Menu

O kirli masanın çevresine toplandığımızda olacaklardan habersizdim. Örtüsüz, üzerinde halka halka çay bardağı izleri olan, kollarımızı koymaktan çekindiğimiz o kirli masanın içimize ayna tutmak için oraya, o tenha köşeye özellikle çekildiğini her şey bittikten sonra anlayacaktım.

Sadece iki kişiydik konuşmaya başladığımızda. Ben ve o. Sonra taşın suya düşmesiyle oluşan halkalar gibi genişleyip çoğaldık, ki bu cümle benim değildi, onun söylediklerinden süzmüştüm. Sonra kalabalık bir yalnızlıkla anlatmaya koyulduklarımın, ne kadarı onu, ne kadarı beni ilgilendiriyordu? Bu konuşmanın bir yere varamayacağını anlamış ve en baştan tavrımı koymak istemiştim.

Soğuk sorular, yanıtı belli ve bilinen sorularla harmanlanarak bizim olan bir hayata dışarıdan ışıldak tutmak isteyen bir ele tutuşturulduğunda, yanıt ne olur bunu iyi biliyordum ama o bilmiyordu. Ona bilmediklerini anlatacaktım.

Bilmek istedikleri en iyi bilinenlerdi ama ısrarla bilinmezden gelinenlerdi. Tarih, dünya, gazeteler, dağ, taş, mayın, toprak, mermi, ceset, yas, ağıt anlata anlata bitiremiyordu. Bitmeyen bu anlatımları dinleyen, duyanlar ısrarla anlamıyor, anlayan anlatamıyor, duyan söyleyemiyor, bu tuhaf kısırdöngü içinde debelenip duruyorduk.

Bunca şeyin anlatamadığını duyuramadığını ben anlatacak ben duyuracaktım. Ben, işte o debelenmekten bitkin düşmüş bir halkın ağzı, dili olacaktım.

Ben kimdim? Ağzım, dilim kendimi anlatmayı, acılarımı haykırmayı, çektiklerimizi, bize çektirilenleri haykırmayı başaramamış dilim, onlarcaydı, yüzlerceydi nasıl anlatacaktı?

Zaten hep susmanın, susturulmanın ateşinde kavrulan bir kavmin çocuğu değil miydim? Dilimin dil, yüreğimin yürek, canımın can olarak algılanmadığı bu ödünç topraklarda sürüldüğü her ateşte yanmaya gönüllü bir kavmin…

Ha, şimdi bu toprakların ödünç değil atalarımızın kanı ve kanımızın tapusuyla bizim topraklar olduğunu beller olmuştuk. Ateşe sürülmeye alışık halklara, ateşin yakıcılığını, yanmanın yarasını göstermeye öğretmeye başlamıştık ya suçluyduk.

Suçumuz büyüktü, çünkü suçun ne olduğunu, suçun dinini ana karnındaki bebelere, bıyığı yeni terleyen oğlanlara, eli kına görmemiş kızlara kan kalemiyle yazıp öğretecek kadar yitirmişti tanrı vicdanını. İşte ondandı dilimden korkum. Anlatacaklarım kimin acısını ne kadar anlatacaktı.

Kadim Amed şehrinin Dicle’ye bakan yıkık duvarlarından birinin yanında, yarık bedenini bize gösterircesine gövdesini ortaya dökmüş asırlık çınarın altındaki o kirli masaya oturduğumda nerden hangi acıdan başlayacağıma henüz karar verememiştim. Aklım yüreğim Dicle’nin suları gibi üstten durgun, alttan kudura çırpına akmaktayken o geldi.

O, beklediğim.

Tokalaştık. Muşamba sandalyenin güneşi biriktirmiş yırtık yüzüne aldırmadan teklifsizce oturdu, ben de oturdum. İlk cümlemiz birbirimize bakıp gülümsememizdi. Yırtıcı, paralayıcı, direnç dolu bir çift göz beklerken, karşımda gülümseyen çelimsiz, savaşsız, su sessizliğindeki gözlerin sahibi bu Laz kadın dilime atılan ilk düğümdü sanki. 1

Bir Kürt gencinden ne duymak istiyordu, ya da duymayı umduğu neydi? Bu ülkede Laz’ın sorup da Kürt’ün yanıtlayacağı kaç soru tahammülle sona ulaşabilirdi ki. Bilmiyordum.

Sadece, çınarın, acısını yalnızca kendisinin duyumsadığı yarığına, önünden akan hayatlardan taşlaşmış duvara, Dicle’nin uğultusuna karışan ceset seslerine baktığımız bir bakış ile birbirimize bakıyorduk. Kısa süren ama aramızdan akıp geçtiğini duyumsadığımız bir kan kokusu, ceset sesi sonrasında yeniden gülümsedik.

Konuşmanın basamağına oturan dillerimizin ayağa kalkmaya cesareti yoktu. O bana, ben ona sessizce bakıp, öylece önümüze konulacak buğulu bardaklardaki çayı bekliyorduk. Derin sanılsa da yüzeysel bir hüzün, suskunluğumuzu besliyor konuşmaya nerden başlamamız gerektiğini unutturuyordu. Kadim çınardan kirli masaya düşen o sapsarı yüzlü, kırmızı damarlı yaprak olmasaydı sanırım daha çok oturmamız daha çok belirsizliğe bakmamız gerekecekti.

“Biliyor musun bu yaprağı sana benzettim şimdi, usulca masaya düşünce seninle onun arasında kendiliğinden bir bağ kurdum. Yanılıyor muyum?” dedi omzuma doğru eğilerek.

Bu saçma sapan benzetmeyle duygularımı harekete geçirmek,  kimsesizliğimizi, zulüm altında oluşumuzdan doğan zavallılığımızı anlatmak istiyor, kopmuş gazellenmiş bir yaprağı başından direnç fışkıran bir Kürt genciyle özdeşleştirerek dilimi çözmek istiyordu. Amacını anlamıştım.

“ Yanılmıyorsunuz,” dedim aynı yumuşaklıkla. “ Çınarın yaprakları doğanın hükmüyle her güz dökülür ama baharda yeniden fışkırır. Bizimse her fışkıran dalımız kesiliyor, yapraklarımız yolunuyor, kökümüze zehir dökülüyor. Doğanın döktüğüyle zulmün döktüğünü bir tutmayın.”

 Sustum. Gülümsedi. Sustuk. Gülümsedik. Derin bir düşünce dehlizindeydik.

Küçük çöpünden tuttuğu ölü yaprağı iki yana çevirip döndürüyor, döndürdükçe çıkan cılız hışırtıyı yüreğiyle dinliyor, ara sıra yüzüme bakıp gülümsemesini sürdürüyordu.

O boşlukta çaylarımızı içtik. Boş bardaklara, boş masaya, boş zamana bakmayı sürdürüyorduk. Birden ağzından bir serçe sürüsü dışarı boşalıverdi sanki. Omuzlarını kaldıran,  gözkapaklarını geren, onu o olmaktan çıkarıp bizim aramıza iteleyen o kanat sesleri…

“Ben şeyi soracaktım aslında,” dedi. “ Bana yoksulluğunu anlat. Yakılmış köyünü. Yedi yaşından beri çöpleri karıştırarak kazandığın parayla eve ekmek götürmeni…”

‘Bunda anlatacak bir şey yoktur. Göçe zorlanmış, köyleri yakılmış bütün Kürtlerin yaşadığı artık hepimizin, herkesin kabullendiği bir şeydir çöpten para kazanıp eve ekmek götürmek. Yoksulluk hepimizin entarisi, gömleğidir. Ya bu koca şehirde tarla yok, toprak yok, mal davar yok, nasıl yaşanır. Ben tek değilim, hangi Kürt çocuğunu çevirsen aynı hikâye onda da vardır,’ demek istesem de diyemedim.

“He, eve ekmek götüren benim,” dedim. ”Babam mahpusta, ağabeyim dağdadır.”

İç sesimin dedikleri yüreğimin dehlizlerinde akıp giderken duyduklarını yeterli bulmadığını anlıyordum. Tekrar sustuk, tekrar gülümsedik. Uzun bir susuşun içinden tekrar kuşlar uçurmaya başladığında yeniden boş masaya dönmüş, ben yakılan köyümüzün sokaklarından, o ise büyük kentlerin çöplüklerindeki çocuklardan kopabilmeyi başarmıştık.

“Bana kendini, arkadaşlarını anlat. Hani neler konuşursunuz bir araya gelince, nasıl eğlenirsiniz? Neye sevindiğinizi, üzüldüğünüzü anlat.” dedi. Sustu. 2

Gözlerinde gördüğüm sadece sorular değildi. Buraya, bu kente gelme nedenini, benimle-bizimle konuşma nedenini de barındıran bilinen bilinmezlikti.

Onun kanatlarına sorularını taktığı kuşlar benim başımın üstünden uçup geçtikçe, arkamda uzanan o kadim toprakların acılarına doğru uçtukça, yüz çizgilerini dolaşan çaresizliğini sezdikçe güvenimin artacağını, açılacağımı, iç sesimi dışa boca edeceğimi biliyordu. Onun için usul usul, arkalardan dolaşarak gelmek istediği yere, aslında onunla birlikte gitmemi istiyordu. Cesaretim kırıktı. İçimdeki ateş çok yeniydi. Sözü o ateşe getirmek istediğinin ayırtındaydım. Ne benim konuşacak, içimde o ateşi yeniden harlayacak cesaretim vardı ne de o direkt sorabilecek cesarete sahipti. Artık sorulardan acılara geçmenin zamanıydı.

“ Amed’de çocuklar bir araya gelince mahpus babalarından, ağabeylerinden, gidip de gelmeyenlerinden anlatırlar. Artık hayal olmuş köylerindeki oynamaya güçlerinin kalmadığı oyunlarından anlatırlar. Yastığa başımızı koyduğumuzda gidebildiğimiz ateş, kan ve ölü olmayan, asker polis olmayan hayallerinden anlatırlar ama öyle iki şey anlatırlar ki dağ taş acıya keser. Bütün Diyarbakırlı çocukların hepsinin ortak yarası budur, ki illâ herkes bunu anlatır. ‘Bunca kıyım, zulüm ve kan bitsin, bu yoksulluk bu zulüm artık yeter!’ diyerek 15 Şubat 2010’da Dicle kıyısında bedenini ateşe veren Mustafa Malçok’u, işte bildiğin eylemler sonrası girdiği cezaevinde gördüğü ağır işkence ve zulüm sonrası serbest kaldığında dağa çıkmasını, yaralandığı ilk çatışmada ki o gün 29 Haziran 2010’dur, ele geçmemek için el bombasını üzerinde patlatarak kendini parçalamasını… E bunlar dururken ne anlatır insanlar birbirine. Sinema, tiyatro, dünya gezileri anlatacak hâlimiz mi var ki anlatalım.

Barışın sesi yok bizim buralarda. Bağırsa, çığırsa da hep ağıt değil türkü de söylese, barışa duyuramaz bura insanı sesini… Barış sağırdır bu topraklarda. Nasıl ki insanların dilleri kesilmiştir ta ana rahminde, barış da sağırdır, kördür toprağımızda. Gene de inatla barış der dururuz.  Sadece Diyarbakır’da değil, Diyarbakır dışında da sadece “barışın sesi” olmak için bedenlerini yakan Evrim Demir’i, Fırat İzgin’i de anlatırız birbirimize. Onların umutlarını yakan, geleceklerini yakan elleri anlatırız birbirimize,” dedim, sustum.

Çaylar soğumuştu. Derin bir sessizliğe gömülmüş, ihtiyar çınarın hışırtısını dinliyorduk. Uğultu dolu sorular beynimizden masaya, masadan toprağa akıp duruyordu. Uzaklardan taşınan ne olduğu belirsiz sesler eşliğinde, ne sorup ne yanıt vereceğimizi bilemeden birbirimize bakıyorduk. Belki de bakmıyorduk. İşte öyle darmaduman bir durma hâli içindeydik.

“Babası gerilla olan, babası faili meçhullerde öldürülmüş, kardeşleri gerilla olan, cezaevlerinde yatan, ailesi işkencede kaybedilen, sakat kalan, yakılan köylerinden zorunlu göç yaşamış arkadaşların var mı?” dedi korku dolu bir sesle.

Masaya bir el bombası konulmuşçasına ürkek tedirgin bir gözle çevremizi tarayarak sustu. Gözlerime bakması bile korku doluydu. Sorunun ardından uzunca sustuk.

“ …Mazlum çıktıktan sonra Mustafa’yla bir ara oturmuştuk. ‘Mazlum’dan haberin var mı?’ demişti. Dedim ‘yok.’  ‘Önce kim birbirini görürse o diğerine selam söylesin,’ demişti. Dedim ‘Tamam Mıçe. Hele bakalım kim kimden önce görecek.”  Mustafa benden önce gördü.

“…Mazlum’un çıkış yaptığını duyduğum zaman diyordum gördüğüm yerde alnından öpeceğim… Yeniköy morgunda gördüm. En yakın arkadaşım paramparça yerdeydi. Buz gibi alnından öptüm. O şekilde uğurladım.”3

        Ölümün derin sessizliğiyle bakıyorduk kirli masanın çizgilerine. Nice hayatların, avuç terinin, parmak izinin, sözün kirinin döküldüğü masaya. Sonra aynı korku yüklü sesiyle sordu;

“ Sen de taş attın mı? Taş atan çocuklar var ya hani. Tutuklananlar, yaşlarıyla bağdaşmayan ağır günlerden, acılardan geçen çocuklar. Yıllarca hapis yatırmayı marifet sayan yasaların yargıladığı çocuklar? Taş atmayı nasıl görüyorsun?”

Gene o yoğun sessizliğe saklanmanın anlamı yoktu. Vardık, canlıydık, yaşamıştık. Yaşadıklarımızın ucundan dökülenlerin boğduğu, yaktığı, paraladığı bir halkın çocuklarıydık. İşte sözün örtüsünün kalktığı yerdeydik.

“O anda ben bir şey düşünmüyorum ki. Mesela bazılarına sorsan diyecek ‘ben sinir olmuşum polise, sevmiyorum. Ben taş atıyorum polise rahatlıyorum.’ Benimki o rahatlıktan değil. Ben taş atıyorum mesela; o taşı karşıdaki zarar görsün diye değil. Emin ol yüzüne bile değse, bir tarafına bir şey olsa üzülürüm ben. İnsandır sonuçta. Ben o anda atıyorum direnişin olduğunu görsünler, biz de buradayız yani, görsünler diye. Biz hâlâ buradayız. Gelecek nesil de bu düşünceye sahiptir bunları biliyor. Bunun farkındadır. Bunu bilsinler diye atıyorum. Yoksa karşı taraftaki zarar görsün diye değil, benim meselem o değil. Zarar görse ben de üzüleceğim yani. Sonuçta insandır. Ne mutlu insanım diyene!”

Gülüyorduk. Gülüşün ortak olduğunu seziyorduk ilk kez. Laz gazeteci ile bir Kürt çocuğun gülüşünün aynı olmasına, aynı hevesi taşımasına ve aynı yerden akmasına gülüyorduk. Onun sevgisiyle geldiğinden emin olamayan iç sesime yanıt verircesine gülümsüyorduk.

“Bizim ülkemizi dörde bölmüşlerdir ama en önemlisi bizim beyinlerimize, duygularımıza parmaklıklar atmışlardır. Vedat Türkali’nin bir kitabında vardı. Fransa’da burjuvalar avlanmaya giderler, o avlanma sırasında kuşları vuramazlar, yeteneksizlikten dolayı. Avlanma sezonu gelmeden önce kuşların yaşadığı yerlere parmaklıklar sererler. Sezon gelince onu kaldırırlar. Ama kuşlar alıştığı için uçamazlar, kaçamazlar. Onlar da vururlar. Bizim beyinlerimize de öyle aynısını yapıyorlar,” diyordum ve uzaklara akan bir sesin peşinde olduğumuzu sezinleyerek susuyordum.

Bütün kuşların kafeslere konulduğu bir doğada akıp giden umarsızlığın peşindeydik. O benim anlattıklarımı ben onun sorduklarını etimizi örten deri kadar yakından tanıyorduk oysa. Isısını duyumsadığımız, kesiğinin sızısını bildiğimiz her şeyi bildiğimiz kadar biliyorduk bütün sorulmamış ya da sorulması olası soruların yanıtını.

“Yarınlardan, güzel olan şeylerden söz etsek biraz da,”dedi, aramızdaki yoğun ağır kasvetli sessizliği dağıtmak istercesine.

“Hani ne istiyorsun, ne bekliyorsun gelecekten. Çok gençsin, çok akıllısın. Geleceğinde neler olsun istiyorsun?” diye sordu kendisinin bile tanımadığı yapay bir ses tonuyla.

Dicle’nin üstünden havalanan kuş sürüleri batıya doğru yönelmişti. Aklımdan geçenlerin rotası oralardaydı. Anladı. Sözün üstüne söz koymak yerine gözlerimin içindeki öfkeyle yer değiştiren umuda baktı. Biz parçalanmıştık. Biz yamalıydık. Biz soğumuş buza kesmiştik. Derinden gelen bir sesti ona yanıtı veren.

 “Bir filozof var Adorno diye. 70 yaşına geliyor, bir cümle kuruyor ‘yanlış hayat doğru yaşanmaz’. O güne kadar yazmış olduğu bütün kitapları yakıyor, zoruna gidiyor, çıldırarak ölüyor. Ben de içeride öyle dedim. ‘Ben 18 yıl boşuna yaşamışım.’ Önemli olan 18 yaşından sonrasını dolu geçirmektir. En azından ben kendimi Adorno’dan daha şanslı görüyorum. O 70 yaşında anladı. Belki çok şey yapabilirdi, yapamadan öldü, ama ben yapacağım.”4

İçimde gençliğin açtığı yataktan akan umut ırmağı kıyılarını döve döve ilerliyordu. O bendeki umudun nasıl umutsuzluklar barındırdığının farkındaydı. Susması o yüzdendi. Umutsuzdu, beklentileri altüst edilmiş bir gençliğe bir geleceksizliğe bakıyordu.

“Son olarak bir şeyi çok iyi anladım. Bahar gelir. Çiçekler doğar. Çiçekleri köklerinden sökersiniz, öldürebilirsiniz ama çiçekler yeniden doğar. O yüzden baharı öldürmek mümkün değildir. Çiçekler ölür ama baharlar ölmez,” dedim en çığırtkan sesimle ve gözlerimi uzaklara dikip Dicle’nin sıcak sis altındaki çalkalanmalarını izlemeye koyuldum.

Gülümsedi. Avucundaki boş çay bardağını usulca masaya bırakıp muşamba sandalyenin kırık arkalığına yaslandı. Tedirgin, temkinli ve güleçti. Tekrar eğildiği masaya tuhaf bir sevinçle baktığını, uzaklara bakışımın arkasında bir şeyler aramakta olduğunu sezdim. Konuşmasına fırsat vermeden atıldım.

“Küçüklükten beri doktor veya öğretmen olmak istedim. Bir de mühendislik ağır basıyor şu anda hayatımda. Doktor olmak, hastalarımı Kürtçe tedavi edebilmek, onları hayvan muamelesiyle değil de insanmış gibi tedavi edebilmek, onlara insan olmanın ne kadar büyük bir şey olduğunu gösterebilmek için, o hastalığı unutturmak için.

Mühendisliği ise sağlam binalar yapmak, o yıkıntı viraneliği halkımızın bir daha görmemesi için düşünüyorum. (…)Elimde olsa bütün üniversiteleri okur, bütün bilimleri araştırırım. Bunları başarabilirsem ne mutlu bana. Ne mutlu halkıma! (…) Ben bir şey diyeceğim. Hayal ettiğim umutlara karşı kurduğum bir cümle ‘Sana gelebilir miyim bilmiyorum ama Kâbe’ye yürüyen bir karınca misali hiç yoktansa yolunda ölürüm,’ diyorum.”

Her sabah Diyarbakır’ın arka sokaklarından taşarak merkez mahallelerin çöplüklerine, kahvehanelerine, çarşılarına yayılan çocuk seslerini, yaşadığı kentin çocuk bahçelerinden okul bahçelerinden taşan sesle harmanlama çabasından vazgeçmenin iç huzuruyla arkasına yaslandı kadın. Sokak aralarından fışkıran yoksulluğa sırtını dönüp oturmuş olmanın rahatlığıyla karşıda bulutlar içinde yükselen kadim kale surlarına bakıp gülümsüyordu.

Anlattıklarım sorduklarının karşılığı mıydı? Önyargılarının ne kadarı parçalanmıştı, ne kadar yeni önyargı biriktirerek süzülüp geçecekti Dicle’nin sisinden. Kentin sızılarına tanıklık eden olayları hangi pencereden görerek kalemine yükleyecek, sözcüklerden akıtacak, dile dökecekti bilmiyordum.

Bildiğim ‘kırlara karşı şenlik ateşleri yakan bir hayata tanıklığımızı zulümle kazıyanlar, düzenin ucuna acıların gençliğini, gençlerimizin hayatlarına olmazların bereketini ekleyenler’ bu soruları da, yanıtlarını da hiç mi hiç merak etmeyenlerdi.

Dicle’nin derin uğultusunda yitip giden hayat uğultuları içinden sıyrılıp çıkmak için umarsızca debelenen bu kuzeyli, bu uzak toprakların kadını; diliyle, gelenekleriyle, yaşadıklarıyla, ülküleriyle apayrı bir hayatın kum saati gibi dolmuş, dökülmüş, anlattıklarım karşısında ters çevrilmiş yeniden dolmuş dökülmüş ama anlattıklarımı uzak bir ülkenin kurgulanmış cümleleri olarak çıkınlamış ve ikindi güneşinin arkasına takılarak Amed’in dert kokan sokaklarına doğru yürüyüp gitmişti.

Ardında kalan hiç tanımadığı tanıyamayacağı, hayatlardı… Bizim işgal altındaki hayatlarımız. Yani bilin(mey)enlerin ya da anlatıl(may)anların hayatları…

                                                                             2014- Haziran /İzmir

*İtalik yazıların tamamı Müge Tuzcuoğlu’nun “Ben Bir Taşım” adlı kitabından aynen alınmıştır. (Evrensel Basım Yayın / 2011)

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.