Menu

Sarı Kahkaha
Murat Özyaşar

Coğrafyanın dağ dağ, akarsu akarsu, kuş kuş, bulut bulut yüzünü çizdiği öyküler kendini başkalaştırır, coğrafyanın kendisi için de bunun böyle oluğu gibi. Sadece doğal güzellikleri ve yeryüzü şekilleri değil, caddeleri, sokakları, kahveleri, berberleri de alnında birer çizgi olur bu tarz öykülerin. Bir adım ötesi (ki tehlikelidir, çoğu zaman gidilmez, çoklukça da sevilmez, yazarın kalemi tarih aktarır sayfaya) bizi daha da yaklaştırır öykünen imgeye: Anlatının geçtiği zaman ve mekan ekseninde insanın yaşayışı, hali, tavrı, kaygısı ve bölgenin sosyo-politik, kültürel yapısı. Murat Özyaşar’ın Sarı Kahkası Güneydoğu Anadolu coğrafyasında böyle bir derinliği kendisine kerteriz almış 10 hikaye paylaşıyor bizlerle. Hikayeler bu nizam gözetilerek yazıldıkları için değil, anlattıkları ve bu anlatının renkleri, desenleri ile bu çerçeveyi doğallıkla doğuruyorlar. “Kepenk”te boş zamana sahip çıkan iki adamın paltosunda eriyor kar, “bir mevsim boyunca yağacakken inat edip ısrarla bugüne yağan.” “Felç”te tekerlekli şandelyedeki Ekber bize hayatın diğer ucundan şöyle sesleniyor: “Bana bakan insanlar hallerine bakıp şükrediyor. Bunu, gözlerini benden hızla alıp gökyüzüne bakmalarından anlıyorum. Allahım, diyorum, dünya böyle bir yer, insanların yarısı bir diğer yarısına bakıp şükrediyor.” Hikayeyi okuduktan sonra acaba Ekber’in olmadığı bir vilayetimiz var mıdır bu topraklarda diye sormadan edemiyorum. Benim bakarak şükrettiklerim, bana bakarak şükredenler… Sisten gelip, sise dalan boğum boğum bir halat. “Yasak Bölge”deki bir kaç ifade günlerce duvarlara vuruyor zihnimde: “güzel adımlarla yanlış dünyaya gelmiş bir adam”, “bazı sözlerin bazı yaşları beklediği gibi, bazı yaşlar da bekler bazı sözleri”. Özyaşar bizimle bir derdini mi paylaşmış, yoksa bir zaman diliminde, bir coğrafya acısını mı? Burası birbirine dolanmış iki dikenli sarmaşık, ilk kimin kime diş geçirdiği bilinmeyen. Belki her ikisi de aynı tohumdan gelmiş, farklı duvarlara tırmanmış, ama aynı güneşe uzanıyordur.

Kitap hakkında bu kadar konuşup, alıntılar ile eserin rengi hakkında sizlere az çok bir bilgi vermeye çalışmış olsam da, kitabın girişine konulmuş şu Walter Benjamin alıntısını paylaşmadan bitiremeyeceğim: “alıntılar silahlı eşkiyalara benzer; gelip geçenleri kanaatlerinden ederler.”

Gölgeler Çürürken
Devrim Horlu

Serpilmiş bir çınarın gölgesinde seyri herkes sever, ortak bir kalite paydasında buluşulunur. Fakat bir çoğu bilmez yüz yıllar deviren tohumun hikayesini. İşte bu yüzden yazarların ilk kitaplarının benim için hep ayrı bir yeri olmuştur. Hiç bir yaprak gelecek hakkında kahinlik etmez, lakin bir araya getirdikleri kalabalık yürür ileriye doğru. 2017 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödüllü “Gölgeler Çürüken”, Horlu’nun ilk şiir kitabı. İlk kitaplar yalımdır, maruz bırakıldıkları kavganın izlerini, sitemini taşırlar: “Herkesin tek ağızdan söylediği/ Bir mars eşliğinde/ Güneşi göndere çekiyoruz.” Fark etmişlerdir adına yaşamak gereken bir şeyler olduğunun: “İşte şimdi tam da/ bir hiç uğruna ölecek yasa geldim.” Görmüşlerdir dünyaya kızgınlığın yerini zamanla ona karşı anaçlığa bıraktığını: “Ben senin tüm kusurlarına baktım./ Sen bakma!” Dayanamayıp kitabın bir kenarına karalamışım sık irdelenen konuları: Çocukluk, yağmur, saçlar, anne, şehir ögeleri (sokaklar, evler, vs.) ve sigara. Horlu’nun şehri kendisine tuval alan şiirleri, Türkiye’deki ömrünü büyükşehirlerin beton dehlizlerinde geçirmiş beni ellerinden tutarak, birer birer gezdirdi sokakları bana, tekrar tekrar işaret ederek evlerin silüetlerini. Öyle acelesi olan bir babanın çekiştirmesi ile değil de, her akşamüstü ziyaret ettikleri parkta yürüyen bir baba-oğul sakinliğinde gezdim, tekrar karıştım ben de kalabalıklara. Şiirlerinde sık sık çocuklara, annelere değiniyor Horlu, ama bu konuda onu suçlayamam; bu ikisini değmediği hayat mı var? Not almışım şu dörtlüğünü: “Anne, ceplerim yağmur dolu bugün/ Ellerimde adı sanı belli olmayan/ çiçekler büyüyor/ Tanımıyorum doğru düzgün/ Biri neşeli öteki üzgün/ İki yüzüm var.”

Opa Appel is de beste!
Janneke Schotveld

Jules Verne’in “Denizler Altında 20,000 Fersah”ının farklı yayınevlerinden baskılarını koleksiyon olarak ortaokulda biriktirmeye başladığımdan beri çocuk kitaplarını elimden bırakamadım. Uçağa, trene, otobüse binerken, parkta otururken, yanımdakiler tuğla gibi romanların sayfalarına dalmışken, ben rengarenk çocuk kitapları okuyor buluyorum kendimi. Kitapçıdaki kasiyerlerin elimdeki çocuk kitabı destesini görüp “Doğum günü hediyesi olarak ambalaj yapılmasını ister misiniz?” sorusuna her “Hayır, kendime alıyorum…” cevabını verdiğimde bir kez daha ters gidiyor günüm. Aslında evrensel bir sorun söz konusu, çocuk kitaplarını yetişkirlerin okuyamayacağı algısı kene gibi oturmuş zihnimizin çatı katına. Çocukların, “yetişkinler için yazılmış kitapları” (bu saçma söz artık ne demekse) yeterli hayat deneyimine sahip olmadıkları için beğenmemelerini anlayabilirim. Fakat yetişkinlerin “çocuklar için yazılmış kitapları” sırf “basit” ya da “çocuklar için” bahaneleri arkasına saklanarak okumamalarını    kabul edemem. Janneke Schotveld’in “Opa Appel iş de beste!”si işte tam da böyle bir kitap. Gerçekte yaşanmış bir olaydan ilham alan hikayenin profesyonelce dalgalanan temposunu bir kenara bırakacak olursak, baş rolü bir anti-kahramanın, bir meestervervalser’in üstlenmesi çok sıradışı! Artalanı aktarılmaya çalışılan resim endüstrisi ise başarılı bir sadelikle ele alınmış. Bunun yanında satır aralarında bahsi geçen ressamlar ve onların eserleri de bir diğer öğreti cevheri bu eserin.

Kitabı tek solukta bitirdiğimde Janneke Schotveld’e sormak için aklımda tek bir soru vardı: Kimdi bu meestervelvalser? Kendisi e-posta ile şu cevabı verdi: Geert Jan Jansen.

Paris’te Bir Türk Ressam
Hıfzı Topuz

Sanat ve resim Türkiye’deki popüler kültürün kitleler afyonlanmak istendiğinde teğet geçip, diğer zamanlarda merkezin dışında tuttuğu bir mecra olmuş olsa da (ki buna sevinmek mi, üzülmek mi gerekir, bilinmez) alışılanın aksine Fikret Muallâ birçoklarımızın duyduğu bir isim. Ya bir şekilde resimleri ile karşılaşmışızdır, ya da hakkında bir söylentiye kulak misafiri olmuşuzdur. Muallâ’nın Türk resim sanatındaki yeri kendi içinde apayrı bir inceleme konusu; fakat hayatının bundan altta kalır yani olmadığını Hıfzı Topuz’un bu harika biyografisinde öğrendim. Topuz, Muallâ ile yüz yüze gerçekleştirdiği söyleşilerin yanında, sanatçının tanıdıklarından edindiği bilgileri de (anlatılar, belgeler, vb.) bu çalışmasının içine katmış. Fikret Muallâ’nın Fenerbahçe’de top koşturma hayallerinin olduğu gençlik yıllarından, Almanya’daki eğitimine, ardından Türkiye’de bir süre vakit geçirdikten sonra siyasi sebepler ile Paris’e geçip, hayata gözlerini yumduğu Reillanne’e kadar çok geniş bir zaman dilimi okurun izlenimine sunulmuş. Bunun yanında Türkiye’deki dönemin resim sanatı atmosferini anlamak adına da çok önemli bir kaynak. Eserde farklı insanların benzer konular üzerindeki anıları yer yer sık tekrara sebep olsa da, ressamın iniş çıkışlarla dolu, renkli ve trajik hayatı tüm bu monotonluğu unutturuyor. Benim gibi bir çırpıda okuyacağınıza eminim.

Dağlarca ile “Resim Söylemek”
Ruşen Eşref Yılmaz

Ruşen Eşref Yılmaz’ın Fazıl Hüsnü Dağlarca ile resim üzerine yaptığı söyleşilerden oluşan kitap, Dağlarca’nın sanat anlayışı hakkında okuyucuya yeni bir boyut aralıyor. Yılmaz’ın birçoklarımızın Dağlarca’nın resim üzerine derinliği hakkında fikir sahibi dahi olmadığımız böyle bir hazineyi kültürümüze kazandırmış olması gerçekten çok büyük bir başarı. Şu bir gerçek ki bir çok sanatçı birden fazla sanat alanında birikim sahibiyse de, parladıkları alanla anılmaya mahkum oluyorlar. (Ünlü yazar ve politikacı Victor Hugo’nun resimlerden haberdar mıydınız? Yeni yayımlanan “Der Schwarze Romantiker” [The Dark Romanticist] Hugo hakkındaki tüm fikrinizi değiştirebilir!) Dağlarca’nın bu kısır çemberin dışına çıkarılabilmiş olması hem resim, hem de edebiyat adına umut verici. Kitabın ilk kısmı Yılmaz’ın yönelttiği sorulara Dağlarca’nın cevapları, ikinci kısmı ise Dağlarca’nın kendisi tarafından dile getirilen çeşitli konular hakkındaki fikirlerinden derlenmiş. Birçok ifade okuyucuyu epey düşündürecek derinlikte olsa da, çok çarpıcı birkaç yorumun ardının getirilmeden kesilip atılması biraz hayal kırıklığı yaşatabiliyor.

– [Yılmaz] Mısır ve Afrika sanatlarından yaptığı yorumları anıştırıyorsanız eğer, Picasso onları içselleştirerek kendisinin kılmıştır.

– [Dağlarca] Öyle diyorlar ama gerçek başka.

Böyle bir ifadenin arından ister istemez bir kaç cümle daha duymak istiyoruz. Yine de bu zaaf kitaptaki tüm söyleşileri gölgeleyecek ölçekte değil. Dağlarca gibi bir kalemden daha önceden hiç adının beraber bile anılmadığı resim sanatı hakkında fikirler duymak gerçekten çok heyecan verici.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.