Menu

Az önce dövmüştü mahalleden arkadaşı Zebercet. Tam olarak arkadaşı da değildi. Kendinden on yaş küçüktü, yirmi bir yaşındaydı. Karısı Selin’le aynı yaştaydı.

Volkan’ın ağzının içi kan dolmuş, akşam soğuğunda yokuş aşağı inen caddenin merdiven kaldırımlarının üzerinde yatıyordu. Böbrek boşluğuna defalarca vurmuştu Zebercet. Aynı teklifi kime yapsa aynı cevabı verirlerdi Volkan’a.

Yerinden doğrulup yürümeye başladı turuncu sokak lambalarıyla aydınlanmış bozuk yollarda. Borç para bulabileceği kimse kalmamıştı. Borç değildi aslında, karşılığını ödeyecekti. Karısı açlıktan emziremiyordu, beş aylık bebekleri Fatma açtı. Sürekli ağlıyordu. Buna rağmen Volkan’ın teklifini kabul edecek kimse yoktu.

“Bu hallere düşecek adam mıydım ben?” diye yakınıyordu.

Akşam soğuğuna rağmen kısa kollu siyah bir tişört giyiyordu. Tişörtünün yakası kan içindeydi. Hiç üşümüyordu. Kaşınıyordu ha bire. Kolları kaşınmaktan boydan boya şerit şekline tırnak yaraları olmuştu. Kollarının eklem yerlerinde, damarların üzerinde kızamık gibi kırmızı kırmızı görünen iğne yaraları vardı. Aynı yaralar ayak parmak uçlarında, bileklerinde, ellerinin üst kısmındaki damarların üzerinde ve hatta boynunda, şah damarında bile vardı.

Ayaklarındaki iğne yaraları yürümesini zorlaştırıyordu. İçinde bitmek bilmeyen lanet bir korku vardı. Karısı ve kızıyla ilgili derin kaygılar duyuyordu. Fil gibi göğsünün üzerinde, derin derin nefes almasına sebep olan kaygı… Kalbindeki nereden ve ne için geldiği belli olmayan bu korku onu bitiriyordu. Bir lanet gibi bu ruh hali yıllardır onu takip ediyordu. Kusuyordu, titriyordu, başı dönüyordu. Alev alev yanmasına rağmen titriyordu, hiçbir şeye odaklanamıyordu baş dönmesinden. Kusmuğu ilk zamanlar yeşilimsi geliyordu. Zayıfladıkça, yemek hayatının küçük bir yerine çekilince, yani midesi boşalınca ve küçülünce yeşille karışık kan kırmızısına dönmüştü kusmuğu. Gırtlağından küçük diline kadar bütün boğaz kısmı acıyordu kusunca. Ağzı ekşimsi bir tatla kaplanıyordu.

Bu duruma ne zaman düştüğünü hatırlamıyordu. Bir deri bir kemik kalmıştı. Çubuk, şeker kamışı gibi ince vücudu, lolipop gibi büyük ve kemikli kafasını taşıyordu.

Son erzak parasını harcamıştı Volkan. Karısı ve kızı yiyecek bir şeyler bekliyordu. O ise son parayı evvelsi akşam Kahveci Burhan vermişti.

Burhan’la ikisi eve geldiler. Kapıyı Selin açtı. Kestane renginde, dipleri siyah saçları vardı. Arkasında toplamıştı. Üzerinde kahverengi kalın bir kazak vardı. Sıradan bir ev haliydi. Bembeyaz burnu kızarmıştı soğuktan. Evlerinde doğalgaz da, elektrik de yoktu.

Volkan oturma odasına geçti. İki kanepe vardı oturma odasında. Kanepelerin üzerlerinde kırışık, dağılmış pikeler çarşaf niyetine kullanılıyordu. Volkan bunlardan birine oturdu. Sokak lambalarından içeri sızan turuncu ışıkla yeterince aydınlanıyordu ev. Cebinden bir kayış ve jelatini açılmamış bir şırınga çıkardı. Şırıngayı hazırlarken Selin Burhan’ı yatak odasına götürdü. Yatak odaları küçüktü. Bebeğin beşiği yatağın ayak ucundaydı. Bebek ara sıra inliyordu. Selin yatağa oturdu, eteğini kaldırıp bacaklarını açtı. Altındaki beyaz donunu ayak bileklerine kadar indirdi. Kaşık gibi zayıf Burhan, Selin’in beyaz bacaklarının arasına girdi. İlk önce bacaklarını okşadı. Kazağının altındaki sert ve greyfurt gibi göğüslerini sıktı. Sertleşti. Sonra, yatağın üzerinde oturur vaziyetteki Selin’i bebeğin inlemelerine rağmen yatağa uzattı.

Volkan şırıngayı hazırladıktan sonra bir çorba kaşığı getirdi. Cebinden gazete kağıdına sarılmış bir topak kağıt çıkardı. Kağıt topağını açtı, içinde küçük bir tepecik oluşturmuş beyaz toz vardı. Gazete kağıdındakileri dökmeden koltuğun üzerine koyduğunda yan odadaki Selin “of” diye nefes vererek inledi. Karyolanın gıcırtısı hızlandı. Bebek Fatma annesi çığlık atana kadar inledi hiçbir şeyden habersiz. Annesinin çığlığı evin içinde yükselince ağlamaya başladı. Öyle içten ağlıyordu ki gırtlağının boğazından sökülüp fırlayacağını düşünüyordu insan.

Koltuğun üzerine oturup, gazete kağıdının içerisindeki küçük ve beyaz toz yığınına boş buzdolabındaki onlarca A-ferin ve Aspirin kutularının içinden aldığı birkaç tane A-ferin ağrı kesicisinin kapsüllerini boşalttı. Beyaz toz tepeciği biraz daha yükseldi. A-ferin ile karıştırdığı toz tepeciğinden birazını mutfaktan aldığı çorba kaşığının üzerine koydu. Çorba kaşığını havaya kaldırıp altından çakmakla ısıtmaya başladı. Kaşık ısındı ısındı ısındı… üzerindeki beyaz toz tepeciği eridi ve sıvıya dönüştü. Bu sırada Selin içeride inliyordu, Fatma ise cırlıyordu.

Kaşığın üzerinde çakmakla eritilerek sıvıya dönüşen beyaz toz tepeciğine ince şırınganın iğnesini batırıp sonuna kadar çekti. Kaşıkta bir damla sıvı kalmayana kadar… Daha sonra koluna cebinden çıkardığı kayışı bağlayıp iğneden delik deşik olmuş damarlarını belirginleştirdi.

Damarlarına bir şeyler olmuştu. Çok sertleşmişlerdi. Eskisi gibi şırıngayı rahatça batırıp enjekte edemiyordu. Damar zor bela girmiş iğneyi atıyordu. Damarlarının çatlamış mı yoksa tıkanmış mı olduğunu anlamıyordu Volkan. O yüzden yeni damar arayışlarına giriyordu. Elinin üzerindeki damarlarını da aynı şekilde yıpratmıştı. Boynundan enjekte etmekten korkuyordu. Bazen, Selin yardım ederse, Volkan diz çöküyor, Selin ayak topuklarındaki damarlara batırıyordu iğneyi. Ama bu sefer kolundaki, kayış sayesinde şişmiş damara batırdı iğneyi. Zorladı. Damar dışarı itti şırıngayı, ama geri sokmayı başardı canının acımasına rağmen. Ne karısının çığlıklarını duyuyordu, ne de kızının cırlamasını. Sadece birazdan alacağı şu hayat suyuna odaklanmıştı. İlk zamanlar kafa yapması için kullandığı bu uyuşturucu belli bir süre sonra ilaç haline gelmişti. Vücudundaki serotonini yok etmişti. Ve bu uyuşturucu kısa bir süreliğine yok olan serotoninin yerine geçebiliyordu. Artık ilaç yerine kullanılıyordu. Asla bırakamazdı. Damarından kan aktı. Bileğine doğru kırmızı bir şerit çekildi. Buna rağmen şırıngayı bastırdı ve enjekte etti sıvıyı. İçini bir sıcaklık kaplamıştı sıvıyla beraber. Damarlarında bir ateş topu dolaşıyormuş gibi hissetti. Bütün o kaygıları ve korkuları yok oldu. Kendini dünyanın en cesur insanı hissediyordu. Kolundan giren ateş alnını kaplamıştı. Gözlerinin arkasına bir ağırlık çökmüştü. Uykusu gelmişti. Ayaklarının altı boştu, uçuyordu sanki. Bu halde uyuyup bu kafayı yok etmek istemiyordu. Vücudunu ayak parmaklarına kadar bir mutluluk sarmıştı. O kadar mutluydu ki, çenesini kasmasına neden oluyordu bu mutluluk.

Bir gün Selin topuklarından iğne yaparken “Çok güzel bir çağda yaşıyoruz sevgilim.” dedi. “Amerika Afganistan’ı işgal ettikten sonra ve Suriye içsavaşı yüzünden dünyada eroin fiyatları çok ucuzladı ve çok saflaştı. Yakında daha da ucuzlayacak.”

Selin bu sözlerden de, Volkan’dan da, onun her gün eve getirdiği arkadaşlarından da tiksiniyordu. Korkuyor ve midesi bulanıyordu. Her gün aynı kabusu bile bile yaşıyordu. Mecburiyetten yaşıyordu. Kızıyla ona bakabilecek hiç kimsesi kalmamıştı. Henüz lisedeyken parası için Volkan’la evlendi diye annesi ve babası reddetmişti onu. Volkan’nın babası ölüp de para sıkıntısı çekmeye başlayınca da Volkan’ın arkadaşlarıyla yatmak zorunda kalmıştı. Bir süre evdeki para edebilecek eşyaları sattılar. Evde para edebilecek hiçbir şey kalmayınca Volkan evdeki tek değerli şeyin Selin olduğuna karar verdi. Volkan’ın elinden kurtulabilse bile bir başkasının orospusu olacağım diye korkuyordu. En azından Volkan’ı tanıyordu, getirdiği arkadaşlarını tanıyordu. Ve kendi evindeydi. Bir gün ormana götürülüp öldürülme ihtimali yoktu, ya da bir çöp konteynırında ölü bulunma ihtimali.

Mecburdu Volkan’a…

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.