Menu

Sherlock Holmes gibi yazarını aşan, ete kemiğe bürünmüş, somutlaşmış roman kahramanları vardır. Thomas Dumas da Altay Öktem’in başını ağrıtacağa benziyor. İleride adına  türbeler yapılır, hurafe mezarlar gibi anma geceleri ve fotoğrafçılık ödülleri verilirse şaşırmamak gerek.

“Ben” dili ile yazılıp geçmiş zamanda çekimlenmesine karşın anı yaşatan, heyecanı zirvede tutan sürprizlerle dolu  bir roman okuyacaksınız. Böyle bir romanın okuru da kitaba ayak uydurmalı, her an uyanık olmalı ki aldanmasın. Neler mi yapmalı; Thomas Dumas söyleşilerini iyi takip edip kahramanı tüm ayrıntılarıyla çözmeye çalışmalı.  Verilen  ipuçlarını  değerlendirirken yaşama dair düşünceleri felsefeleştirerek fotoğraf sanatının incelikleriyle birleştirmeyi becermiş  yazarı bir an olsun terk etmemeli. Yoksa akıcı romanın hızında kaybolabilirsiniz. Zira, roman kahramanı bile yaşadıklarına bazen şaşırır: “Ah Thomas, başıma neler geldi, tahmin bile edemezsin. Maria’yla birlikteyim. Seniha’nın ülkesindeyim. Ve artık işsizim.” İnsana,  zamana  dair çıkarımları  romanın içinde ustalıkla   ören Öktem, bizleri adeta bir filmin içine davet ediyor. Bir Walter Mity filmi kadar hareketli ve gizemli bir  maceranın hakim olduğu, sır dolu ölümlerin, intikam hissinin, ahlak ve lanet tabularının yıkıcılığı arasında, bir Bond filminden çıkmış gibi görünen İspanyol kızının, Maria’nın betimlemeleri ve hayali de sizi derinden etkileyecek.  “Söz konusu olan Maria’ysa zaman belli bir hızda ileriye doğru akmaz, hızdan bağımsız olarak ileri geri sıçrar. Zamansızdır Maria… Thomas ise zamanı parçalayandır. Geçmiş ve gelecek yoktur onda.”

“Gerçeklik, hislerden daha hızlı hareket etme özelliğine sahiptir. Hızla gelir ve yüzünüze çarpar.”

Thomas Dumas kalbi ters doğanlar gibi duyguları ters tepen bir insan. Sevindikçe kaybeden, acı çektikçe değerlenen, başarı kazandıkça kaybeden, toplum tarafından lanetlendikçe sanatta çığır açan ama sevdiklerine ve ailesine güç ve zenginlik yerine yıkım getiren bir fotoğrafçı olarak karşımıza çıkıyor. “Geçmiş, hiçbir zaman geride kalmaz. Geçmişimiz her zaman bizim bir parçamız olarak, bizimle birlikte yaşamaya devam eder.” Stockholm, Münih, Füssen, İstanbul ve Paris’in  etkileyici mekanlarında Thomas Dumas’a adadığı       

hayatını  kitapla onurlandırmak, Dumas’ın ona kaybettirdiği itibarı kazanmak isteyen 58 yaşındaki Anders’in gerçek kimliğini  bulmaya çalışacağız, Dumas’ın İstanbul’daki aşkı Seniha, ağabeyi Rıza ve kızı Selena  sis perdelerini kaldırıp Andersen’in yaşamını ve yazarı  çözmemize yardımcı olacak mı? Tüm bunlar olurken maceranın hızına kapılıp sorgulamaktan düşünmekten  vazgeçmiyor: “Oysa gerçeklik, hislerden daha hızlı hareket etme özelliğine sahiptir. Hızla gelir ve yüzünüze çarpar. Beklenmedik bir olayla ya da bir sözle olabilir bu.”

“Geçmişimiz her zaman bizim bir parçamız olarak, bizimle bir-likte yaşamaya devam eder.”

Tabii ki her kült romanda olduğu gibi savaşın acılarını lanetleyerek kahramanın ilk acılarını evrenselleştiren yazar, tarihi gerçeklerin acımasızlığından faydalanıyor. Küçük Thomas’ı 2. Dünya Savaşında bombalanan İsveç’e göç etmek zorunda kalan fakir bir ailenin çocuğu olarak tanıtıyor bize. Sözleriyle değil fotoğraflarıyla konuşan,  deklanşöre elleriyle değil ayaklarıyla hakim olan eşsiz bir karakterin değişimini açıklarken, Thomas’ı neden kendisi değil de Anders anlatıyor, sorusuna en iyi cevabı yine  Thomas veriyor:   “Kendimle ilgili ortaya attığım

               bütün düşüncelerin çoğunlukla yanlış olduğunu, başkalarıyla ilgili söylediğim her sözdeyse en azından, küçük de olsa bir doğruluk payı bulunduğunu fark ettiğim için yıkıma sürüklendim.” Sanata, sanatçıya ve sanat tarihine de göndermelere açık bir roman bu: “Aslında sanatçı da sanatsever de eksiktir. Onları güçlü kılan da budur. Bu yüzden sürekli gelişirler. Thomas Dumas’ı sevme nedenim sanırım bu. Onun fotoğraflarıyla kurduğum ilişki tek taraflı değil. Ben o fotoğraflara bakarken onlar da bana bakıyor (…) Belli bir açıyla bakabilmek maharet ister. Sadece gözünü kullanmakla ilgili fiziksel bir maharet değil, bir çeşit bilinç mahareti. Bu yüzden insanlık tarihi, açısızlığın, bir anlamda çapsızlığın tarihidir. (…) Bir insan, yakından baktığınızda daha küçük görünüyorsa, orada sanata ihtiyaç vardır.” 

“Herkes hak ettiği biçimde yaşamaz. Bazen insan başkaları-nın hak ettiği biçimde yaşar.”

Ve yazarın da karede olma telaşına tanık oluyoruz. Yazar olmak ölümsüz olmaya yetmiyor belki de: “Bu kitabın Ekim’in 23’ünden önce elimde olması çok önemli. Bu aceleciliğim size tuhaf gelebilir. Şöyle düşünün: Belki içinde olmayı arzu ettiğim, yetişmeye çalıştığım bir fotoğraf karesi vardır, kim bilir?”

Her iyi kitabın verdiği netice gereği, kitabı bitirdikten sonra üzerine düşünmek için hayat koşuşturmasına biraz ara vermek,  hatta  Thomas’ı anlamak için  yeniden okumak gerekebilir: “Herkes hak ettiği biçimde yaşamaz. Bazen insan başkalarının hak ettiği biçimde yaşar.”

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.