değmez’ dedim gene de. ‘Yazık o güzel gözlerine’ dedim. ‘Çok genç ve çok güzelsin’ dedim. ‘Daha iyilerini bulursun,’ dedim…

Kız elimi sıktı. Yaşların arasında kalan gözberbekleri ışıldıyordu.

‘Anneme gidiyorum, yanında birkaç gün kalıp kendime gelirim,’ dedi.

‘Git’ dedim. ‘Evlatları en iyi analar anlar.’

Omuzunu sıvazladım, güldü.

‘Teşekkür ederim beyefendi’ dedi.

Bisikletime atlayıp ayrıldım.

Gözlüklerim buğulandı gene, önümü zor görüyorum. Hava soğuk ya, yaşarıyor gözlerim benim.

AĞLAYAN KADIN

Haftada birkaç kez geçtiğim o  caddenin yanındaki kocaman çınar ağacının farkındayım. Günden güne değişen büyüleyici renkleriyle özellikle sonbaharları kendini gösterir bu. Yaya da olsam, bisikletle de olsam gizli bir selam veririm ona. Anlar bunu o. Sevindiğini hissederim. Altındaki bank genellikle boştur, bazan ya köpeğini çimene salmış biri ya da bir yaşlı nefeslenmeye oturur. 

Bu geçişimde çınar ağacını çıplak, yapraklarından tamamen arınmış kış uykusuna amade bekler gördüm. Tam ona merhaba diyecektim ki altındaki bankta oturan bir kadın çekti dikkatimi. Pazar alışverişi dönüşü yorulmuş, ağır çantalarını yanına koymuş soluklanıyordu. İyice yaklaştığımda kadının altmışlı yaşlarında bir Anadalu kadını olduğunu anladım. O da ne! Kadın ağlıyordu. Hem de hıçkıra hıçkıra. Önünde geçen yayalara bisikletlilere aldırmadan hem de… Yanına yaklaştım, beni görmüyordu, ağlamaya kaptırmıştı kendini. Tanımadım. Oysa yıllarımı verdiğim bu kentteki orta yaşın üstündeki tüm Türkiyedaşlarımı tanıdığımı sanırdım. Onu tanıyamadım. Yorulmaktan kalp spazmı falan geçiriyor da olabilirdi. Yaklaştım ve:

‘Anacığım iyi misin?’ diye sordum. Kapalı gözlerini araladı, elinin tersiyle gözlerini sildi.

‘Değilem’ dedi. ‘Heç de eyi değilem.’

‘Kalbin falan mı sıkışıyor? Ambulans çağırayım mı?’

‘Yoh yoh öyle değil. Keşke kalbim sıkışsa da ölsem…’

‘Öyle deme, ne oldu? Niye ağlıyorsun böyle ulu orta?’

‘Oğluma ağlirem.’

Biraz rahatladım. En azından aciliyet isteyen bir sağlık sorunu yoktu. Kalbi falan sıkuşmıyordu. Yanına çömeldim.

‘Neyine ağlıyorsun oğlunun? Ne oldu ona?’

‘Öldü’ dedi normal bir şeyi söyler gidi… ‘Öldürdüler oğlumu!’

Tüylerim diken diken oldu birden. Kim, niye, ne zaman diye sormamı beklemeden kendisi devam etti:

‘O soysuz karısı öldürdü onu, mahkemeler öldürdü oğlumu, üzüntü, keder öldürdü… Karıdan boşanmışlardı, ama gavur karı oğluma oğlunu göstertmedi. İftiralarla, yalanlarla oğluma oğlunu hasret bıraktı. Oturdukları yerden uzaklaştırdılar oğlumu. Polis onu oğlunun yaşadığı şehire bile bırakmıyordu. Stres yaptı o da, dert etti kendine… Kanser oldu yavrum… İki ay içinde de öldü. Daha 43 yaşında idi. İşte ona ağlıyorum… Oğlunu görmeye hasret giden oğluma ağlıyorum…’

Oğlu ne zaman ölmüştü, kadın bu şehire nereden gelmişti; kimdi, kimi kimsesi var mıydı sormadım… Soramadım. Yol kenarında oturmuş, kimseye aldırmadan oğluna ağlıyordu işte. Gözüm yanındaki dolu torbalara ve poşetler ilişti:

‘Peki bunca eşyayı nasıl taşıyorsun? Ağır değil mi?’

‘Ağır ama neydecen…’

Adresini sordum, yolumun üzeriydi. ‘İstersen eşyanı bisikletimle evine kadar götürürüm’ dedim.

‘Olur’ dedi ikibir etmeden. ‘Ama beni bekleme, yavaş yürürüm ben. Kapının önüne bırakıver’ diye de ekledi.

Poşetlerdeki eşyasını bisikletimin çantasına doldurarak söylediği adrese bıraktım.

Ne ben kadının adını sordum ne de o benim…

*Eğer ‘erkekler ağlamaz’ lafı doğruysa ben erkek değilim.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.