Menu

Kapıyı art arda ve hızla çalan beş yaşındaki çocuğu içeri aldı. Kucağındakini hala pışpışlıyor, uyutmaya çalışıyordu. Eteğine yapışan iki yaşındaki çocuğun ağlaması ise yeni durmuştu. İçeriye giren beş yaşındaki kızı nefes nefese :

−Anne, anne beni yıka, dedi.

İyi de bugün banyo günü değildi ki. Şimdi ocağı yakmak, kazan kurmak listesinde yer alan işlerden değildi. Herkes kendinden bir iş bekliyordu. Kayınvalidesi tarlada karın tokluğuna ırgatlık etmesini, kocası yatakta kadınlığını göstermesini, çocuklardan biri emzirilmeyi, biri uyutulmayı, biri de yıkanmayı… Ahırdaki ineğin bile ondan beklentisi vardı. Peki ya o ne bekliyordu? Bıkmıştı hayattan. Üstelik yeni değildi bıkkınlığı. Sanki amniyon kesesindeyken yaşayacaklarının filmini izlemiş de kendini bekleyen hayatı düşünmeye başlamıştı ve daha yaşamadan gözü korkmuş, bıkmıştı o zamandan. Bıkkın doğanlardandı yani. Zor bir çocukluk, zor bir evlilik ve kendini büyütemeden üç çocuk büyütmeye çalışmak da ayrıca yormuştu.

Kucağındaki nihayet uyudu. Mindere yatırdı onu. Başındaki beyaz tülbenti çıkarıp mindere yatırdığının yüzüne, sinek ısırmasın diye örttü. Bu kez iki yaşındakini aldı kucağına. Büyük kızına “Git şurada otur, kardeşini uyutana kadar.” diyerek parmağıyla camın önündeki somyayı işaret etti. Büyük kızında bu aralar bir gariplik vardı. Olur olmaz isteklerde bulunuyordu. Banyo günlerinin dışında da durmadan “Beni yıka,” diye sayıklıyordu. Öfkeli gözlerinin mavi ucuyla somyaya geçen çocuğa baktı. Bu çocuk, sokaktan bazen böyle kan ter içinde geliyordu. Yine terlemişti, karışmış saçlarının uçları terden yanaklarına yapışmıştı. Yüzü kıpkırmızıydı. Göğsünde, ilk geldiğindeki kadar olmasa da, hala heyecanla inip kalkan devinişler vardı.  İşi bu kadar çok olmasa çocuktaki bu farklılığın sadece mevsim sıcağından ve kardeşlerini kıskanmaktan geldiğini anlar mıydı? O, büyükteki bu değişikliği biraz da şımarıklık olarak gördüğü için önemsemiyor, sebeplerini araştırmak yerine onun sorun yarattığını düşünüp kızıyordu. Bazen bu kızgınlık, başka kızgınlıkların da karışmasıyla büyüyor; çocuğun yanağında bıraktığı izin rengi kırmızıdan mora yükselecek birkaç tokat olarak vücut buluyordu. Tokadın sahibi o zaman derin bir ıstırap duyuyor, ona yeterli sevgiyi veremediğinin farkına varıyor ve vicdan azabı denilen karanlık sularda boğuluyordu. Ama tokat yanakta birkaç gün, ruhta bir ömür yaşayacak olmadan önce öfkesini engelleyecek bir yönetim kuramıyordu. Şimdi minderde uyuyan ve kucağına yeni aldığı çocukları olmasaydı büyük kızının yanağına yapışan saçlarını kesebilir, onu yıkayabilir, hatta pazardan aldığı beyaz çiçekli tokalarla başını süsleyebilirdi. Oysa bunları yapması olanaksızdı. Kucağındaki uyuyana kadar, öbürü uyanacaktı. Vakit çocuklara sevgi dağıtımında sadece uyutma ve besleme işlerine yetiyordu. Bu işler de sevgiyle yapılmaktan çok zorunlu hizmetler kapsamındaydı onun için.

Sevgi öğretilmemişti ki ona. Sevgiyi zor ve zaman alan bir iş olarak görmesi bundandı belki. Babası annesini kovduktan sonra gelen üvey anne istememişti onu. Bu yüzden dedesinin yanında büyümüş, orada da iki ihtiyarın yapamadığı bütün ağır işler, küçücük omuzlarına yüklenmişti. Dedesinin koyunlarını otlatmak için çıktığı küçük, yeşil tepenin üstünden, köyü  ortadan ikiye bölen toprak yolda siyah önlükleriyle ilkbahar öncüsü karıncalar gibi okula doğru ilerleyen arkadaşlarını gördükçe az ağlamamıştı arkalarından. O da okula gitmek istiyordu kimse ne istediğiyle ilgilenmese de. Dedesi zaman zaman “Gül  kızım, gülperi kızım, güleç kızım…” gibi sevgiyi çağrıştıran sözler sarf etse de küçük bedenin büyük işleri yüklenmesine ses çıkaramayacak kadar ihtiyardı. Bu kadar ihtiyar olmasa kısa bir süre sonra dedesini toprağa vermeyecek, ondan sevgiyi öğrenebilecek, çocuklarına sevgi gösteremeyen bir anne de olmayacaktı.

Kucağındaki ise uyumak nedir bilmiyordu. Gözleri iyice kısılıyor, tam uyudu derken göz kapaklarını birden ve inatla açıyordu. Sanki annesinin kendini uyutur uyutmaz mindere fırlatacağını, bu zamanın dışında bir daha kucağa alınma olasılığının olmayacağını biliyor da inatlaşıyordu uykuyla. Annesi ayakta uyutmayı denedi bu kez. Odada bir aşağı bir yukarı gezdirmeye başladı onu.

Somyadaki çocuk hiçbir hareketini kaçırmadan annesini izliyordu. Sadece annesiyle göz göze gelme anında tül perdenin yırtılmış yerinden dışarı çeviriyordu bakışlarını çünkü annesinin mavi alevler saçan gözlerinden korkuyordu. Bu gözlerde, yıkanma konusunda ısrarcı olursan isyanı bastırmanın yollarını biliyorum, diyen bir meydan okuyuş vardı. Onunsa yıkanmaktan başka çaresi yoktu. Bu yüzden bilmek istiyordu, acaba annesi kucağındakini uyutunca banyo yaptıracak mıydı onu? Dün de yıkamamıştı, önceki gün de. Tekrar annesine baktı, bu kez göz göze geldiler. Annesinin gözleri, birçok isteğini dile getirmesine engel olan kocaman bir “dur” deyişti yine… Somyadaki, bacaklarını büküp dizlerinin arasına yerleştirdi alnını. Annesinin karnında olmayı diledi. Gerçekleşebilecek tek bir isteği olsaydı evet, bunu dilerdi. Kardeşlerinden kendisine sıra gelmesini beklemekten, nasibine düşecek sevgi kırıntılarından, hatta yıkanmaktan vazgeçip annesinin karnına girmeyi isterdi. Annesine, karnına al beni, dese… Dayak yemekten korktu.  “Yıka beni” diyordu. “Madem karnına almayacaksın, yıka!”

Yıka ki dili şaraba, bıyığı tütüne bulanmış “dede”nin kokusundan kurtulmanın bir yolu olur. Yıka ki dedenin nemini kaybetmiş dilinin yanakta ve boyunda dolaşmasından bir iz kalmasın. Yıka ki bacaklarımın arasında gezen tütün sarısı parmaklardan bir iz kalmasın… Acaba tütünün sarılığı bacaklarının arasında bir iz bırakmış mı diye dizlerinin arasından pijamasının kasık arasına baktı. Çiş yaparken de binlerce küçük bebeğin tuvaletin deliğine dökülüp dökülmediğine bakardı bazen. Sonuçta “dede” çok kez ellemişti orasını. Ama şimdiye kadar hiç bebek düşmemişti. Ya bugün annesi onu yıkamaz da bebekler düşerse ne yapardı. Ölmeyip bir de ağlarlarsa binlerce bebekten bazısı… Annesi o zaman inanmazdı ki oğlan çocuklarıyla oynamadığına. Hiçbir oğlanla tenhaya gitmemişti. Yine de annesi inanmazdı işte. “Dede yaptı” da diyemezdi. “Dede” dedikleri mahallelerinin buruşuklarından biriydi ve “annene söylersen aynısını kardeşine de yaparım,” diyordu. Nefretle baktı kardeşine, sadece anne kucağını değil tüm geleceğini de çalan oymuş gibi. Ağzı, yüzü buruşuk o pis canavarı babasına öldürtememesinin tek sorumlusu iki yaşındaki kardeşiymiş gibi. Yine de kıyamazdı ona. Susmak zorunda hissediyordu bu yüzden.

Somyadaki çocuk duaya başladı: “Allah’ım” dedi, “Ne olur bu kez de gelmesin bebekler. Dede ile karşılaşmamak için çok dikkat edeceğim söz. Onu, sokağın başında gördüğüm an zıplayarak bahçenin duvarını geçmeyi başaracağım. Bu kez de olmasın da bebekler…Allah’ım ne olur.” Somyanın gıcırtısıyla irkildi. Annesi yanına oturmuştu:

−Aç mısın?

−Hayır, beni yıka.

Bu anlamsız istek, kimin tükürdüğü belli olmayan, yaz sıcağında eriyip terliğine yapışmış sakız gibi hemence terk edilmiyordu. Anne yüzünü buruşturdu, yorgun omuzlarını iyice düşürdü ve “Şimdi uyanır kardeşlerin,” dedi. Gerçekten de mindere ilk yatırdığı çocuk kıpırdanmaya başlamıştı bile.

Somyadaki umudunun sönmeye yaklaştığını anlamış, yıkanırsa bebeklerin bu sefer de gelmeyeceklerine öylesine çok inandığı için çığlık gibi bir sesle “Beni yıka!” diye ağlamaya başlamıştı. O, bu çığlığı atınca iki kardeşini birden uyandırmıştı. Kadın birden ağlayan üç çocuğun ortasında çaresiz kalmış, kardeşlerini anlamsız şımarıklığı yüzünden uyandıran somyadakinin yüzüne her zamankinden daha sert tokadı basmıştı. Somyadaki çocukla birlikte artık kendi de ağlıyordu. İki çift insan eli, iki sarsılan başı aynı anda kapattı.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.