Menu

“Do you speak Turkish at home!?” [Evde Türkçe mi konuşuyorsunuz?!] sorusundaki şaşkınlıkla kendime gelmiştim. Yok, yok! Karşı tarafın şaşkınlığıyla kendime gelmekten ziyade, fersah fersah kendimden uzaklaştığım gerçeğinin fay hattı çatlamış, sarsıntının etkisiyle sokağa kendini don atlet atmış bir adamın dengesini kaybetmiş (ki bu sefer bir çok açıdan daha anlamlı) şaşkınlığıyla nihayet kendime doğru bir kaç adım gelebilmiştim sonunda. Bu “ben” merkezli gidiş ve gelişlerin son derece insanı maruz bırakan bir üslupta ve istemsiz oluşu, mesafenin gizliden gizliye bu denli büyümüş ve her şeyden öte arada mesafe tanımı gerektirecek, önceden oradan olmayan, fakat şimdi şimdi sezilen bir detayın olması… Her şaşkınlık kahramanın ciğerindeki dermana bağlı olarak uç uca eklenen sigaralar misali bir yenisini

“Türkçe adini vererek konuştu-ğum dilin ne kadar Türkçe kaldığı ile ilgili çeşitli şüphe-lerim oluşmaya başlamıştı.”

 ateşe veriyordu. Söz konusu bir “şaşkınlık” treni kazası olduğu için, demek ki durum belirli bir beklentiyi (beklentileri?) karşılamamıştı. Şaşkınlığın çift taraflılığı, soruyu yöneltenin yanında benim de bir çeşit beklenti içinde olduğumu ya da en azından sorunun ardından böyle bir ruh haline yaka paça sürüklendiğimi kanıtlar nitelikteydi. Ne güzel! Karşı taraf ile şaşkınlık eksenindeki paylaşımımızın sonu gelmiyordu adeta! Belki de bu samimiyetin verdiği anlık kendine güvenle cümlelerin arasına sıkıştırmalıydım: Peki insan evinde hangi dilde konuşur? Tam takır mutfağında yumurta kıran bir bekarın bu soruya vereceği cevabı evlendikten sonra beledeyiye giderek yeniden elden geçirmesi gerekir miydi? Farklı vatandaşlıklara sahip çiftler için ataerkil yapının biz insanlara kolaylık olarak sunduğu, kadının, erkeğin soyadını almasına benzer olarak yine ailede erkeğin dilinin konuşulması gibi bir kolaylık söz konusu muydu? Oturma odasında misafirlerle ve mutfakta kendi kendine yapılan konuşmalar göz önüne alındığında, verilecek cevabın evrensel bir sabit keskinliğine mi, yoksa çevresel faktörlere göre değişkenlik gösterecek esnekliğe ve duyarlılığa sahip olması mı bekleniyordu? Misafirler ile ev sahiplerinin ana dillerinin farklı olması durumunu düşünmek dahi istemiyorum. Bu zaten yeterince zor olan bir denkleme yeni bir boyut katma saflığında bulunmak olur… Taa ki hatırlayana kadar: Hollanda’da yaşayan, Hollandaca bilmeyen, İngilizce konuşan, bir Türktüm ben! Eşimin Türk olması durumu epey kolaylamıştı; 100 yerine 99 soruyu cevaplamak yeterli olacaktı. Bunun için ona müteşekkirim. Bu günlerde kimse kimsenin bir sorusunu karşılıksız cevaplamıyor. Nitekim tüm bu dert başıma tek bir soru ile açılmıştı: Evde Türkçe mi konuşuyorduk?

Bundan 3 sene önce Türkiye’deyken Türkçe konuşuyorduk, evde de. Fakat bu süre zarfında Türkçe adını vererek konuştuğum dilin ne kadar Türkçe kaldığı ile ilgili çeşitli şüphelerim oluşmaya başlamıştı. Şükür ki çeşitli kültür, sanat, edebiyat yayınlarını takip ed(ebil)iyordum. “Ucube”, “çapulcu”, vb. olsun, beraberinde kültürel bir bavul taşıyan kelimeler konusunda dahi güncel bilgiye sahip olduğumu görüp, “terörist”, “vatansever” gibi her 3-5 senede bir hamuru yeniden mayalanan sıfatların da alışageldiğim döngülerini başarıyla tekrar ettiklerini eş dost aracılığıyla duyuyordum. Eşimle günlük iletişimimizde 500 (siz bunu 50 okuyun, ya da 10, emin değilim) kelimelik bir güvercin Türkçesi işimizi görüyor olsa da, ufkumu tazelemek için sık sık çeşitli kaynaklara bakma imkanı yaratıyordum kendime. Türkçemde bir sıkıntı olduğu öyle bir anda dank etmemişti kafama; hani birileri bunu anlamamamı istese, ancak bu kadar kurnazca bir plan işletebilirdi. Haşlanan bir kurbağa misali soğuk suda başlayan keyif yolculuğum kaynar suda bir hayat-memat meselesine dönüşmüştü. Okuduklarımı anlama konusunda her şey son derece akıcıydı, fakat iş bunları benim kullanmama gelince sanki lavobonun gideri ciddi bir şekilde tıkanmış gibiydi. Tabii ki ilk etapta bir usta çağırmak istedim, fakat Hollanda’da bu konuda bana yardımcı olabilecek iyi Türkçe bilen bir tesisat ustası bulmak bir yana, çat pat da olsa Türkçe konuşabilen herhangi bir tesisat ustası bulmanın imkansızlığı çok geçmeden kuvvetli bir

”3 ölü, 1 yaralı. Hepimiz cinayet şubeden gelecek görevlinin teş-hisini birbirimize bakarak bek-liyorduk…”

 kürek suretinde yüzümde patladı. Ağzım burnum dağılmıştı, fakat bunu dahi ifade edebilecek derinlikte bir Türkçe becerisine an itibariyle sahip olduğumdan emin değildim. Artık durumu nasıl düzeltebilirim sorusunu bir kenara bırakıp, daha pragmatist ve basit olacağını düşündüğüm başka bir soru buldum kendime: Zayiat nedir? Dikine tuttuğum beyaz bir sayfayı kara kalemle ikiye böldüm. Sol tarafa “Eldekiler” başlığı atıp, hemen altına biraz da beni umutlandırmasını beklediğim bir kaç madde karalama işine giriştim: 1) Okuduğum ve duyduğum Türkçeyi hala anlayabiliyorum. 2) … 20-30 saniye bekledikten sonra fark ettim ki ikinci maddeyi yazamıyordum. Hayatımın kendimle ilgili en debdebeli keşiflerinden birine imza atmak üzere olduğum, fakat ne yazık ki savaşta çukurları doldursunlar diye önden gönderilen deliler misali yere kapaklandığım ilk anda enseyi hemen karartmamam, panik olmamam, beni 3000 kilometre öteye, buraya kadar sağ salim, tek parça, başarı(!?) ile getiren soğuk kanlılığımı elden bırakmamam lazımdı. Sağ sütuna geçerek, bir başlık bulma niyetiyle düşünmeye başladım: İhtiyacım olan kelime “eldekiler”in tersi… zıttı… ötekisi… Nefes alış-verişlerce denetlenmiş birbirine eklenen göz kırpma sürelerinin saniyelere, günlere, aylara, hatta yıllara dönüşmesi korkusuyla çalakalem “Elde olmayanlar” diye yazıverdim. Dik tutulmuş bir sayfanın yarısının tek satırını geçmeyen bir başlık için daha fazla zaman kaybedemezdim; zaten zayiat analizi ile meşgulken bir de elime bir kese kağıdı içinde tutuşturulmuş sınırlı zamandan fire verme lüksüm bulunmuyordu. Aceleyle gerçekleşen bir hareketin neticesindeki kusurları da benzer şekilde aceleyle görmeme eğiliminde olurum. Başlığı içimden bir kez daha okudum, tüm o ince işlenmiş zaman tasarrufu planlarıma rağmen bu sefer çok da aceleyle geçemeyeceğim bir kusur serili duruyordu. Aslında kusurun tam da başlıkta olduğundan emin değildim, fakat ciddi bir rahatsızlık odadaki fil misali kendini hisettiriyordu; göremiyordum, ama kokuyordu, nemli ve kıllı teninden yayılan o kekremsi kendine has koku bütün burun kıllarıma tuz ruhu gibi dökülmüştü — aceleyle geçemiyordum, boğazım yanıyordu. Mutfağa doğru uzanıp çeyrek asır öncesinin Ankara’sından kalma, ki artık memleketimin hiç bir başkentinde mümkün olmayan, bir geleneği yerine getirircesine ağzımı musluğa dayadım. Geri döndüğümde uykuya dalmak üzere olan bir cellat hafifliğiyle “Elde Olmayanlar”ı sıralamaya başladım: 1) İfadelerim zayıfladı. 2) Kelimelerin Türkçelerini hatırlayamıyorum. 3) Dışarıdan bir kaynaktan beslenme gereksinimi hissediyorum. 3 etti… Fena değil… Epey yol katettim. Yeterince malzeme birikmişti elimde. Zayiat analizi için gerekli veriye sahiptim: Biri solda, üçü sağda, toplam 4 madde. İçimden tekrar edince tınısı tanıdık geldi, tek solukta geçiştirilen önemsiz haberlere benziyordu:

“herkes bu kadar başkası iken, sevişecek vaktiniz var mı sizin?”

 3 ölü, 1 yaralı. Hepimiz cinayet şubeden gelecek görevlinin teşhisini birbirimize bakarak bekliyorduk… Maddeler kendi aralarında hiç bakışmıyorlardı; her biri gözünü bana dikmişti. Bir zahmet hizaya gelip bana zayiatı anlatsalar ne güzel olurdu. Fakat soruya cevap verirken bana yardımcı olması amacıyla yazdığım cümleler bile şimdi bana soruyorlardı: Zayiat nedir? Aslında 4 cümle ile özetlemem istense, her bir maddeyi uç uca eklemem yeterli olacaktı. Bunu yapmıyor olmam, belirli bir beklentide olduğum ve bu beklentinin uç uca eklenmiş 4 cümleyi kabul etmeyeceği anlamına gelmiyordu; sadece uç uca eklemek yeterli olmuyordu. Neyin yeteceği konusunda kesin bir fikrim olmasa da, neyin yetmediği konusunda çok keskin bir damak tadına sahip olmuştum birden. Hayır, öyle 4 maddeyi uç uca eklemek yetmezdi. Yetmemeliydi! Şöyle “herkes bu kadar başkası iken, sevişecek vaktiniz var mı sizin?” [Turgut Uyar, “Cılız Irmaklar”, Varlık, S. 410, 1 Eylül 1954, s. 14] ayarında tumturaklı bir ifadeyi piştisini masaya gömercesine yapıştıran bir emekliden eksik kalmayan bir gürültüyle kağıda dökebilmeliydim. İfade gücüme o kadar şaşırmalıydım ki, taa en baştaki şaşkınlığım bunun yanında kuyruğunu bacağının arasına kıstırıp sokağın köşesinden kaybolmalıydı, hızını alamayıp ifade gücümde herhangi bir erozyon olmadığına o denli bir inandırmalıydı ki beni, gönül rahatlığı içinde saatlerdir kan-ter içinde boğuştum tüm bu uğraşı

“Evet, maalesef Türkçem freni boşalmış bir damperli sedasıyla yokuş aşağı koşarken başını çarpacak bir duvara denk gelmemek için bildiği bütün tanrılara yalvarıyordu.”

bir kenara bırakıp, dolaptan aldığım bir bira ile televizyonun karşısında kendimi kaybedecek kadar hissi(z)leşmeliydim. Ama olmadı. “Evde Türkçe mi konuşuyorsunuz?” sorusu beceriksizliğim karşısında, çelimsiz bedenime aslında koskoca mağazadaki hiçbir şeyin düzgün oturmayacağını bile bile “O size bol geldi, bir de bunu deneyin.” diyen bir tezgahtarın anaçlığıyla bana evvela “Zayiat nedir?”, ardından da “Ne kadar Türkçe konuşabiliyorum?” sorularını denetmişti; mekanı çıplak terkedecek gibiyim.

Heyelanın ardındaki kasveti dağıtmam gerekiyordu; belki etrafa, belki de başka birilerinin omuzlarına. Dile dair tüm kayıplarımı (bkz. “Elde Olmayanlar”) cemaatin her fırsatta kınayıp günaşırı nizami bir şekilde tekrar ettiği ağzı kokan bir günah arlanmazlığıyla sıralarken, kendimi de üç vakte kadar çok sevildiği halde şimdileri cemaatçe pek de tasvip edilmeyen, kilisesinde inzivaya çekilmiş bir papaz yorgunluğuyla affetmeye karar verdim. Kendi kendine konuşanan bir papaz fikri uzunca süre hoşuma gitse de, yüklendiğim misyonun ehemmiyeti beni tekrar işime çiviledi. Ruh halim tüm insanlığın nefesini tutması için kapı kapı dilenen kuru bir karahindibadan hallice, salya sümüğe bulunmadan durumu tekrardan gözden geçirdim. Evet, malesef evde çekirdek çitlerken de, misafirlere servis edeceğimizi böreği mutfakta tartışırken de, çocuğu yarın kreşe kimin bırakacağına karar verirken de Türkçe konuşuyorduk. Evet, maalesef Türkçem freni boşalmış bir damperli sedasıyla yokuş aşağı koşarken başını çarpacak bir duvara denk gelmemek için bildiği bütün tanrılara yalvarıyordu. Duraksadım… Son anda sesimin beyaz sayfanın bin hasta kapasiteli bon maviliğine doğru yükseldiğini şimdi şimdi fark ediyorum… Evet, sanırım hepsi bu kadar. İsim bitmişti, çıktığımı kimse farketmesin diye hücrenin gıcırdayan ahşap kapısını yavaşça kapayıp, ilk bulduğum bank sırasının üç beş adım ilerisine kendimi attım. Adeta bir Çarkıfelek tatili bu günah çıkarma seansının etki etmesi için beklemeye başladım. Sessizlik… Günahların şimdiye kadar çıkmış olması ve beraberinde bir rahatlama gelmesi gerekiyordu — tüm planım bu varsayım üzerine kurulmuştu. El emeği göz nuru işlediğim günahlarımı sökme işini de yine bizzat kendim üstlendiğim için geride bir şey bırakmadığımdan emindim. Gayretimi frenlemeyip papaz karakteri rolünü de üstüme aldığımdan mütevellit, şubemize ulaşan günahların teker teker affedilip, gerekli sicil değişikliklerinin resmi makamlara ulaştırıldığını da ayrıca teyit etmiştim. Her vakit alan devlet prosedürü gibi bunun da ne kadar vakit alacağını kestirmek mükün değildi, ki her ne kadar bu sefer tek kişinin yaşadığı bir ülkeden bahsediyor olsak da.

Kendi kendime kaç A4 konuştum bilmiyorum. Karşı taraf için yeterince uzun bir süre geçmiş olmalı ki soruyu tekrar etti:

                ‒ Do you speak Turkish at home!?

                ‒ Yes, I guess so…

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.