Menu

(Dünyanın Tüm Hikâye Satıcılarına…)

Çığlıkla gözümü açtım. İstasyona yaklaşmıştık. Yıkık hangarları, eski bina ve kulübeleri istasyon, çeşmesini bankları sırasıyla arkamızda bıraktık. Trenin durması ile sonlandı yolculuğumuz. Tabelaya göre ineceğim yer doğruydu ama zaman ve mekân öncekilerden farklıydı. Neden böyle düşündüğümü az sonra size açıklayacağım ben şu an bile ilk şaşkınlığın altındayım ve neler olup bittiğini çözememiştim. Şaşırmış ve tedirgin olmuştum. Böyle düşünmem için neden çoktu: Kapıların açılıp kapanması, telaşlı ayak sesleri, seyyar satıcılar korosunun ısrarcı yakarışları başta olmak üzere, olması gereken hiçbir ses ve benden başka ne inen vardı, ne de binen. Beraber yola çıktıklarım ara istasyonlarda inmiş olmalıydılar. Her yan ve her şey öncekilerden farklıydı dediğim gibi. 

Tek yolcusu olduğumu düşündüğüm treni yakalamaya çalıştıkları izlenimi veren ikisi erkek biri kadın üç kişiyi görünce kafamdan silip attım bu fikri. Yaklaşan insanların ellerindeki tomarla kâğıda anlam veremedim. Bunların dışında etrafta başka ne yolcu ne de görevli vardı. Benden başka inen kimse görmedikleri için en az benim kadar şaşkın üç yüzü arkamda bırakıp çıkışa doğru, valizim elimde yola koyuldum.

Elimdeki valizde kitap vardı ve yüküm epeyce de ağırdı. Ben bir demir yolu öykücüsüydüm, öykülerimin çoğunu tren yolculuklarım sırasında, istasyonlarda küçük ve salaş otel lobilerinde kurgular, daha sonra yazar ve kitap olarak bastırır, bir uçtan öteki uca demir yolunun bulunduğu her yere satmaya giderdim. Gerçeği söylemekte sakınca görmüyorum; yazdığım kitaplar ne büyük yayınevleri tarafından yayınlanmış, ne de defalarca baskısı yapılmıştı. Hatta çoğunu ben kendi cebimden bastırmıştım. Ama bu ve benzer şehirlerde kitaplarımı alacak potansiyel okuyucular olduğunu biliyor ve buna inanmak istiyordum. Buraya, bu küçük şehre de daha önceleri birkaç kez kitaplarımı tanıtıp satmak üzere gelmiştim. Bir başka gerçek de, buradaki bir okulun müdürü fakülteden arkadaşımdı. Tanrıya şükür birçok kentte böyle epey tanıdığım vardı ve onlar sayesinde küçük bir okuyucu çevrem bile oluşmuştu. Gelir bir gece otelde kalır, ertesi gün onun okulunda kitaplarımı tanıtır, satar ve akşam bu geldiğim trene binip buradan ayrılırdım. 

Tren garının yanındaki parkı az geçip sola dönünce otelin yolunu görmem gerekirdi ama garın dışına çıktığımda ne park vardı ortada nede tanıdığım, bildiğim başka bir şey.

Aniden bildiğim yolları aramaktansa yeni bir güzergâhtan otele gitmemin daha iyi olacağına karar verdim. Öyle ya zaman mekân kısaca her şey tam yeni öykü yazma kıvamına doğru hızla itiyordu beni. Tam aradığım fırsattı, bunu kaçıramazdım. Valizin ağırlığını yeni öykülerin heyecanı ile kafamdan silip attım. Düz bir şekilde epey yürüdüm. Gecede tek görünen sokak lambalarının ışığıydı.

Yolun üstünden karşı tarafa ulaşan geçidi gördüm. O yana yöneldim. Geçidin hemen sonuna doğru yol hizasından epeyce aşağıda, içinde yaşlı ağaçların bulunduğu büyük bir bahçe dikkatimi çekti. Demir yoluna paralel bu bahçeyle, yolu ayıran taş bir duvarın dibinde küçük bir de yapı vardı. Bahçe ve eski bina istasyonun müştemilatıydı anlaşılan. Direğin tepesindeki yine en az direk kadar eski, siperi şapka şeklinde bir lamba bankı, bahçeyi aydınlatıyordu.

Aşağıda lambanın dibindeki bankta ikisi erkek biri kadın üç kişi oturmuş, ellerindeki kâğıtlara bir şeyler yazıyorlardı. Az önce istasyonda gördüğüm insanlardı bunlar. Ne çabuk geri dönmüşler ve işlerine yeniden koyulmuşlardı. Önemli bir işi dikkatle yapmanın ciddiyeti vardı yüzlerinde. Bana dönük olduklarından her hareketlerini görebiliyordum. Bazen yazmayı bırakıp yazdıklarını birbirlerine okuyor uzunca konuştuktan sonra yeniden önlerindeki kâğıtlara eğilip çizip karalıyor ve yazmaya devam ediyorlardı. Bir sayfa dolunca içeriden çıkan yaşlıca başka bir kadın kâğıtları ellerinden alıp özenle bir kutuya istifleyip binaya dönüyordu. Sanki belli bir zamanda yazmaları gereken her neyse, onu bitirmeleri, kadının da vakit geçirmeden onları toplayıp sıralaması gerekiyordu.

Onları izlerken dalıp gitmiştim. Uzaklardan gelen ses ile irkildim. Hepimizin duyabileceği bir tondaydı trenin çığlığı. Şaşırmıştım: Benim trenim istasyona bugün uğrayacak son trendi. Bu tarifede olmayan bir seferdi anlaşılan. Aşağıdakilerden erkek olanlar ellerinde yığınla kâğıt, kadın da kutuyla istasyonun yolunu tutmuşlardı bile.  

Çığlıkla açtığım gözlerimle etrafıma bakındım. Kendimi şu an görmek isteyebileceğim en son yerde; trende buldum. Düşüncelerimi berraklaştırmaya çalıştım: Hatırladığım kadarıyla köprüde olmalıydım. Nasıl bir rüzgâr beni oradan alıp buraya atmıştı. Yaşadığım onca tuhaf şeyi hayret etmeden kabullenen beynim bunu, burada bulunuşumu anlamakta zorlanıyordu. Valizim koltuğumun altında ayaklarımın dibindeydi ve ben dediğim gibi trenden inmemiştim.

Açılıp kapanan kapılar, görevlilerin düdük ve telaşlı satıcıların ayak sesleri her şey olması gerektiği gibiydi. Her şey doğruydu yerli yerindeydi yani. Işıklar içindeki istasyon yola çıkacak ve gelenleri karşılayacaklarla birlikte satıcı kaynıyordu. Aşağıda ellerinde kâğıtlarla iki erkeği yanlarında bir kadınla görünce şaşırdım diyemem fakat beni tek şaşırtan bunların, ‘Hikâye, hikâyelerimiz var, almaz mısınız?’ diye bağıran hikâye satıcısı oluşlarıydı. Asıl hayretim; ellerindeki sayfaların kısa sürede tükenmesine, yolcuların hikâye alabilmek için adeta kendilerini parçalıyor olmalarınaydı. Benim keşfettiğimi sandığım işi, demir yolu öykücülüğünü yapıyorlardı. Ve satışları da oldukça iyiydi. İnsanları anlamak gerçekten zordu. Hayır, demiryolu öykücülerini ve emeklerini küçümsediğim sanılmasın, hatta ben de onlardan biriydim. Belki de bu işin piri bendim ama ayaküstü yazılan bu öykülerin cazibesini gerçekten anlamamıştım. Benden farkları yazdıklarını kitaplaştırmadan, kendilerinden başka kimseye beğendirme zorunda olmadan yazıp, sıcağı sıcağına okuyucularına; demiryolu yolcularına sunuyor olmalarıydı. Az önceki trenden yalnız benim inmeme verdikleri tepki, gördüğüm bu manzara karşısında tamamen olağan göründü bana.

Valizimde neredeyse bir yıldır hiç satışı yapılmamış, kapakları bile açılmamış yığınla kitap, öykü kitaplarım vardı. Bir öykü için değil günlerimi, aylarımı harcardım bense. Ne için? Okunmayan öyküler, satılmayan kitaplar için. İçimde biraz kıskançlık biraz hüzün: Benim yazdıklarım da böyle peynir ekmek gibi satılsaydı. Büyük ve şatafatlı mekânlarda adıma imza günleri, ödül törenleri düzenlenseydi… Ne işim olurdu bu köhne şehirde, bu salaş otelde. Rica minnet ahbap hatırıyla yaptığım zoraki satışlardan sıkılmıştım artık. Bu öykücülerin şandan şöhretten yana hiç tasaları yoktu sanki. Belki de peynir ekmek gibi satmaları bundandı.

İstasyondan çıkmadan önce, koltuğuma yerleşip valizi ayaklarımın dibine almış, kafamı cama yaslayıp hafif yan dönmüştüm. Hareket saatine epey vardı. İşte bu kısa bekleyiş anında aklıma gelenleri yazmış defteri cebime yerleştirmiştim. Yeni ve akıbeti belli olmayan bir öyküm daha taslak olarak hazırdı. Ve bir sonraki yine akıbeti belli olmayan kitabımda yerini almak için bekliyordu.

İçim hüzünle doldu. Utanmasam, valizimden birkaç kitap çıkarıp, ”Baylar, Bayanlar! Gençler, yaşlılar “Öykülerim var, almaz mısınız?”  diye bağıracaktım ama kendimi tuttum.

Oysa ben bir demiryolu öykücüsüydüm ve bu benim en doğal hakkımdı.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.