Menu

Mesut, doğru ve yerinde karar almanın ne denli önemli olduğunu önümüze sermesi bakımından önemli bir roman. Hatta kendi hayatınızda verdiğiniz veya adımıza alınan kararları tekrar gözden geçirmemizi ister. Nerede doğru karar alındı veya hatalar nerede başladı düşüncesi veya sorusu bir sarmaşık gibi vücudunuzu sarmaya başlar. Verilen her kararın sadece kendimizi bağlamadığını, tüm sevdiklerimizi kapsadığını üç yüz sayfa içinde yalın ve cömert cümlelerle bir daha okuyacaksınız.

Mesut’un hayatı bir tren yolculuğu gibi, her adımı raydaki makasları, her makas da trenin varacağı istasyonu belirler.  Her indiğiniz istasyon ise sizi ayrı bir geleceğe götürür. Bu hayatların birbirlerine benzemelerine rağmen…  Kazım Cumert bu romanında, yanlış trene binildiğinde geleceğin nasıl etkilendiğini, bir kilimin ince desenleri gibi, önümüze sermekte. Geri dönüşü olmayan bir yolculuğa her gün yüzlerce Mesut’lar çıkmakta…

Eğer Mesut okuma sevdasıyla kaçtığı okuldan köyüne geri götürülmeseydi Hollanda’ya gelemeyecek ve belki de sevdiği kızla evlenme olanağını yaratabilecekti.  Ne yazık ki babasının aldığı bir karar Mesut’un hayatının tamamen değiştirdi. Mesut yaşam mücadelesine başladığında, kendi aldığı veya onun adına alınan kararların çoğu onu mutsuzluğa ve yalnızlığa itti. Mesut sürekli uçurumlardan yukarı tırmandı, fakat her seferinde uçurumların dibinde buldu kendisini. Yaşamı pembe düşlerin arasından akıp gitti.

Bu roman aynı zamanda mutluluğu arayan insanların da hikayesi. Mesut, tüm insanlar gibi, mutlu olmak için çırpındı. Ömrü boyunca sevgiyi, sıcaklığı aradı, bir kadının kollarında mutlu olmayı özledi. Çocukluk aşkını unutmaya çalıştı ama unutamadı. Aşkına tekrar sahip çıkmak, ona ulaşmak için cüratkarca karar alması gerekirken, o böylesi bir girişimden hep kaçındı.

Mutluğu ve huzuru arayan sadece Mesut değildi. Babası aradı, annesi aradı, karısı, oğlu ve kızları da aradılar Mesut’un aradığını. Gurbete çıkan romandaki herkes onun gibi daha iyi bir yaşamı ve mutluğu aradılar. Kimi buldu, kimi bulamadı; kimi birbirine sahip çıktı, kimiyse birbirine yaşamı dar etti.

Bu  romanın içinde sadece gurbetin acısı, bildik zorlukları, yağmurlu ve karanlık günleri yok. Gurbetçilerin eski arabalarıyla memleketlerine tatile gelişleri, o yollarda karşılaştıkları eziyetleri de var. Uyuşturucu kaçakçılığına bulaşani bulaştırılan insanların çaresizlikleri de var.  Gurbetçilerin geride bıraktıkları babalarının dargınlığı, analarının küskünlüğü de var. Romanda özlem var,  gurbete gelin gelen genç kadınların kırılan umutları, yıkılan hayalleri ve evlere hapsedilişleri var. Daha iyi ve daha mutlu bir yaşam beklentisi, kitabın içinde söylenmek istenen türkü gibi, dudaktan dudağa ama söylenemeden dolaşmakta…

Romanın  sonu belki de romanın en can alıcı bölümü. Okuduğunuzda  birebir Hollanda’yı hissediyorsunuz. Havanın nemini ve soğukluğunu, sokakların sessizliği ve ıssızlığını… Her şeyin müthiş düzenli olduğu kadar hüzünlü olduğu da sayfalar içinde ellerimize bulaşacak, parmaklarımızın arasından sesiz bir efkar gibi dizlerimize damlayacak. Öfkelendiğimizde, ağladığımızda yumruklarımızla vurduğumuz dizlerimize…

Mutlaka okuyun derim.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.