Menu

Olaylar, birkaç yıl evvel ödül töreni için bulunduğum sahil kasabasında, nisanın üçüncü haftasında başlamıştı. Anlatacaklarımı hayal ürünü sayarak işin içinden çıkmak mümkün olsaydı konu üstünde bu denli kafa yormazdım. Kahramanları ben ve babam olan bu olayı uzun süre kimseye anlatamadım. İçimde bir sır gibi saklayacaktım ama olayın benden başka tanıkları olduğunu bildiğimden sır olmaktan çıkmış diyerek paylaşma cesaretini buldum.

Balığı ile ünlenen bu küçük kasabada ilk günümdü. Çeşitli dallarda bolca ödülün de dağıtıldığı ve üç güne yayılan şenliklerde, ben de o balığı en iyi resmeden(!) sanatçı ödülümü almak için oradaydım. İçtenlikle söylemem gerekirse ödülün maddi karşılığından çok üç günlük tatili önemliydi benim için.

Ödül gününün ilerleyen saatlerinde, kalabalık ve karmaşadan kurtulmam için, bir bahane uydurup kasabadan epey uzaktaki bu eski limana gitmem söylenmişti. Şenlik alanından uzaklaşıp eski limana sığınmıştım. Şimdi tatilin keyfini çıkarabilirdim.

Sakin deniz, esen hafif rüzgârla kulaklarıma şarkılar fısıldıyordu. Eski ama tanıdık ezgilerdi bunlar. Etrafıma göz gezdirdiğimde bu limanı tanıyormuşum hissine kapıldım. Fener, kıyı, iskele tüm bunlar hiçte yabancı değildi. Epeyce uzun bir süre önce buralara gelmiş, burada bulunmuş gibiydim. Evet, burayı tanıyordum. 

Uzaktan kıyıdaki deniz fenerinin ışığı vurdukça beton üzerinde oluşan gökkuşağı gözlerimi ve beynimi buradan alıp eskilere götürüp getiriyormuş izlenimi bırakıyordu. Kalkışa hazırlanan bir pilotun ruh halindeydim; heyecanlı, biraz da korkulu. Neden böyle bir hisse kapıldğıma ilk anda bir anlam veremedim. Sanatçı kimliğimin aynı anda türlü biçimlere bürünebilmesinin bahanesine kapılmamam gerektiğini çünkü yaşadığım bu duygunun ruh bölünmelerinin ötesinde bir şey olduğunun farkındaydım.

Üzerinde durduğum iskelenin bu ucu şimdiki andı, öbürü ise geçmişe açılıyordu sanki. Arada kalmaktan duyduğum korku olayın gerçek olup olmadığının bilinmezliğinde eridi gitti. 

Deniz feneri beton zemin üzerine paralel çizgiler halinde bana benzeyen yüzler sıralayarak tek başınalığıma son vermişti. Bedenim diğer ‘ben’lerle birleşip göreceli yalnızlığımı sonlandırmak yönünde tercihte bulunuyordu. Beynim kıyasıya bir savaş alanıydı bu anda.

                Nereden geldiğini bilmediğim babamın ve kendi sesim ile eskiden oynadığımız bir oyun yeniden

canlandı zihnimde. Deniz ve iyot kokusu damarlarımda dolaşırken, sahilde oynadığımız bir oyundu bu.

-Bak parmaklarım şişti baba.

-İçine denizi çektin de ondan, diyordu babam.

-Deniz şimdi benim içimde mi sahiden?

-Sadece deniz değil, balıklar, tuz, yosunlar hepsi senin içinde. En azından bir kısmı.

-Damarlarımda dalgalanan deniz mi baba? Peki ya martılar, onlar nerede?

Gerçekten de o gece havada hiç martı yoktu. Sanki kendilerini gizleyen bir örtü altında uykuya yatmışlardı.

Babam ince uzun parmaklarını saçlarımın içine sokup bir süre karıştırdı.

-İşte onlar da burada dedi. Havaya kaldırdığı parmaklarını yukarı aşağı oynattı sonra. Saçlarımdan hayat bulan sihirli martılardı onlar. “Demek saçlarımın arasına saklanmışlar” diye gülmemle sürer giderdi bu oyun.

Deniz sakin bir mavilikle göz alabildiğince uzamaktayken, fenere takılan gözlerimle ışığı takip etmekteydim. Sırasıyla bulunduğu kıyıdan limanın karşı tarafını, kasabanın evlerini, balıkçı barınağını, kayıkları, kısaca kendine ait sınırları kim bilir kaçıncı kere turluyordu. Deniz feneri ateşböceği edasıyla bir aydınlık salıp sonra karanlığa boğuyordu kendine ait evren parçasını. Az önceki aydınlık dünya, biraz sonra zindanı bir karanlığa bürünüyordu.   

Fenerin ışığı limanı terk etmiş… Karanlığa karışan benzerlerim sırasıyla yok olmaya başlamıştı. Bir tanesi hariç… Öncekilerden farklı; ışık oyunun yarattığı sanal kopyalarımdan değildi bu. Kanlı canlı duruyordu. Az ötede biri vardı gerçekten de.

Beni saymazsanız tek başına liman betonunun üstünde oturuyordu. Ona doğru yürüdüm. Ayak seslerimi duyduğu halde aldırmadan öylece duruyordu.

Yanına oturdum. Denizi yalayan fener ışığı yüzlerimizi de aynı özenle okşadı geçti tekrar. O kısa ışık gelgitinde yanına oturduğumun kendim olduğunu şaşkınlıkla gördüm. Kısa bir sarsıntı geçiren beynim az önce yaşadıklarımı kabullendikten sonra bu duruma hiçte zorlanmamıştı doğal olarak.

İskele üstünde oturan o çocuk da bendim. Çocukluk yıllarımın umarsız ve kayıtsız hali üstümdeydi yine. Babamızı, yani babasını bekliyordu. Üç kişiydik. Yani yalnız değildik. “En kör kuyularda bile size eşlik eden bir yıldız mutlaka vardır” diyenler ne kadar haklıydı.

O gün, babam beni bırakıp iskelenin en uçundaki oltalara bakmaya gitmişti. Ansızın aklıma gelen bu durum az sonraki konuşmaları da nereden hatırladığımı açıklar cinstendi: Geçmişimi yeniden yaşıyordum. Dedim ya, yaşadığım onca olayı kabullenen beynim bu yeniden yaşanmışlıkları da olağan bulma olgunluğuna elbette sahipti.

Gitmeden önce babama “martılar nerede” diye sormuştum. Yanımdaki çocuğa dönüp:

-Martılar nerede? diye sordum. Şaşkınlıkla kafasını bana doğru çeviren küçük çocuk,

-Sen nereden biliyorsun bunu? diye sordu. Kayıtsızlığı tedirginliğe döndü. İkimiz ortak bir bedeni paylaşan aynı insanız, sadece zamanlarımız farklı, nasıl derdim. Ne de olsa yaşamının başındaki bu küçük insan, görmüş geçirmiş onca tecrübeli şu anki ben gibi yaşananlar karşısında sakin ve kayıtsız olamazdı.

Dizindeki yara izlerini gösterip sordum

-Dün düşmüştün değil mi?

-Evet, dedi. Yeni kabuk bağlayan yarasının üstündeki parmakları gibi sesi de titriyordu.

Ürkmüştü. Hem bir yabancı ile konuşmanın verdiği bir korku, hem de onunla ilgili konulardaki isabetli öngörülerim onu tedirgin etmişti. Beni endişelendiren ise zihnimdeki kırılan zaman faylarının oluşturduğu deprem öncesi titreşim dalgalarıydı.

-Sadece tahmin, dedim. Baban oltalara bakıp dönmek üzeredir merak etme.

“Baba imdat!” diye bağıran çocuğun çığlıklarına aldırmadan kucaklayıp, eski limanın üzerinden sahile doğru koşmaya başladım. Bir uçağın kalkış hızına eş, delicesine koştum. Ardımda ani bir fırtınanın doğum sancıları vardı, biliyordum.

-Sen martıları seyret, ben oltalara bakıp geliyorum, demişti o gün babam. Parmaklarının havadaki izlerine takılıp kalan gözlerimle gökyüzünde martıları arayıp durmuştum.

Birdenbire çıkan rüzgârla deniz kudurmuş, iskelenin betonlarını dövmeye başlamıştı. Çılgına dönen babam beni kucağına almış sahile doğru delice koşmuştu. Fırtınayı görenler yardıma gelmişler beni babamın bıraktığı sahilin yakınındaki kayalıklarda bulmuşlardı. Yorgun düşen babam, dalgaların içinde kaybolmuştu.

Birbirine paralel çizilmiş kader çizgimiz ummadığımız bir biçimde incelmiş ve kopan fırtınayla denizde kaybolmuştu babam. Bunları şimdi hatırlıyordum ama az önce hiçbirinden haberim yoktu.

Çocukken uğradığım hafıza kaybı, liman, deniz feneri ve iskelede kendime rast gelmemle ortadan kalkmıştı. Zihnimdeki sis dağılmış dağın doruğu gözle görünür hale gelmişti.

Bağırmamı duyan babam limandan sahile koşmaya başlamış ve az sonra kopacak fırtınadan kurtulmuştu. Çocuk beni, sahilde denizin epey uzağına bırakıp babamın yanıma gelmesini tepeden seyretmiştim. Korkum çizgilerimizin bir yerden tekrar kesintiye uğramasıydı. Ama korktuğum olmamış babam kendi hayat çizgisine kavuşmuştu. Kopan bağlar bir elle, benim elimle, yeniden birbirine eklenmiş, o küçük çocuğun babasız kalmasına izin vermemişti. 

Onu kurtarmıştım. Babamın hayatını bağışlayan benmişim gibi bir duygu ile oradan ayrıldım. 

Otele döndüğümde bugün ortalığın süt liman olduğunu söyleyen garsona gülümsemekle yetindim.

Kalan günlerim çocukluğumla babamın tatillerini gönüllerince yaşadıklarını bilmemin iç rahatlığı ile geçmişti.

Çocukluğumu ve fırtınadan kurtardığım babamı ardımda bırakmış. Gelecek nisanların son haftalarında bu sahil kasabasında tekrar buluşmak ümidiyle planlar yapıyordum.

Ve işte buradaydım. Peki, ama martılar onlar neredeydi?  

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.