Menu

Kadın

Ben 32 yaşında, iki çocuklu bir köy kadınıyım. Şu arkadaki köyde tarlalarımız, bağımız, malımız davarımız var. Tüm köy kadınları gibi biz de yıl boyu onlarla uğraşır, kendi yağımızla kavrulup gideriz. Ha, ken-dimizden değil, sudaki adam’dan bahse-decektim değil mi..? O sabah her zamanki gibi traktöre, kocamın yanına oturmuş tarlamıza gidiyorduk. Traktörümüzün üstü kapalı değildir. Sese, toza, soğuğa-sıcağa, güneşe-yağmura açıktır yani. Evimizden tarlamıza gidebilmek için çay kena-rından geçip diğer şehirlere giden otoyola çıkmak zorundayız. Bu, hem bizler hem de hızlı araba kullanan sürücüler için bir tehlikedir. Son-baharları bu yol daha bir yoğun olur.

O sabah da öyleydi. Arabalar rüzgarlarını bize üfleyerek vızır vızır geçiyorlardı. Biz traktörün üstündeyken konuşmayız. Bunu gürültüden ve ne söylediğimiz anlaşılmadığı için değil, daha çok da kocamın dikkatini dağıtmamak için yapmayız. Çünkü çok kazalar oldu bizim bu dereboyunda. Çok yuvalar söndü. Yol boyu akan çaya çok arabalar uçtu. Yol çaydan çok yüksekte, dağın eteğini izleyerek geçer. Selden korumak için de çay ile arasına yüksekçe bir duvar örülmüştür. Yani yoldan geçenler çayı göremezler bile. İşte o gün otoyoldan giderken çayın uzaktan görülebilen bir yerinde, suyun içinde hareket eden bir karartı görür gibi oldum. Bir yaban hayvanı sandım önce, selin getirdiği bir kütük falan da olabilirdi. Suyun hızıyla hareket edebilir diye düşündüm. Tam görüntünün hizasına gelince kocama, traktörü durdurmasını söyledim. Durdu. Hemen yolun sudan olan yanına geçtik. Uzaktan gördüğüm o karartı bir insandı ve bize el kol hareketleriyle bir  şeyler anlatmaya çalışıyordu. Sesini duya-mıyorduk ama hareketlerinden bağırdığı belliydi. Suyun sığ olduğu bir yerde ayakta durduğunu sandığım adamın göremediğimiz bir şeyin üzerinde zorla durmaya çalıştığını sonra anladık. Beline kadar suyun içindeydi ve akıntıya kapıl-mamak için mücadele veriyordu. Kocam heyecan-landı ve neredeyse iki üç metre yüksekliğindeki duvardan kendini dere yatağına atacaktı ki engel oldum. Az ilerdeki daha az yüksek yere yönlendirdim. O sırada olağandışı hareketlerimizi farkeden bir arabanın da yanımızda durduğunu farkettim. Gördüklerimi arabadan inenlere de gösterdim. Bu arada kocam çay kıyısına varmış sudaki adama bağırarak birşeyler söylüyordu. Yolu koruyan duvarın üstüne çömelip kaldım…

 Aradan ne kadar zaman geçti farkında değilim. Zaman mı durdu ben mi dondum bilmiyorum. Neden sonra farkettim ki dere yatağı sağa sola koşuşturan onlarca adamla dolu. Traktörümüzün durduğu yerde ışıkları yanıp sönen bir de ambülans var. Traktörümüz ise bulanık çayın içinden birşeyler çekiyor. Yolu çaydan koruyan duvarın üzerinde ne zamandır çömelmiş o devinimi izliyorum, bilmiyorum.

Sudaki Adam

Donuyorum. Belden aşağım uyuşmuş, tutmuyor gibi, ayakta durabilmek için zorlanıyorum. Oysa sendelememem, kendimi bırakmamam gerekli. Yoksa saatlerdir beni esir alan azgın suyla savaşı-mı tümden kaybederim. Vahşi akıntılar beni yutmak, alıp götürmek için uğraşıp duruyor zaten. Aç kurtlar gibi. Makbule’yi yuttu, beni de istiyor.

Alıp kimbilir nerelere götürdü onu. Hangi taşa veya çalıya takılıp kalmıştır. Defalarca eğildim arabanın içine doğru, elimle dokunmaya çalıştım, defalarca uzanabildiğimce uzandım onun koltuğuna doğru, yok. Araba sallanıyor, takılıp kaldığı kütük ya da kayadan koparsa akıntı beni de yutacak biliyorum. Hem donmamak hem uyuşup mücadeleden vazgeçmemem hem de arabanın dengesini bozup akıntıya kaptırmamam için çok dikkatli olmalıyım. Ama ne dizlerime ne de belden aşağımı döven suya lafım geçiyor. Makbule, zavallı karım niye tutunamadı arabanın bir yerine, neden tırmanamadı yukarıya? Paniklemiştir, uykuda mıydı yoksa? Kaç saattir buradayım, kaç saattir yoldan geçen arabalara bağırıp, el kol işaretleriyle ilgilerini çekmeye çalışıyorum. Uykum var, su da uyku gibi kendine çekiyor beni. Bir, bırakmalı kendini insan, dalmalı uykuya diyorum, bir korkuyorum, hayat tatlı geliyor, direniyorum. Suya bakmamalıyım, başımı döndürüyor, üzerinden uçuyor gibi hissediyorum kendimi. Hep yukarlara, başka yerlere bakmalıyım. Gözlerim kararır, başım dönerse gene su kazanmış olur. Yüzme öğrenmediğim için eşekliğime doymayayım. İhmalkarlığın, önemsememenin faturasını çok ama çok ağır ödeyeceğimi önceden kestire-bilseydim keşke. Sesim mi kısıldı, suyun şarıltısından mı bana öyle geliyor bilmiyorum. Ama sesim bana yabancı, sesimi de su yutuyor. Bak işte gene bir taksi geçiyor. Heey, buraya bakın, kurtarın beni! Boşuna. Ne duydu, ne de gördü beni. Geçip kayboldu o da diğerleri gibi. Otobüsler ve kamyonlarda umudum, onlar daha yüksek oldukları için bulunduğum yeri daha açık ve daha uzun süre görebilirler diye düşünüyorum. Otobüsler öyle hızlılar ki, yolcuları öyle içe kapanmış öyle dünyadan bihaberler ki dışarıyı izlemiyorlar bile. İşte bir traktör geçiyor, sürü-cünün yanında da biri var, yüzü de bu tarafa. Heey, yardım edin, imdaaat! Altımdaki arabanın takılıp kaldığı yerden kopmamasına dikkat ederek el-kol hareketleri de yapıyorum. Sesimi duya-mazlar, bari hareketlerimle ilgilerini çekeyim. Yazık, o ara görüş alanından çıktı. Yo, işte yukarıda, yol kıyısında bu yana bakan iki kişi ve işte biri aşağıya atlayıp bana doğru koşuyor ve işte kurtuluş umudu ve işte kurtuluş!.. Koşarak gelen adam suyun kıyısına varmış bile, bana doğru birşeyler söylüyor bağırarak, birşeyler anlatmaya çalışıyor. Anlamıyorum ama bekle, sabırlı ol dediği el hareketlerinden belli. Bu arada yol kenarında başka arabalar da duruyor, başka insanlar, başka işaretler…. Kendimi bırakmanın zamanı geldi diyorum kendime, işte yetiştiler kurtuldun!

Bir süre sonra kendimi suyun kıyısında ve bir battaniye sarılmış halde anımsıyorum. Birileri bir şeyler soruyor, o birileri gidiyor diğer birileri bir şeyler soruyor, hep panik var yüzlerinde, hep merak var, acıma var bir de. Ben ise yarı uykuda gibi, yarı rüyada gibi, ya da bir filmi az bucuk anımsar gibiyim. Kırmızı bir traktör anımsıyorum örneğin, arkasına bağlanan bir halatla sudan dışarıya bir şeyler çekiyor. O bir şeyler, açık camlarından dışarıya suların boşaldığı bir araba oluveriyor sonra. Ambulans sesleri işitiliyor, bir sedyeye uzatıldığımı, yanımabaşıma da Mak-bule’yi uzattıklarını anımsıyorum. Ambulans sirenleri giderek uzaklaşıyor kulaklarımda, uyku altediyor beni.

Kadın

Kocam, benim donup kaldığımı, sudan çıkarılan adamı ve karısını ambulans gittikten sonra beni kendime getirebilmek için tokatlamış, şok olmuşum ya. Evde anlattı olanı biteni…

Adam saatlerce suyun içinde beklemiş, bağırıp durmuş birileri yardım etsinler diye. Ama kimselere duyuramamış sesini. Çok uğraşmış ama karısını arabanın içinden çıkaramamış bir türlü. Kadıncağız boğulmuş. İyi ki suya kapılıp gitme-miş. Adam da zarzor ayakta durabiliyormuş, yarı baygın, şaşkın bir haldeymiş. Savcı, polisler ne gelmiş, hem adamın hem de kocamın ifadesini almışlar. Ama adam pek bir şey konuşamamış. Bön bön bakıp duruyormuş savcının gözlerine. Bir de sayıklar gibi ‘karımı bulun, Makbule nerede’ deyip duruyormuş. Adamı kıyıya aldıktan sonra bizim traktöre bağlayarak suyun içinde sırtüstü yatan arabayı çekmişler dışarıya. Adamın karısı ön koltukta, emniyet kemeri bağlı halde duruyormuş. Kemeri çözüp çıkamamış kadın. Öylece boğulup kalmış zavallı. Araba suya düşmeden önce birkaç takla da atmış diyorlarmış, kadın o anda da ölmüş olabilirmiş. Bir de çok yük varmış arabada, kasalar, sandıklar falan. Onlardan biri de kadının kafasına çarpmış olabilirmiş. Ölmüş artık, nasıl olduğunun ne önemi var ki. Ne çok millet toplanmış, ne çok araba durmuş, farkında değilim, dalmışım. Kendime kızıyorum, iner inmez kocamla birlikte çaya koşmadım diye, gözümü açıp olup bitenleri izleyemedim, söylenenleri dinleyemedim diye. Ama iyi ki adamı görmüşüm, iyi ki kocamı durdurmuşum ve iyi ki o gün kocamla birlikte tarlaya gitmişim…

Günlerce uyuyamadım, kadının ölmüş olmasına çok üzüldüm. Ama adamın kutulmasında katkım olduğu için iyi ki de varım diyorum.

Sudaki Adam (daha önce)

Her zaman yaptığımız gibi yarın sabah erkenden yola çıkacağız diye akşamdan arabayı yükleyip hazırladık. Yol uzun. Erken çıkarsak geceye kalmadan İstanbul’da olabilirdik. Köyden dönüş-lerimizde arabamız her zaman tıkabasa dolu olur. En ufak bir boşluk bırakmayız, bağaj dolduysa arka koltukların üstünü, aradaki boşluğu tamamen doldururuz. Hanımın yazın kuruttuğu kaysı, elma, dut kuruları; torbalarla beyaz fasulye, nohut, bulgur; evde yapılan salçalar, türlü türlü pekmezler, kurutulmuş baharatlar… İstanbul’daki komşulara, çocuklara, akrabalara birer avuç verdimiydi bir şeycik kalmazdı geriye. Memleketten eli boş gelinmezdi ya… Bu kez hasat mevsimi sonu dönüyoruz diye de arabanın aldığınca kasa kasa üzümler ve elmalar bile var. Emektar steyşın arabamız alışkın bunlara…

Sabah yola çıktığımızda, akşamdan vedalaştığımız komşularımız hala uyuyorlardı. Köpekler ve horozlar bile sabahın tatlı dinginliğine kaptırmışlardı kendilerini. Çıt yoktu etrafta. Sırf komşular değildi derin uykuda olan, evlerin önüne bağlanmış inekler, gündüzleri çöplükleri eşeleyen tavuklar, hafif bir rüzgarda bile haşır haşır titreşen kavaklar da uykudaydı. Köy tümden uyuyordu yani.

Yollar sakindi. Kara asfalt ince bir urgan gibi uzadıkça uzuyordu altımızda. Arabamız yapışacakmış gibi iştahla yumulmuştu yola, bana mısın demiyordu. Karım, biraz köyden ayrılmanın üzüntüsü biraz da uykusuzluğun rehaveti içinde sessiz ve düşünceliydi. Konuşkan biri değildi zaten. Yüzünün sağ yanını arabanın yan camına dayamış yanımdaki koltukta oturu-yordu. Uyuyor muydu, gözleri açık mıydı, yolu izliyor muydu belli değildi.

Önce köyümüzü, sonra kasabamızı daha sonra da ilimizi arkada bırakmıştık. Tıpkı koca bir yazı, yaz yorgunu komşularımızı, orası burası dökülmüş eski evimizi, anılarımızı bıraktığımız gibi… Oldum olası arabaları ve araba kullanmayı severim. Arabayı sevince yolları da sevmek gerek. Yolları sevince de yolculuğu… Tepelere inip çıkan, dereleri, suları takip eden, vadilerde kıvrılan ve ovalara asılan yollara alışığım. Emektar steyşın arabam buzda paten yapan kızlar gibi, yeni ışıyan güne sırtını dönmüş, batıya doğru zevkle kayıyordu. Bir süre iki dağ arasına sıkışmış akan bir çayı takip ettik. Bir suyun sağına bir soluna geçerek izledik onu. Küçük köprüler, kıvrımlı viyadükleri geçip gittik. Karşıdan tek tük otobüsler geliyordu. Şehir-lerarası yolların kralıyıdı onlar. Vınlayıp geçiyorlardı yanımızdan. Arabanın radyosunda bir Erzincan tüküsü duyuluyordu. ‘Taşa verdim yanımı, toprak emdi kanımı…’ Biz ise bir yanı-mızı çaya, bir yanımız dağa vermiş türküye uyarak ilerliyorduk. Hanım uyumuştu. Türkü ona ninni gibi gelmiştir. Ne oldu bilmiyorum, nasıl oldu farkında değilim, o türkü bitti mi bitmedi mi hatırlamıyorum… Çarpma sesi, gürültü, boşluk ve su… Anımsadığım bunlar… Çarpma sesi, gürültü, boşluk ve su…

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.