Menu

“Unut” dedi annem. Parklarda, pencere kenarlarında ekmek kırıntıları toplayan güvercinler gibi gezinirken saçlarımda yaşlı eli; “Unut çocuğum bu kış da gelmeyecek o, Hiç değilse bir daha ki kışa kadar unut…”

Küçüktüm. Büyürsem, başımın gökyüzüne çarpacağından korkacak kadar küçük ve inatçı…

Her haftasonu evimizin önündeki küçük çocuk parkında, paslı zincirlerinin ellerimi boyadığı salıncakları boşken sallamak en büyük eğlencemdi. Onların, dönerek bağlı durdukları demirin üzerinde en azından bir tur attığını görebilmek için olanca gücümle sallardım boş salıncakları. “Şimdi kocaman bir adam olsaydım mutlaka başaracaktım” diye düşünür, büyümek için sabırsızlanırdım da. Fakat her seferinde ellerimin acımasıyla vazgeçer, annemin “hava karardı gel artık” diye pencerenin pervazına dayanıp yarı beline kadar sarkarak bağırmasıyla, ellerimin acımasından çok havanın karardığına üzülerek, evin yolunu tutardım.

Annem akşam yemeği için mutfakta hazırlıklar yaparken, önümde yine upuzun bir haftanın varlığını bilmenin telaşı ve sıkıntısıyla yapmak zorunda olduğum işe dönerdim. Kapısı salona açılan küçük odanın hemen girişindeki masama oturarak, bütün bir hafta boyunca sırtımda tonlarca yük taşır gibi taşıdığım, çantamdan kitaplarımı alır ve çalışmaya koyulurdum. Fakat, annemin “yemek hazır” diye seslenmesini bekler, bir kulağımı sürekli mutfaktan gelecek sese dikerdim. Okul hiç eğlenceli değildi. Zaman zaman bu işten vazgeçmeyi düşündüğüm bile olurdu. Ama ne zaman ders çalışmaktan, artık isyan edecek kadar sıkılsam, annem yanıma gelir, başımı bulaşık yıkarken ıslanmış önlüğüne yaslar ve bana, ileride nasıl da önemli bir adam olacağımdan bahsederdi. İşte o akşamların sabahında okula daha bir hevesle giderdim. Annemin bana bütün bunlardan bahsetmesi, beni okula hevesle göndermek için uygulanan bir taktik miydi? Yoksa gerçek bir beklenti miydi?. Bunu merak eder ama hiç sormazdım. Çünkü bu; onun gibi olmaktı aynı zamanda. Bu yüzden ne zaman anlatsa annem hırslanır, büyük bir coşkuyla açardım, her yılın başında, annemle birlikte, özene bezene kapladığımız tuhaf ama güzel kokulu kitapların kapağını.

Okuldan eve döndüğümde, çoğu kez, annem evde olmazdı. Ben, yorgun da olsam, okulun önünden dümdüz inen yokuşu yuvarlanırcasına koşar, mahalleye girişimle yavaşlar, yorulur ve ağır aksak adımlarla eve varırdım. Büyük bir merakla annemin dönüşünü beklerdim. Annem gelmeden de içim rahat etmezdi.

Hatırlıyorum, Aralık ayıydı. Havalar iyiden iyiye soğumaya başlamıştı. Sabahları okula giderken neredeyse kulaklarımı düşürecek ayaz, kısa bir zaman sonra yağacak karın haberini veriyordu. Kış başıydı. Ömrümün en güzel ve en yorucu zamanı. Kışları çok severdim. Yazın boğucu havasından, beklentisiz günlerinden daha umutluydu. Fakat iki kıştır içimde garip bir burukluk ve üzüntüyle, akşamları yatmadan önce sobanın üzerine koyduğum mandalina kabuklarının ılık kokusunu derin derin içime çekerek hayaller kuruyor, onu çok özlüyordum. Oldum olası bazı kokular ve sesler bana geçmişe dair hatıraları anımsatırdı.

Mandalina kokusu da bunlardan biriydi. Onunla en büyük akşam eğlencemiz. Aralık ayıydı. Beklemekle geçecek koca bir kışın başlangıçı…

-&

Bir öğlen, yine evde annemin dönüşünü beklerken, salonun en baş köşesinde duran, annemle babamın evlilik zamanından kalma, evliliğin kanıtı gibi özenle korunan vitrinin eskimiş, kırık dökük ve bu yüzden dakikalarca uğraşarak açtığım çekmecelerini kurcalamaya başladım. Fotoğrafların olduğu fermuarı yırtık gri çantayı açıp içinden onunla birlikte çekildiğimiz fotoğrafları ayırarak koltuğa oturdum. Her kış bana kocaman bir kardan adam yapar ve “bu eriyene kadar döneceğim” diyerek giderdi. Önceleri kardan adamın erimesiyle dönmesini çok beklemiş, sonraları her seferinde bir dahaki kış döndüğü için onu sadece kışları beklemeye alışmıştım. Her kış başında yine gelir birkaç hafta kalır ve bana kardan adamımı yapıp giderdi. Oysa iki kıştır hiç gelmemişti.

Bütün bunları düşünerek fotoğraflara bakarken gözyaşlarımı tutamadım. Bir yandan ağlıyor öbür yandan baktığım fotoğrafları hışımla yan taraftaki koltuğa fırlatıyordum. Gelmeyişine üzüldüğüm kadar hiddetleniyordum da. Aynı fotoğraflara dördüncü kez, eski bir filmi yeniden seyreder gibi, bakıyordum ki, o sırada annem büyük bir mutlulukla içeriye girdi. Gözleri ışıl ışıldı. Hatırlıyorum dört ya da beş yıl önce işe alındığını öğrendiğinden beri neredeyse hiç bu kadar mutlu görmemiştim onu. Tam bana mutlu haberi verecekken yerdeki fotoğrafları ve ağlamaktan kızarmış, kısılmış gözlerimi görünce bütün söyleyecekleri boğazına düğümlenerek yanı başıma gelip yere oturdu, bir eliyle fotoğrafları tuttuğum elimi tutup diğer eliyle gözlerimi sildi. Bana hiçbir şey söylemedi. Kısa bir süre öylece durduktan sonra, onun şefkat dolu ve şaşkın gözlerine baktıkça biraz toparlanmıştım. Annem fotoğrafları toparlayıp yerine koyarken dışarıya çıkıp evin karşısındaki çocuk parkında duran boş salıncakları seyrettim. Bu kez yalnızca seyrettim. Kendimi çok yorgun ve güçsüz hissediyordum. Tatlı bir acıdan zevk almak gibi, boş bir parkın hüznünü seyretmek garip bir zevk de veriyordu.

Annem bir süre sonra mutlu haberi vermek ve birazda üzüntümü unutturmak için beni yanına çağırarak “sana bir müjdem var” dedi. “Gidiyoruz”. Şaşkınlıktan olsa gerek, birden bire bağırarak “nereye” dedim. Annem sevindiğimi sanmış olacak ki “müjde olum, babanın yanına taşınıyoruz” diyerek boynuma sarıldı. Donakalmıştım. Söyleyecek bir şey bulamıyor annemin beni saran ellerinin ve sevinçle başımı öpen dudaklarının arasında ellerimi iki yana bırakmış cansız bir insan gibi durup, gideceğimizi, burayı terk edeceğimizi düşünüyordum. Umudu ya da umutsuzluğu da…

Babam bir banka memuruydu. Bir yıl önce tayin olmuş Manisa’ya gitmişti. Maddi imkansızlıklardan ötürü de giderken bizi yanında götürememişti. İstasyondan trene bindirirken, kafamda babamla özdeşleştirdiğim mavi takım elbisesinin içinde, onu ilk defa bu kadar üzgün ve çaresiz görmüş ve gidişine çok üzülmüştüm. Beni koltukaltlarımdan havaya kaldırıp anlımdan öperek “merak etme oğlum yakında sizi de yanıma alacağım” diyerek istasyon şefinin dudaklarının arasında sanki yapışık gibi duran, kulakları tırmalayan, çığlığa benzettiğim düdüğün sesiyle öylece gitmişti. Annem, o gün bütün gece bana babamdan bahsetmişti. Nasıl ve ne zaman tanıştıklarından, mektuplardan, gizli gizli buluşmalarından, evlendiklerinde, yalnızca üç-dört parça eşyayla bilmedikleri bir kentin ortasında kalakalmalarından.

Bu ayrılık üçümüz için de beklenmedik bir zamanda gelmiş ve hepimizi çok üzmüştü. Şimdi onun yanına gidecektik eski günlerdeki gibi yine hep beraber olacaktık. Buna sevinmemek mümkün değildi. Fakat o müthiş soru aklımda korkunç bir çaresizlikle beliriyordu.

Hüzün ve sevinçi aynı anda yaşamanın ve ikisi arasındaki tuhaf yerde kalakalmanın şaşkınlığıyla irkilerek, annemi omuzlarından yavaşça geriye itip “peki o n’olacak” dedim. Geldiğinde bizi bulamazsa diye endişelenmiştim. Çünkü gelecekti, gelmeliydi. Kardan adamı düşünüyordum. Mutlaka kışın gelmeliydi. Her kış üzerinde mandalina kabukları yaktığımız sobayı da yanımıza alarak, mandalina kokularını, çocuk parkını, bende bir özlemden çok bir tutku olan bu beklemek telaşını burada bırakarak gitmemeliydik. Annem biliyordu, geleceğine dair umudum da burada kalacaktı. Gitmek bu yüzden de en iyisiydi. Peki ya o? Oysa ben o salıncakları bağlı oldukları demirlerin üzerinde en azından bir tur bile döndüremeden, onun bir kez daha sokağın başından ellerini açmış bana doğru koştuğunu göremeden buradan gideceğime inanamıyordum. Ağlayarak “ ya bizi bulamazsa” dedim. Burada olmayan, gelmeyen birini terk etmek üzereydim.

Ensemden tutup yavaşça kendine çekti, başımı göğsüne yaslayarak ağlamaklı bir sesle; “Unut” dedi annem. Parklarda, pencere kenarlarında ekmek kırıntıları toplayan güvercinler gibi gezinirken saçlarımda yaşlı eli; “Unut çocuğum bu kışta gelmeyecek o, Hiç değilse bir daha ki kışa kadar unut”…

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.