Menu

Sözlü ve yazılı Fars-Arap edebiyatlarında ilk çağlardan beri yaygın olarak kullanılan “gül ile bülbül” sözcükleri, yazılı Türk edebiyatının erken dönemi olarak kabul edilen on birinci yüzyıl sonu, on ikinci yüzyıl başlarında Selçuklu/Türk edebiyatçıları tarafından da kullanılmaya başlanmıştır. O zamanlar seçkinler edebiyatı olarak da bilinen divan edebiyatının nazım türleri olan gazel, kaside, beyit ve musammatlar Arap dize ölçü birimi olan aruz vezni ve bu veznin belirlenmiş kalıplarıyla yazılırdı. Ayrıca bu tür manzum yapıtlarda benzetmeler yapabilmek için  belirlenmiş bazı söz kümelerini de kullanma zorunluluğu vardı. İşte bu zorunlu söz kümelerinden biri de “gül ü bülbül- gül ile bülbül” metaforuydu. Fakat divan edebiyatı kuralları gereği “gül ü bülbül” imgesini gazel, kaside, beyit, musammat ve mesnevilerinde kullanan şair ve yazarların hepsi bu söz kümesini aynı anlamda kullanmazlardı. Tassavvuf şairlerine göre bu imge dinsel mistisizmi, tasavvuf anlayışı dışındaki şair ve yazarlara göreyse  sosyal yaşamın gerçeklerini anlatmak için  kullanılırdı.  Bu durumu biraz açacak olursak,  dinsel içerikli (tasavvufi) şiir yazan bir divan edebiyatı  şairi, şiir dizelerinde “bülbül’ sözcüğünü kullanmışsa  bunun anlamı tanrı aşkıyla yanıp tutuşan ve ona varmak için elinden gelen çabayı gösteren  insanı anlatırdı.  Tasavvuf düşüncesi dışında sosyal yaşamın gerçekleriyle şiir yazan divan şair  ve yazarlar ise şiirinde ya da anlatısında kullandığı  “bülbül” sözcüğüyle çoğunlukla karşı cinsten birine aşık olan ve sevgilisine kavuşmak için varını yoğunu vermeye hazır bir aşığı betimlerlerdi. Tasavvuf düşüncesiyle şiir yazan şair ve yazarlar şiirlerinde “gül” sözcüğünü mutlak yaratıcı olan tanrı anlamında, tasavvuf anlayışı dışındaki şair ve yazarlarsa  ise “gül” sözcüğünü çoğunlukla uğruna baş konulan sevgilinin imgesi olarak kullanırlardı.

Tasavvuf düşüncesindeki şair ve yazarlarca da, tasavvuf düşüncesinde olmayan şair ve yazarlarca da çoğunlukla benzetme amacıyla kullanılan bu sözcük kümesinin her dönemde tüm şair ve yazarlarca kullanılmasının en önemli neden ise bu sözcük kümesinin  yeraldığı nazım ve nesre çok boyutlu bir imgesel derinlik kazandırmasıdır. Bu durumu bazı örneklerle biraz açacak olursak, örneğin tasavvuf şairlerine göre  gülün her hali mutlak yaratıcı olan tanrının bir başka görünümünü, tasavvuf anlayışı dışındaki şairler içinse sevgilinin türlü hallerini yansıtır. Gülün gonca hali tasavvuf şairlerine göre kutsal varlığın(tanrının)  ulaşılmazlığının, tasavvuf anlayışı dışındaki şairlerce uğruna can verilecek kadar güzel olan sevgilinin ilk gençlik yıllarının tazeliğinin imgesidir. Tasavvuf şairlerince gülün yapraklarının  sabah yeliyle kıpırdanması tanrıdan gelen yeni bir kutsal emrin müjdecisidir, tasavvuf anlayışı dışındaki  şairlere göre  ise sevgilinin sabah yeliyle yavuklusuna bir selam göndermesinin işaretidir.  

Yukarıdaki açıklamalarımızda da görüldüğü gibi benzetme ve vezin kalıpları kurallarıyla varolan divan edebiyatı aslında bir semboller edebiyatıdır. Kullanılan her söz kümesinin hem sembolik, hem de bir gerçek anlamı vardır. İlk çağlardan beri  Fars ve Arap edebiyatının temelini oluşturan semboller ve imgelerle anlatım geleneği Selçuklu ve Osmanlı şair ve yazarları tarafından da devam ettirilmiştir. Fakat  Osmanlı şair ve yazarları devraldıkları bu mirası hem geniş bir coğrafyaya yaymışlar, hem de anlatıya kattıkları yeni imgelerle divan edebiyatının içeriğini zenginleştirmişlerdir. Bu geleneğe katkıda bulunan ve yazdıklarını dört cilklik Garib-name adlı divanında toplayan ilk Osmanlı şairi Aşık Paşa’dır. Aşık Paşa, gazel, kaside, beyit ve musammat biçimlerinde yazdıklarını topladığı divanında okuyucularına bol bol tasavvufi telkinlerde bulunur, onların tanrı katına günahsız varmaları için öğütler verir.  Aşık Paşa’nın ardılı olan Ahmedi ise hem Aşık Paşa gibi  tasavvuf anlayışıyla  şiirler, mesneviler yazmıştır, hem de tasavvuf anlayışı dışında sosyal yaşamın gerçeklerini dile getiren yapıtlar vermiştir. İskendername’nin de yazarı olan  Ahmedi gazelinden birinin bir beyitinde; “Ey bülbül-ü dil hasta melul olma kafeste/Kim menzilin ol bağ ü gülistan ola birgün.”(Ey gönlü hasta bülbül! Kafeste kederlenme ki, günün birinde o gül bahçesi senin olsun) diyerek  gül ile bülbül temasını en güzel şekildedile getirmiştir.

On beşinci yüz yıl şairlerinden  Şeyhi ise “ Zamana sırrını ko, ganca gibi ser-beste/çemen sefasına dil guşa olalım” (Bırak feleğin* sırrı gonca* gibi kapalı kalsın/Biz gül bahçesinin sefasına gönlümüzü açalım. ) diyerek gül ile bülbül’ü  tasavvufu anlamda kişileştirmiştir.

Yukarıda şiirlerinden  örnek verdiğimiz bu iki tasavvuf şairinin tam karşıtı olarak sosyal yaşam figürü olarak “gül ile bülbül” ü şiirlerine konu edinen 18.yüzyıl şairi Nedim de, “Turfe rengarenk-i aheng eylemiş sahrayı pür/Küh ses verdikçe şeyda bülbülün efganına.”

(Dağ çılgın bülbülün  feryadına ses verdikçe/ Gül, ovayı ahenkli renkleriyle donatır.  Nedim-Kaside.)

Bir elinde gül, bir elinde cam geldin sakiya/Kangisin alsam, gülü yahut ki camı ya seni

(Ey saki, Bir elinde gül, bir elinde kadehle geldin/Acaba hangisini alsam, gülü mü, kadehi mi, yoksa seni mi… Nedim- gazel ). Kaside ve gazellerinde gül ile bülbülü sosyal yaşamımızın bir parçası olan iki varlık gibi kullanmıştır.

Nedim’in bu beyitleriyle, yukarıdaki Ahmedi ve Şeyhi’nin beyitlerini karşılaştıran okuyucularımız “gül ile bülbül” meteforunun divan edebiyatındaki kullanılma amacını daha iyi anlayacaklardır umarım.

Yukarıdaki örneklerde de gördüğümüz gibi divan edebiyatı şairlerinin kullandıkları yere ve düşüncelerine göre çeşitli anlamlar yükledikleri “Bülbül ü gül-Gül ü bülbül” tamlaması aynı zamanda çoğu  divan şair ve yazarının  divanına da ad olmuştur. Gül ü bülbül tamlamasını küçük bir değişiklikle divanına isim olarak koyan ilk Osmanlı şairi Rifai’dir.  Adı  bülbül-name olan  Rifai’nin  divanını  diğer divanlardan ayıran özellik mesnevinin sonuna eklenen gazellerdir. Osmanlı döneminde yazıldığı  bilinen ikinci mesnevi ise Fazlı’nın  Gül-ü bülbül’üdür.  1550’li yıllarda yazıldığı ve Şehzade Mustafa’ya sunulduğu bilinen bu mesnevi’nin Türkiye kütüphanelerinde yirmi kadar el yazması nushası vardır. Şairin, tasavvuf anlayışını sistemli bir şekilde ve mesnevi  biçiminde yazdığı  Gül ü Bülbül  adlı yapıt zengin içeriği ve mükemmel tasvirleriyle  birçok Avrupalı araştırmacının  da dikkatini çekmiştir. Bu araştırmacılardan biri de ünlü tarihçi Hammer’dir. Hammer, içerik bakımından çok zengin bulduğu bu yapıtın  özgünlüğünü de çok beyendiği için Almanca’ya çevirip 1834 yılında Peşte’de Das ist Rose und Nachtigall adıyla ve Türkçe özgün metniyle birlikte yayınlamıştır. Hammer’in çevirisini çok başarılı bulan  Dora D’Istria  da yapıtın birçok bölümünü Fransızca’ya,  J.W.Gibb de yapıtın tamamını İngilizce’ye  çevirmiştir. On altıncı yüz yıldan günümüze kalan gül ile bülbül adını taşıyan bir başka mesnevi de İznik’li Bekai’nin Gül ü Bülbül’üdür. Divan edebiyatı döneminden ve gül ile bülbül temasını ad olarak  alan son divanlar ise Müniri’nin Gülşen-i Ebrar ve Maden-i esrar’ı,  Kırım Hanı Gazi Giray’ın  Gül ü Bülbül’ü,  Halim Giray’ın Gülbün-ü Hanan’ı  ve Şemseddin Sivas-i’nin  Gülşen Abad’ıdır.

Bülbül’ü,  Halim Giray’ın Gülbün-ü Hanan’ı  ve Şemseddin Sivas-i’nin  Gülşen Abad’ıdır.

Yukarıda bazı alıntılar da yaparak “gül ile bülbül” metaforunun Türk edebiyatında yaklaşık bin yıldır kullanıldığını kısaca açıklamaya çalıştım. Fakat kökeni Şaman düşüncesindeki özgürleşen “ruh”a dayanan bu metafor, anlatıya dayalı sözlü Türk edebiyatında özellikle de Dede Korkut hikayelerinde sıkça ve söyleniş biçimi değiştirilerek kullanılmıştır. O nedenle bu meteforun Türk edebiyatı metinlerine ne zaman girdiğini kesin olarak söylememiz olanaksızdır. Bu meteforun ne zaman ve hangi nedenle edebiyat metinlerimize girdiğini kesin olarak bilmesek de, yaklaşık bin yılı aşkın bir zamandır şair ve yazarlarımızca kullanılmış olması anlamlıdır.  Hele hele günümüzde Almanya’da doğup büyüyen, Alman edebiyat geleneğiyle eğitilen Safiye Can’ın bu meteforu, Türkiye’de yaşayan ve orada eğitim görmüş modern Türk edebiyatı şairleri kadar ustalıkla şiirlerinde kullanması daha da anlamlıdır. Benim için anlamlı olduğu kadar da önemlidir.

Tanıdığım günden beri onu izlemeye çalışıyorum. İzlememin nedeni ise kendinden dinlediğim ve okuyabildiğim şiirlerindeki güçlü iç sestir. “Gül ile bülbül” yapıtını okuyacak her okuyucunun, yaklaşan bir çağlayanın sesine benzeyen bu melodik iç sesi duyacağından eminim. Ayrıca okuyucular bu yapıttaki şiirleri okurken bir şairin sevdiği şehri nasıl sözcüklerle seviştirdiğine ve  gülün teriyle  bülbülün ıslanışına da tanık olacaklardır. Bir başka söyleyişle okuyucu, Safiye Can’ın doğu sembolleriyle süsleyip zenginleştirdiği bir batı şiiri bulacaktır bu yapıtta. 

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.