Menu

Sokağın başında durdum, kederle sokağı izlemeye başladım. Evlerin çoğu çoktan dört-beş katlı apartmanlara dönüşmüştü. Çocukluğuma dair hiçbir iz kalmamıştı. Burnumun direği sızladı. Yavaş adımlarla yürüyüp sokağın öteki ucuna gittim. Kederle sağıma soluma baktım, sevindim birden. Elektrik direğinin dibindeki ev neredeyse hiç değişmemişti ve zamana karşı direniyordu; evi ve içindekileri hayal etmeye çalıştım. İlk sahibini anımsadım. Sait Dede otoriterdi ama aynı zamanda çocuklara karşı sevecendi. Şeker ve limonata dağıttığı günlere gittim. Bir köşede durmuş, etrafına bakıyordu. Beni görünce gülümsedi.

“Gel evladım, limonatamdan tat. Kendi ellerimle yaptım,” dedi. İlgilenmediğimi fark edince:

“Erkeksin bak, içmezsen bir yerlerin şişer. Demedi deme sonra,” diye caydırdı beni.

Üzeri çam fıstıklı iki bardak limonatayı afiyetle içtim. Gerçekten de güzeldi. Utanmasam bir bardak daha isteyecektim… Burnuma limonata kokusu geldi. Dudaklarımı dilimle ıslatırken, evin yıllara meydan okuyan, eski, paslı demir kapısından gözlerimi alamadım. Bir an kapı açılacak, Sait Dede elinde limonata sürahisiyle çıkacak ve yine çocuklara seslenecek sandım. O anı yaşar gibi, çocukların da neşe içinde seğirttiklerini gördüm. İçime anılardaki limonata tadında ılık bir sevgi olup doluştu. Mutlu hissediyordum kendimi. Bu kez gözlerim bahçe duvarına takıldı. Kayısı ve şeftali ağaçlarının tepelerini görür gibi oldum. Sağıma dönecektim ki vazgeçtim birden. Tekrar bahçe duvarına baktım. Buruk bir sevinç duydum. Duvarın üzeri çocuklar şeftali ve kayısı ağaçlarına dadanmasınlar diye cam kırıklarıyla betonlaşmıştı. Duvara tırmanan Coşkun’un elleri gözlerimin önündeydi; kanıyordu hâlâ. Merak ettim Coşkun’u. Yıllar öncesi bir arkadaşımdan onun taksicilik yaptığını duymuştum. Hepsi o kadardı. Hızla yanımdan havlayarak geçen bir köpek korkuttu beni, tüm dikkatimi dağıttı.

Sessiz adımlarla yürümeye başladım, sokağı geçip sağa döndüm. Yer yer sıvaları dökülmüş, boyası kabarmış bir evin önünde durdum. Giriş kapısının üzerinde kalın zincire takılı kocaman bir kilit gördüm. Ekrem’i hatırladım. Okul yolunu, yalınayak koşturduğumuz sokakları, boş arsalarda saklambaç oynadığımız günleri anımsadım, hayal ettim, aradım. Sararan ve kaybolan yıllara için için ağladım. Yanıma yaklaşan kadını fark etmedim bile. “Beyefendi,” dedi, “satılık değil o ev. Boşuna vakit harcama buralarda.” Sustu, yüzüme dikkatlice baktıktan sonra:

“Bu evin sahipleri var ya… Düğün dönüşü geçirdikleri bir trafik kazasında -büyük oğulları Ekrem hariç- hepsi öldüler.”

Kalbim duracak gibi oldu. Dondum âdeta. Dudaklarım titreyerek:

“Ekrem’e ne oldu peki?” diye sordum.

“Zavallıcık sıyırdı kafayı… Kazadan kendisini sorumlu tutuyordu. Onun düğünüydü çünkü. İçine kapandı. Kimseyle fazlaca konuşmaz, sokağa çok nadiren çıkardı. Sonra bir gün karısının abisi geldi. Giderken kız kardeşini de yanında götürdü. Bir daha da dönmedi. Oysa ne güzel, ne  sıcak bir kadındı. Karısı da gidince Ekrem bir başına kaldı. Yaşayan bir ölüden farksızdı. Sonra o da sessizce kayboldu ortalıktan. Bir daha da ondan haber alamadık.

Bir akrabası geldi kapısına kilit asıp gitti…” Dizlerine vura vura yanımdan uzaklaştı.

Gözlerim nemlenmiş, hüznüm artmış, içime tarifsiz bir acı kıvranıp yatmıştı. Oysa Ekrem ne iyi bir çocuktu. Şen, şakrak ve hayat doluydu. Boş arsada futbol oynardık. Kaleye geçer, müthiş kurtarışlarıyla herkesi kendine hayran bırakırdı. Hatta İzmir’in köklü spor kulübü Altay’dan teklif bile gelmişti de babası kabul etmemiş, “Top oynamak günahtır, şehitlerimize hakarettir!” demişti.

Karşımdaki evin paslı demir kapısı gıcırdayarak sokağa açıldı, içerden yirmi yaşlarında, yakışıklı, saçları özenle arkaya doğru taranmış, elinde valiziyle genç bir erkek çıktı. Onu, saçları kırlaşmış, göbeği öne fırlamış, güleç yüzlü yaşlı bir erkek izledi. Oğlunu yolcu ediyordu. Yaşlıca bir kadın ikinci katın balkon korkuluğuna yaslanmış, kendini sarkıtmış bir hâlde, “Vardığında bizi aramayı ihmal etme oğlum,” diye seslendi, “merakta koma bizi.”

“Tamam anne.”

Dikkatli bakınca, saçları kırlaşmış adamı hemen tanıdım. Mesut’tu bu! Nihayet geçmişime ait bir iz yakalamıştım. Sevindim; içime ılık bir sevgi doluştu. “Mesut!” diye bağırdım. Gözlerimdeki ışık alazlandı. Mesut dönüp baktı; yüzümü incelemeye, tanımaya çalıştı. “Neco sen ha!” diye bağırdı birden. Hızla koştu yanıma. Otuz beş yılın özlemiyle sarıldık birbirimize. “Gözlerinden, bakışlarından tanıdım seni,” dedi, “hiç değişmemiş bakışların.” Ardından baştan aşağı beni bir güzel süzdü. “Yaşlanmışsın, çökmüşsün,” dedi.

“Te” dedim, “diyene bak hele. Sanki kendisi eski filinta Mesut da, bir de kalkmış bana kulp takıyor.” Gülüştük. Kadın balkon korkuluğuna dayanmış, bize bakıyordu. Mesut karısına bakıp gülümsedi. “Neco bu,” dedi, “bizim mahallemizin eski demirbaşlarından… Annem benden çok onu severdi. Kıskanmıyor değildim hani…”

Kolumdan tuttu, çekerek zorla eve sokmaya çalıştı. Kolumu kurtarmaya çalıştımsa da başarılı olamadım. “Bırakmam, boşuna debelenme,” dedi, “otuz beş yılın hesabını soracam sana. Bunca yıl ne arayıp sordun ne de bir haber saldın?”

Yukarı kata çıkan merdivenlerin başında Ümmühan Abla’yı gördüm. Yaşlılıktan ötürü beli bükülmüş, vücudu küçülmüş ve saçları yok denecek kadar azalmıştı. Gelini yanına geldi, sessizce durdu. Elindeki bastonuna yaslanmış, gülümsüyordu. “Neco’m, gerçekten sen misin?” dedi, yaşlı, boğuk bir sesle. Basamakları birer-ikişer hızlı adımlarla çıktım. Nefes nefese kalmıştım. “He ya Ümmühan Abla, benim ben,” dedim nasırlı ellerine sarıldım.

“Azıcık boynunu eğ de yanaklarından öpeyim,” dedi bana.

Dizlerimin üzerine çöktüm. Bir çocuk gibi sarıldı bana. Saçlarımı kokladı. “Neco’m,” dedi, “mahallede bir biz kaldık. Herkes ya taşındı, ya da göçüp gitti bu dünyadan. “Ağlamaya başladı. Gelini de sessizce ağlıyordu. Yeniden sarıldı bana. Öptü, yüzümü okşadı. “Biliyor musun sen eski mahallemizin insanları gibi toprak toprak kokuyorsun,” dedi, “nerde şimdi o insanlar? Toprak bile kalmadı, her yer betonlaştı,” diye hayıflanıp durdu. Dayanamadı bayılır gibi oldu. Onu bir küçük çocuğu taşır gibi kucakladım, salondaki kanepenin üzerine sarsmadan bıraktım. Yanağından öptüm. “Ah benim güzel Ümmühan Ablam ah,” dedim kederle, “bir başına kaldım bu dünyada; her yanım beton benim…”

Kızaran gözlerimden bir damla yaş yanaklarımdan aşağıya doğru süzülmeye başladı, oradan da yüreğime aktı…

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.