Menu

Ali Bey boş banklardan birine oturdu. Yorgun ve halsizdi.  Beli de ağrıyordu. “Şu bel fıtığı da yakamı bırakmıyor,” diye fısıldadı iç sesi. Yaşlı sayılmazdı ama yaşam koşulları onu erken yıpratmıştı. Yavaşça ilişmişti oturduğu yere.  Diğer banklarda oturanlar onu fark etmediler bile. Hepsi kendi dünyalarındaydı. Çoğunun yüzüne umarsızlık sinmişti. Kimi, gözlerini bir noktaya dikmiş, öylece oturuyordu. Bu insanlar işsiz güçsüz oturup ne bekliyorlardı? Ya, Ali Bey o neyi bekleyecekti, burada ne işi vardı?

 Bunları düşünürken, ileride yalnız oturan bir kız gördü. Denize doğru dönmüştü. Ali Bey onu yandan görüyordu. Uzun sarı saçları omuzlarına dökülmüştü. Üstünde saçlarının rengine yakın askılı ince bir elbise vardı. Bedeninin kıvrımları elbisesinden belli oluyordu. Etekleri, dizlerini açıkta bırakmış, İzmir’in imbatıyla dalgalanıyordu.  Tatlı bir esinti sarı saçlarını da ince ince savuruyordu. Derin soluk aldı, ciğerlerini temiz deniz havasıyla doldurdu. İzmir’e tutkundu tam anlamıyla; bu mavi gözlü sarışın genç kıza benzetti onu. Güzel, özgür ve rahattı.

 İzmir, gözünde tüterdi başka yerlere gittiğinde.“ Eski İzmir bir başka güzeldi, insanları daha uygardı” diye geçirdi içinden. “Yolda selamlaşırlardı birbirlerini tanımasalar da. Şimdi öyle mi ya? Şu banka otururken bir sürü insanla göz göze geldik, hiçbirinden bir ses çıkmadı.”

 “Günaydın Ali Bey, “ İyi akşamlar Makbule Hanım, “ “İyi akşamlar Bayan Elena,”

 Elena ne güzel bir genç kızdı. Bir içim suydu. Onunla aynı lisede okumuşlardı. Onu görünce içi titrer, ayakları dolanırdı. Elena’yı düşününce gözü genç kıza gitti yeniden. Bir sürü martı kızın yanında yere konup tekrar uçarak oynaşıyorlardı. Kucağına, saçlarına, omuzlarına konuyor; bacaklarının, ayaklarının çok yakınına kona uça dans ediyorlardı. Bir martı, ayaklarının yanında yiyecek bir şeyler arar gibi gagasıyla çimenleri karıştırıp havalanıyordu. Bir martı daha geldi yanına, birlikte uçarak oynaşmaya başladılar. Kızın ayakları çıplaktı, iki kuş gibi küçük devinimlerle çimenleri okşuyordu. Bu okşayışta bir ritim vardı. Kızın sağ bacağı hafifçe arkaya doğru kıvrılmış, sol bacağı öne uzanmıştı. Ali Bey, kızın düzgün ve körpe bedenini, martıların dansını izlerken dinlendiğini ayrımsadı.  Kız güzeldi doğrusu. Saçları, pürüzsüz ve biçimli bacakları onu etkilemişti. Teni hafifçe bronzlaşmıştı. Sarı saçlarıyla bronz ten iyi bir uyum sağlamış ve ona çok yakışmıştı. Kıza sarılmak ve tenine dokunmak isteğiyle doldu. Bir anda, lise yıllarına gitti.  Yeniden Elena kafasına doldu. Ayrı sınıflardaydılar, ama müzik dersini birlikte görüyorlardı. Keman çalıyordu Elena, sesi de güzeldi. Ders boyunca onu hayran izlerdi. Bir ara fena tutulmuştu ona, sonra lise ikinci sınıfta kız, konservatuara giderek okuldan ayrılmıştı da bir süre sonra kızı unutmuştu. Yüreğini iyice tutuşturmuş olmalıydı ki yıllar sonra onu yine anımsatacak bir neden bulmuştu. “Ne canlar yakmıştı, ama kimseye yüz vermemişti,” diye geçirdi içinden. Sanki şimdi de Elena sahilde oturuyordu, yine canlar yakarak. Zamanda gezinirken ilginç bir şey olmuştu; bu kız da keman çalıyordu. Oysa Ali Bey bunun ayrımına varamamıştı. Kızdı kendisine, utandı. Kızın güzel bedeniyle ilgilenmişti, genç yıllarına gitmiş Elena’yı anımsanıştı. Nasıl olmuştu da kemanın sesini duyamamıştı. Artık, hep kemana bakıyordu,  iyice ona yoğunlaşmıştı. Bu bir tansıktı, böylesine güzel bir deniz manzarası ve keman çalan bir kız, dedi usulca. Böyle bir tansık İzmir’e çok yakışıyor, diyerek keyiflendi. Başka bir yerde yaşayamazdım, diye mırıldandı. Kimse duydu mu diye bakındı etrafına. Hiç kimse ilgilenmiyordu. Herkes kendi dünyasındaydı. Belki de onun farkında bile değildiler.  Ali Bey, bunları düşünürken bir yandan da kızı izliyordu. Kız kendinden geçmişti keman çalarken. Yay, kemanın tellerinde gezindikçe kızın saçları, bedeni ince bir ritimle dalgalanıyordu. Yayın devinimiyle martılar da kızın koluna, kucağına, kemanın akort burgularına konup havalanıyor, danslarını sürdürüyorlardı.  Kemanın sesi kulaklarına, beynine ulaşmıştı sonunda. Sesler yüreğinin tellerini titretmeye başlamıştı. “Martılar bile bu sese duyarsız kalamıyor, ben nasıl oldu da  duyamadım,” diyerek yazıklandı. Ses iyice yaklaşmıştı, keman sanki kulağının dibinde, hatta beyninin içinde çalıyordu. Nasıl olmuştu da bu sesi daha önce duyamamıştı. Belki de kız kemanı çalmaya yeni başlamıştı. Olamaz mıydı? Ya da kızın güzel bedenini ve martıları izlemiş, sonra Elena’ya dalıp gitmişti; bu nedenle duymamış olabilirdi.  Bu uslamlamadan sonra müziğin bestecisini düşündü.

Klasik Batı müziğini severdi. İlk gençlik yıllarında çok dinlerdi. Ortaokulda tanışmıştı klasik müzikle. Öğretmeni sınıfa teyp getirir, tanınmış bestecilerin yapıtlarını onlara dinletirdi.  O dönemlerden kalmıştı klasik eserleri, bestecilerini ve hangi orkestranın eseri seslendirdiğini not etme alışkanlığı. Korsakof’un “Binbir Gece”si, Bisset’nin “Carmen”i, Ravel’in “Bolero”su, Sean Sans’ın “İskeletlerin Dansı” belleğinde ve kulaklarındaydı. Ama kızın çaldığı bunlardan biri değildi. Belleğini zorladı, çok bildik geliyordu, ama bir türlü sözcüğe dökemiyordu. Ufak yay darbeleriyle ve tiz seslerle çıkan kuş sesleri, anımsamasına yardımcı olmuştu: Tamam, Vivaldi, “Mevsimler”!

“Nasıl hatırlamam, Elena yaş gününde çalmıştı, Asansör’ün bulunduğu sokaktaki denize bakan tek katlı, bahçeli şirin evlerinde. Elena’nın keman çalışı bugün gibi gözlerimin önünde. Kendinden geçmişti keman çalarken, saçları başının ritmik hareketiyle dalgalanıyordu, aynı şu anda gördüğüm gibi.”  Bu uslamlamayla eskilere giderken Ali Bey,  gördüklerinin düş mü yoksa gerçek mi olduğunu ayrımsamaya çalışıyordu. Kız iyice kendinden geçmişti; yayın devinimlerine bedeni, başı ve ruhuyla eşik ediyordu. Martıların üçü konup dördü beşi havalanıyordu. Tekrar kemanın akort burgularına, yayın ucuna ya da kızın kucağına, ayaklarının yanına konup tekrar uçarak dans ediyorlardı. Deniz, alabildiğine dingin, uzanmıştı kıyı boyunca. Uzakta, karşı kıyıda tepelere doğru tırmanan beyaz evler, denizde tembel tembel duran şilepler, balıkçı tekneleri, keman çalan kız ve martılar büyülemişti Ali Beyi.  Bu güzellikleri içine sindirmeye çalışırken çevrede banklarda oturan çoğu insanın gittiğini ayrımsadı. Kalanlar da ne keman çalan kızla ne de denizle, martılarla ilgileniyorlardı. Neyse ki kız hâlâ oturuyordu, gitmemişti. Kemanını ince ince dillendiriyordu. Başka bir zaman diliminde olduğunu duyumsadı Ali Bey. Evden çıktığında kafasında bir sürü sorun vardı.  Bir anda tüm sıkıntıları hafiflemiş gibi geldi ona. “İşte, İzmir’de deniz havası bile tek başına iyi geliyor insana. Hele bir de keman sesi, hem de Vivaldi çok iyi oldu doğrusu. Sarı saçlı güzel kızı da unutmamak gerekir,” dedi. Hınzır bir gülümseme yayıldı dudaklarından gözlerine.  “Elena’lı yıllarıma götürdü beni.”

Kendi adını duyarak irkildi. “Ali Bey, buyurun, sıra sizde.” Sese doğru yöneldi.  Psikiyatri polikliniğinin sekreteri kız güler yüzle konuşmasını sürdürdü: “Doktor Bey sizi bekliyor,”  sekreterin gösterdiği kapıdan girmeden döndü, duvardaki tabloya uzun uzun baktı. Doktoru beklerken duvardaki yağlıboya tabloya dalıp gitmişti. Tablodaki kız sarı saçlarını savurarak keman çalmayı sürdürüyordu. Martılar kızın etrafında uça kona dans ediyordu. Deniz kıyıya sere serpe uzanmıştı. Ama artık Ali Bey, kemanın sesini duymuyordu. Tabloya bir daha baktı, sonra doktorun odasına girdi.               

 2009, İzmir 

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.