Menu

Önünde hamalların kullandığı semerle  koca bir han kapısının resmedildiği kapak arkasında mütevazı bir yazı ile sunulmuş roman.  Yazı geçmişi köklü olan biri için diğer romanlarında da görülen sade tanıtımın yazarın kendi tercihi olduğunu sanıyorum. 

Ben diliyle ve şimdiki zamanla yazılan roman insanı, yaşanılanların gerçek olduğuna  ve yazarın yaşadığına inandırıyor. Öyle ki Kemal Siyahhan’la ilk buluşmamızda Hamal için “Otobiyografik bir roman mı?” demekten kendimi alıkoyamıyorum, o da neşeli babacan tavrıyla “Hayır, ama muhakkak yaşayıp gördüğümüzden, tanıdığımız ağabeylerimizin yaşantılarından esintiler var.” diyor. Kendisi halen dükkanında kumaşların arasında çalışırken misafiri olduğum dükkanda adeta romanın içinde yaşadım.

Roman yakın dönemi anlattığı için de yaşantımızın her alanındaki sorunlara değinebiliyor. Çalışma hayatımız, para politikalarımız, değişen mimarimiz, tarihimiz, aile yapımız ve inançlarımız    toplumun her sınıfından insanın görüşleri düşünülerek  tarafsıza yakın aktarılmış.   İnişler ve çıkışlarla dolu yaşamın sorgulandığı kitapta birçok sürpriz de okuru beklemekte, kâh Hollanda’da, kâh Petersburg’ta, kah Darülaceze’de bulabiliyor insan kendini. Gezi yazısı tadında bölümler de içeren  yazılarla dar bir coğrafyadan kurtarıyor ve kurgunun sağlam temeller üzerinde yükselmesini sağlıyor.

“Işıklara rağmen gece karanlık. Gece dipsiz kuyuya girmişçesine endişe veriyor”

Baş kahramanımız Muharrem altmışlı yaşlarda dini bütün yaşamaya çalışan sağlıklı zengin bir iş adamıdır. Babasından miras kalan inançları, hayata bakışı, hatta onun isteğiyle  ne olup bittiğini anlamadığı evliliği de babasının eseridir. “Işıklara rağmen gece karanlık. Gece dipsiz kuyuya girmişçesine endişe veriyor. Geceler hep kâbusum olurdu. Çocukken geceleri hep altıma kaçırırdım. Korkudandı. Babamın anlattığı cehennem korkusundan.” Evde tek  sığınağı, karısının ve sağlıklı olan iki kızının istemediği ama annesinin ahrette kurtuluşu olacağına inandırdığı Cennet adındaki engelli kızıdır. Engelli bir evlada sahip olmanın duygusal çatışmalarını anlatı boyunca hissettirecek nadir sayılabilecek eserlerdendir. “Aramızdaki sevgi öylesine güçlü ki yatağında adeta zıplatıyor onu. Konuşmaya bile gerek kalmadan sımsıkı sarılıyorum. Karşılıklı gözyaşlarımızı tutamıyoruz. İçimden en büyük dua sevgidir diyorum.” Para hırsının gözleri bürüdüğü sadece almaya odaklı aile bireylerinin sevgi ve saygıdan uzaklaştıklarını çok geç anlayacaktır Muharrem. Maddi bir kuvvet olarak her dar anında kurtarıcısı dinin kutsal temsilcisi sayılacak tespih olur ve romanda sıkça kahramanın Cennetten sonraki korunağıdır: “Tespihleri ipe dizerken onlara yüklediğim duaların sayısını bile unuttum. Bu günahlarımdan arınma sürecinin dışında kararsızlık ve çaresizlik içinde debelenirken hiç beklemediğim şekilde Sadi’den telefon alıyorum.”    İlkokuldan  beri görmediği çocukluğunda onu kıskanan arkadaşı Sadi şöhretli, emekli bir gazetecidir. Kendisiyle Sultanhamam hakkında söyleşi yapmak isterken iki dost ayrılmaz ikili olurlar. Sadi’yle  hayatının eksikliklerinin farkına varan iç hesaplaşmaları artan Muharrem’in özgürleşme isteği artar, yaşamı değişmeye başlar. Aslında  o ana dek hayatından memnun olmadığını, hatta hiç yaşamadığını kabullenir ve  sırtındaki yükü atıp dini, sosyal ve ahlaki açıdan onunla hiç uyuşmayan Sadi ile görüşmeye ve karşılıklı dert  ortaklığına devam eder. Hollanda  gezisinden sonra Petersburg’a da beraber giderler. 

“Ben diliyle ve şimdiki zamanla yazılan roman insanı, yaşanı-lanların gerçek olduğuna  ve yazarın yaşadığına inandırıyor.”

Muharrem çıkmaza girmiştir, karısının yorduğu yorgun ruhu arayışa girer.  Sadi’nin Rüveyda ile yaşadığı hayata imrenirken Petersburg’ta  aradığı sevdayı Rus güzeli Polina’da bulacağına  inanmaya başlıyor. Önce  geçmişine dönüyor sonra Polina ile eşini karşılaştırıyor:  “Bahriye’yle evlendikten sonra sürekli benimle didişmesi, üretkenlikten uzak yıpratıcı konumu, her sözün ardından kabus gibi üzerime çökmesine ne demeliyim? Kısa süren ve zihnimi meşgul eden o kötü düşlerden sonra Polina’nın  güzel sesiyle uyanıyorum.”

Öyle aşık oluyor ki Petersburg için söylenen sözleri Polina için eş değer buluyor: “Yığınla şairin, kuzey gecelerimizi  göklere çıkarıp tasvir etmekte kullandığı sözcükler yetersiz kaldı. Hiçbiri Neva üstünde yatan bu esrarlı, düşünce  ve hayat dolu sessizliği şiirlerine yansıtmıyor…”  Rüveyda’nın ve Sadi’nin uyarılarına rağmen Polina’yla olan  münasebetini sürdüren Muharrem sıkça yaşanan Rus gelin hikayesinin kahramanı oluyor ve sevmenin mutlu olmak için yeterli olmadığını anlıyor.  “Sevmek her koşulda insanın ruh haline ilaç olmuyor, sevgi süreç içinde kendini biriktirirken sonrasında kabus gibi üzerine de çökebiliyor.”

Sultanhamam’ın kurallarını bilmesine rağmen özel hayatıyla yorgun düşen Muharrem her anlamda çöküşü yaşıyor. Kuralları babasından, Yahudi  ustasından ve Turhan ustadan verilen öğütlerle öğreniyoruz: “İlk patronumun sözlerini dün gibi hatırlıyorum. ‘Tüccar kâr için aldığından zarar için sattığından dönmeyendir. Namuslu, izzetinefis sahibi, kendisiyle barışık adama denir tüccar. Bunları kafana mıh gibi çak’ demişti. ‘ Malı sattın, fiyat yükseldi; müşteriye vermiyorum demeyeceksin, dönmeyeceksin sözünden…” Her düşüş bizi eski mekanlara, Muharrem’in çocukluğuna, baba evine, lüks mekanlardan sade, yerlere  herkesin dolaştığı ortak alanlara götürür.  Zengin biri olarak  yaşayan ama çekirdekten yetişen ‘hamal’ olarak işe başlayan Muharrem Bey  geçmişte yaşadıklarını  unutmaz. Başına gelen musibetlerde düşüşlerde günahkarlığın vebalini taşır. İnsanların değer yargılarını eşyalar, markalar üzerinden okura aktarır. “Aşağı inip esnaf lokantalarından birinde soluğu alıyorum.  Bu tür lokantalara ne zamandan beridir girmedim. Garson garipsiyor beni. Giysilerime bakan garsona içimden, aldanma aslında Safder’in oğluyum diyorum. Bundan sonra ‘Haddini Bilen Muharrem’ koyacağım.”

İnişli çıkışlı yaşamının her anında yeniden anlam kazanan hayatını da farklı pencerelerden okura sunar: “Hayat sonsuza uzanan kısacık bir süreç. Hayat acınası bir gülümseyiş. Hayat yatağa başını koyduğunda gerçeği fısıldayan bir rüya.”

“Kendime sorduğum sorulardan biri de şu, bir çanak çorba, bir parça ekmek, bir bardak su. Hayat bu denli kolayken ölesiye didinip biriktirip diğer tarafın cehenneminde yer ayırtmak hiç de akıllıca değil.”

Romanın her anında beklenti ve ümit yine de vardır. Hastaneden, uçuruma götüren bozgunlara  dükkanı emanet ettiği Necdet’in ihanetine rağmen  umut kendini gösterir, en  yakınından göremediği  şefkati  Ahmet adında bir akrabadan yahut  eski bir patrondan  görebilir.  “Yeni sayfalar açılacak. Hayata dair yeni sözler yazılacak o sayfaya. Mutluluklar, hüzünler, özlemler, sıkıştırılacak satır aralarına. Bazen kalemin ucu körelecek, bazen de kırılacak. Sonunda sayfalar bir gün dolacak…”

“Sevgi süreç içinde kendini biriktirirken sonrasında kabus gibi üzerine de çökebiliyor.”

Kitap iş dünyasının sırlarını, top kumaşlarının, muhasebe defterlerinin, çeklerin arasından çıkararak kanlı canlı somut örnekler olarak ortaya koyuyor. Hamal  mesleğinin dünü bugünü ele alırken inançları, değer yargılarını, yabancı gelinleri, paranın satın alamadığı mutlulukları, yokluğun açtığı sorunları gözler önüne seriyor. Çok boyutlu bakışıyla yeri geliyor mülteci, yeri geliyor çaresiz bir ihtiyarın gözünden hayata bakmanızı sağlıyor.

Dili sade ve akıcı, imla ve yazım kuralları açısından okuduğum en iyi kitaplar arasında olduğunu, bu yönüyle örnek alınacak bir eser olduğunu  söyleyebilirim.  Kurgusu  sağlam, hayalciliğe yer bırakmayan özenle seçilmiş mekanlar arasında ustaca örülmüş canlı karakterler barındırıyor. 

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.