Menu

20 Nisan 2011 Çarşamba sabahı daha güneş doğarken Endülüs’ün tarihin sisi içine gömülmüş şehri Granada’da,  Elhambra Sarayı’nın yer aldığı vadiye doğru ilerlemekteydik.

Otobüsümüz yolun iki yanını kuşatan derin orman örtüsünü, aşağıda uzanan Vega vadisini ve çok uzaklarda mavi bir sis içinden seçilen Elhambra Sarayı burçlarını göstermek istercesine yavaşlamış, zorunlu olarak önümüzdeki onlarca tur otobüsünden oluşmuş konvoya katılmıştı. Sabahı karşılayan kıpkırmızı bir gök altında bu sonsuz yeşillikte karmakarışık duygularla Elhambra’nın bir kartpostalı kıskandıracak güzellikteki görüntüsüne bakıyordum.

1492’de Granada, Kral Ferdinand’la Kraliçe Isabella’nın ordularına kayıtsız şartsız teslim olduğunda, Endülüs Emevileri’nin yani İspanya müslümanlarının son sığınağı bu saray ve kale, asıl adı Abdullah olan ancak İspanyolların Kral Buabdil dedikleri son sultan tarafından anahtarı teslim edilerek terk edilmişti. İki yıllık bir kuşatmadan sonra, yakılıp yıkılmaması koşuluyla düşmana bırakılan Elhambra’ya, maiyetiyle birlikte Fas’a giderken son kez bir tepeden (Buabdil Tepesi) bakarak ağlayan Buabdil’e, annesi Sultan Ayşe’nin “ Erkek gibi savunamadığın ülkene bakıp, bir kadın gibi ağlama!” demesinin tarihin belleğinde bütün pişmanlığı ve sızısıyla hâlâ duruyor olması, bu anıların hüznü, bu topraklardan gelip geçen tarihsel katliamlar, yıkımlar bir kez daha kuşatıyordu duygularımı.

Karmakarışıktım. Bu topraklarda sadece, yenilgi sonrası Katolik olmaya zorlanan binlerce Endülüslü müslümanın katliamı değil, 1935’ten başlayarak 1975 (ölümü)’li yıllara değin süren diktatör General Franco dönemi ve Falanjist katliamları da kan kokularını salarak belleğimden geçmekteydi. 1492 ile başlayan yeni kıta keşifleri, emperyalist işgaller, köle ticareti, kolonilerdeki halkın malıyla canıyla talan edilmesi, değerli taş ve madenlerin ana kıtaya taşınmasıyla doğan gücün sınırları zorlayarak yeni savaşlara, kan ve katliamlara zemin hazırlaması bu toprakların tarihindeki kara lekeleri çoğaltan gerçeklerdi.

 Biliyordum ve işte yakın tarihindeki iç savaşla yüzleşmek, bu kara lekenin izlerini temizlemek adına daha fazla özgürlük ve demokrasiye sığınmaktan başka umar bulamayan İspanyollara sorulması gereken bu bir tek soru hâlâ belleğimi zorlayıp duruyordu. Lorca, o güzel insan, masum asil ve görkemli dizelerin ustası, sizin oğlunuz ama dünyanın da oğlu o güzel insanı neden, niçin, niye yaşamdan kopardınız? O güzel insanın mezarı nerede?

Sorularımın yanıtının, altımda uzayıp giden bu yeşil boşlukta, korkusuz ve onurlu belleklerde, vicdan sahibi araştırmacıların tarihin kara sızılarını deşmedeki ustalıklarında olduğunu biliyorum. Elhambra’nın ağaç oymacılığının şaheseri ön balkonlarından birinden vadiye bakıyorum. Lorca’nın vadisine…Tedirginim.

İspanyolca’da “kırmızı saray” anlamına gelen, bizim Elhambra, İspanyolların Alhambra dedikleri bu yer yer kan kırmızısına çalan duvarları göğe baş atmış sarayın ön balkonundan Generalife (cennet) bahçelerinin sonsuz güzelliğine bakarken karşı yamaçlarda yer alan Çingene mahallesine, asırlarca itilip kakılmış, dışlanmış, kentlerin dışına sürülmüş Çingenelerin yaşamından gecelerin karanlığına dolan Flamenko nağmelerine ve hırçın dansın el ve ayak taşkınlıklarına, oynayanların beden ve bakışlarından dökülen aşk, kavga, hırs, kin, sitem kısaca hayatın her yüzüyle dolu figürlerine akıp gidiyorum.

Sarayın arka balkonu derin Vega vadisinin üstünden deli bir orman örtüsüne bakıyor. Buralarda bir yerlerde diyorum kendi kendime. Benim şairimin bedeni buralarda bu deli ormanın derinliklerinde bir yerde. Elhambra’nın muhteşem güzelliği, gri bir sis olup bedenimi örtüyor. Uzak tepelerden sabaha dökülen ışığın ulaşamadığı nice kuytulardan birinde bir çamın yahut köknarın kökleri onun bedeninin üstünde olmalı ki böylesine şiirsel bir esinti, görüntü, ürperti içinde bu vadi diyorum kendime. Boğazımda düğümlenen derin bir acı gözlerime yürüyor. Çevremdeki insan kalabalığı da aynı yere bakıyor, fotoğraf makineleri, kameralar aynı muhteşem doğa parçasını tarıyor ama ben onu, sadece onu ve izini arıyorum.

Onun gözüyle bakıyorum kenti Granada’ya. Onun İzlenimler ve Manzaralar’da (1918) bir Granada akşamını anlattığı satırlarıyla.

Güneş batar, sayısız uyumlu renk çağlayanları Sierra’dan şehre ve tepelere iner… ve müzikli renkler ses dalgacıklarına karışır… Her şey melodi, asırlık elem, hıçkırıklarla iner. Albaicin’in küme küme evlerine, Elhamra ve Generalife’nin kızıla kaçan yeşil yamaçlarına dehşetli, önüne geçilmez bir hüzün çöker… renk ve renkle sesler her an değişir… Pembe sesler, kırmızı sesler, sarı sesler, ses ve renk terimleriyle anlatılamayacak sesler vardır… Sonra büyük bir mavi kiriş… çanların gece senfonisi başlar.(…)”

Evet şairimin dediği gibi Granada’ya sadece akşamları çöken o dehşetli ve önüne geçilmez  hüznün içindeyim günlerdir. Sarayın arka balkonundan Sierralar’a bakıyorum.

“LORCA’NIN ÖLDÜRÜLÜŞÜ” adlı kitabının 108. sayfasında Ian Gibson,

Federico Garcia Lorca, Sierra’nın eteklerinde, kaya ile bitki arasındaki çizgi üzerinde bir noktada öldürüldü.” diyordu. Yazarın tanımına uyan kayalıkları arıyor gözlerim. Yer gök ağaca kesmiş. Yaptığım araştırmalardan, okuduğum kaynaklardan edindiğim bilgilere göre.

Sierra’nın eteklerindeki bayırda, aralarında bir milden az uzaklık bulunan iki komşu köy Alfacar ve Viznar bu vadinin içinde, karşılarda bir yerlerde duruyor. O zaman yumuşak, çıplak, boz tepelerin yükseldiği, Granada’dan bakınca çırılçıplak görülen bu tepeler iç savaşın bütün kanını, katliamını içip sırtladıktan sonra, o zulmü gözlerden saklamak katliamın izlerini silmek, gelenleri arayanları şaşırtmak üzere böylesine devasa bir çabayla ağaçla, bitkiyle, ormanla örtülmüş.

Adlarını, kökünü kuruttukları Magribiler’in dili Arapça’dan alan bu iki köy Alfacar (çömlekçi) ve Vinzar (Granada’da ekmeğiyle meşhur) zeytinliklerin ve sardunya kutularının süslediği sokaklarından esip geçen meltemin sarhoşluğunda vadiye uzanmış yatıyor. Olanları unutmuşçasına… Mezarını dahi silip süpürdükleri, ya da olayların utancını, pişmanlığını ağaç köklerinde, bitki örtüsü altında gizlemeye kalkıştıkları, Granada’nın adını adıyla anımsatan oğullarını unutmuşçasına.

Temmuz 1936’da iç savaş başladığında Viznar önemli bir Falanjist merkeziydi ve sadece askeri bir mevzi olmaktan öte, Milliyetçilerin idam bölgesiydi de. Franco’ya bağlı istihkâm bölüğünün ve Vinzar birliklerinin komutanı Falanjist Yüzbaşı Jose Maria Nestares karargahını  Başpiskopos Moscoso’nun sarayında kurmuş ve bu din adamıyla el birliği içinde katliamlarını sürdürmekteydi. Nestares, sadece beş mil uzaklıktaki Granada’daki Valdes(vali) ile de sürekli ilişki içindeydi. Ian Gibson kitabında;

Her gece, şafakta kurşuna dizilecek ‘istenmeyen kişi’lerle dolu arabalar vilayetten ya da vegadaki başka köylerden Viznar’a getirilirdi. Granada’dan gelen otomobiller Başpiskopos Moscoso’nun sarayının önünden geçmek zorundaydı; bunlar bazen durur, Falanj karargâhıyla kâğıt alış verişi yapar, sonra tepeden yukarı tırmanırlardı.(…)” diyordu.

Bundan sonra olanların ya da olacakların insan vicdanında yeri de, kaydı da yoktu. Ne ki iç savaşın bütün kirliliği sürüyordu. Bazen gecenin birinde ikisinde getirilen zavallı insanlar şafağa kadar aşağı katta bir odaya tıkılıyor, buralara Colonia deniliyor, isteyenlere Viznar papazının destek ve yardımı da sağlanıyordu. Bu iyi yürekli faşistler şafak sökerken kurşuna dizdikleri binlerce insanı sonra mezar kazıcılarına bırakıyorlar, onlar da her ölüyü bulundukları yerde çukur açıp toprakla örterek izlerini yok ediyorlardı. Aralarında gördükleri akrabaları, dostları, komşuları, hatta kentin ileri gelenleri için artık yapacakları bir şey yoktu.

“Yüzbaşı Nestares bölge komutanı olarak Viznar cinayetlerine adamakıllı karışmış bulunmakla birlikte daha çok o bölgenin askeri örgütlenmesiyle ilgiliydi.

Colonia’nın yönetimini büyük ölçüde Valdes’in adamlarına bırakıyordu. Bunların çoğu daha önceden anlattığım gibi zevk için adam öldüren “Kara Müfrezeler”e dahildi. “Kara Müfreze” gönüllülerinin yanında bir çok “Hücum Muhafızları” çalışıyordu.

Nestares bunları, milliyetçi isyana başından katılmamalarına ceza olsun diye zorla cinayetlere katıyordu.(…)”diyordu Araştırmacı Yazar Ian Gibson.

Bu mezar kazıcılarının ve katliama gönülsüz katılanların da bir iki olaydan sonra aynı sonla yok edildikleri ve sorgulama bir yana, iş birliği içinde olmayanların ailece katledildikleri de aynı kaynaklarda sıkça sözü geçen olaylar arasındaydı.

 Bütün bilinmeyenlerin ve bilinen gerçeklerin, yapılan iz sürmelerin ışığında, aradan geçen 77 yıllık süre boyunca saptanan ipuçları, ayrıntılar, yazılan kitaplar, vicdan sızısından kurtulamayarak itirafçı olanlar, bu utancın duldasına saklanarak insan içine çıkamayan ve ölüm döşeğinde acısını kusanlar, faşist hükümetlerin sunduğu nimetlerle ihya olan ve bilinç arttıkça lânetlenenler İspanya’yı kana boğan bu iç savaşın, kardeş kırımının sızısını elbette hafifletemedi. Şair Federico Garcia Lorca’nın katlediliş öyküsü hâlâ gizini korumakta, üzerini örten utanç perdesi el birliğiyle kapalı tutulmakta, yeri ve mezarı hâlâ bilinmemekte. Bu hem İspanya hem de insanlık için bir utanç diye düşünsem de, biliyorum ki ülkemdeki nice olayla, faili meçhullerle kardeşliği olan bu olayın utancı, daha çok ellerindeki yetkiyi fırsata çevirerek derin bir vicdansızlıkla insan katleden zorbaların. İçim tanımsız bir acıyla burkuluyor.

1936 Temmuzunda başlayan iç savaşın kurbanlarından olan Federico Garcia Lorca’yı bu sona adım adım yaklaştıran olayları ve kişileri bilmeden bu sonu açıklamanın  olanaksızlığı da başka bir gerçeklik. O nedenle o günün koşullarını ve Lorca’nın yaşadıklarını ona yaşatılanları yeniden, yeni yazılanlar ve tartışılan önemli belgeler ışığında gözden geçirmek gerektiğine inanıyorum ve şairimi bir kez daha o günlerden başlayarak anımsayalım istiyorum.

Lorca’nın 5 Haziran 1898’de, Granada’nın Vega vadisindeki Fuente Vaqueros köyünde dünyaya geldiğini, atalarının bu bölgenin yerlisi, varsıl ve saygın çiftçilerinden olduğunu, sanat seven, coşkulu, müzik, şiir, resim konusunda üretken amca ve halalarla dolu bir evde dokuz çocuktan biri olarak hayata başladığını, ailenin dindar olmadığını, Katoliklerin baskıcı değerlerini umursamadıklarını, müzikal ve artistik yeteneklerle dolu Garcia Ailesi’nin bütün bireylerinin, küçük Federico’nun yaşamının ve yeteneklerinin şekillenmesindeki önem ve rollerini biliyoruz. Federico’nun daha dört yaşına gelmeden düzinelerle halk türküsünü ezbere bilmesi, bunların sonradan şiirlerinde ve oyunlarında görülmesi rastlantı değildi elbette. Annesi öğretmendi. Zekâsını annesinden, ateşli yaratılışını da babasından aldığını söylemesi ve yaşadığı Vega vadisindeki köy hayatını ve muhteşem doğasını, insan ilişkilerini içine sindirip eserlerine taşıması ‘çobanlık, tarlalar, gök, ıssızlık’ üstünden yalın dolaysız cesur, şiirsel bir anlatımla üretmesi, bir başyapıt olan Kanlı Düğün’deki içtenliği ve ‘topraktan fışkıran görülmemiş bir doğallıkla ifade edilen güçlü bir dil mirasına konmuş’ olması rastlantı değildir. Halkının dili ağzındadır. Dilinin bütün güzellikleri, olağanüstülükleri duyumsadıklarında ve yazdıklarındadır. Yaşadığı topraklar uzaktan Elhambra Sarayı’nı, yani tarihi, tarihin kanlı dönemeçlerini seyreden bir konumdadır. Katledilen Magribilerin, sürülen Yahudilerin, kökü kazınan Çingenelerin tarihi, bütün hikâyeleriyle her günündedir.

1492’den 1900’lü yıllara dek taşınan (Endülüs Emevileri’nin tarihe gömülerek Elhambra’nın ele geçirilmesi ve katliamları  ) refah ve beraberindeki kan kokusu, ülkeye zenginlik olarak pompalansa da ülkede bir şeylerin yolunda gitmediğinin, siyasi düzen ve oyunlarla yıpratılmakta olan yönetimin endişe verici sarsıntılar geçirmekte olduğunun farkındadır. Buna karşın O, kendisini ölüme götürecek, Cumhuriyete karşı komplo kurmakta olan Granadalı Faşistlerin düşüncelerinin tam karşıtı olan şu cümleleri, ülkenin en çok okunan gazetesinde yayımlamaktan çekinmeyecek denli vicdan namuslusudur. O ağır koşullarda;

Okullarda tam tersi öğretiliyor ama bu fetih olayı bir felâket oldu. Dünyada eşi görülmemiş şahane bir uygarlık, şiir, mimari ve incelik, bütün bunlar yok oldu, yerini günümüzün İspanya’sının en aşağılık burjuvazisinin doldurduğu yoksul düşmüş, yılgın bir şehir, bir harabe aldı.” demekten çekinmeyecektir.

Bu öfkeli çıkıştan sonra bir İspanyol olarak (Faşizmin istediğinin tam aksi duygularla) duygu ve düşüncelerini bir başka yazısında “Ben tam bir İspanyolum, benim için coğrafi sınırlarımın dışında yaşamak imkânsızdır. Aynı zamanda, sırf İspanyol olarak doğduğu için İspanyol olanlardan tiksinirim. Ben bütün insanların kardeşiyim; sırf gözleri bağlı olarak yurdunu sevdiği için kendini soyut, milliyetçi bir ideal uğruna feda eden kişiden nefret ederim. İyi bir Çinli bana kötü bir İspanyoldan daha yakındır. İspanya’yı eserlerimde dile getiririm, onu iliklerimde duyarım, ama bundan da önce, hiçbir milli bağnazlığım yoktur. Herkesin kardeşiyim ben. Siyasal sınırlara inanmadığımı söylememe gerek bile yok.” sözleriyle dillendirmesi onun dikkatleri üzerine çekmesine, Faşistlerin harekete geçmesine neden olacaktı.

1936’da Lorca İspanya’da, kuşağının en ünlü genç şairi ve oyun yazarıydı. Dona Rosita, İhtiyar Kız , Kanlı Düğün oyunları sadece Granada’da değil Madrid ve Barcelona’da da defalarca gösterilmiş ve büyük beğeni toplamıştı. 1936 Şubat seçimleri öncesinde Madrid’deki politik havanın gerginliği, politika ile sanatın arap saçına benzer iç içeliği, tanınmış yazar ve sanatçıların söylediği her sözü verdikleri her demeci daha bir anlamlı kılıyor ve en önemsiz eylemlere bile siyasal anlamlar yükleniyordu. Avrupa’nın her yanında Faşizmin önlenemez yükselişine koşut olarak İspanya’da da gelişen Faşist eylemleri gören sanatçı ve aydınların çoğu açıkça Halk Cephesi’nin yanında yer alıyor kişisel etkilerinden yararlanarak sağ/faşist cepheye çatıyorlardı. Ayaklanmadan önceki son aylarda Lorca’nın açıkça antifaşist bir anlayışla Cumhuriyetçi toplantılara katıldığı biliniyordu. 9 Şubat 1936’da Komünist Şair Rafael Alberti’nin Rusya’dan dönüşü nedeniyle verilen yemekte hoş geldin konuşmasını Lorca’nın yapması ve arkasından Faşist aleyhtarı bir manifestonun okunması ve bu toplantıdaki siyasal hava, Lorca’yı sona yaklaştıran olaylardandı.

Şubat 1936 seçimlerini Halk cephesinin kazanmasıyla doruğa çıkan zafer, antifaşist eylemleri de hızlandırdı. Büyük şair Antonio Machado ve başka aydınlarla birlikte Lorca’nın da “Evrensel Barış Birliği”nin manifestosunu İspanyol Komitesi adına imzalaması ve bu listenin ülkenin en bilinen gazetesi El Sol’de yayımlanması, 1 Nisan’da bir grup aydınla birlikte Brezilyalı devrimci lider Carlos Prestes’in hapisten salıverilmesini isteyen manifestoyu imzalaması, 1 Mayıs’ta Evrensel Kızıl Yardım Örgütü’nün çıkardığı Ayuda adlı dergiye  “Kutladığımız 1 Mayıs’ta daha adil bir toplum isteğiyle birleşen bütün İspanyol işçilerini sevgiyle selâmlarım.” yazılı bir kutlama mesajı göndererek rengini iyice belli etmesi elbette faşist cephelerin takibinden ve dikkatinden kaçmıyordu.

İspanya’da siyasi havanın büsbütün kötüleştiği Mayıs ayında, ikinci bir manifestoyu imzalaması, ardından Madrid’e gelen Halk Cephesi temsilcilerinden yakın dostu üç yazar onuruna 22 Mayıs’ta verilen yemeğe katılması, yemeğe katılanların Marseillaise ve Enternasyonel’i büyük bir coşkuyla söyleyerek sol-cephe toplantısına dönüştürmesi, katılan bakanlar ve seçkin konuklar nedeniyle Madrid gazetelerinin ertesi günkü manşetlerinin bu olaya geniş yer vermesi, faşist çevrelerin gözünden kaçmayacak önemli olaylardı.

Oysa dostlarından birinin politikaya karıştığını duyduğunda “Ben hiçbir zaman politikacı olamam, hiçbir zaman! Her gerçek şair gibi ben de devrimciyim, ama asla politikacı değilim,” diyen Lorca’yı, böyle düşünse de yaşadığı ortamlar ve olaylar bilinmez bir döneme doğru sürüklüyor, politik arenanın kirli cephesine çekmeye başlıyordu bile.

Oysaki Lorca, politikacı olmak bir yana hiçbir siyasi partiye girmemiş, birçok yazar gibi sol kanat gruplarına da yanaşmamıştı. O kelimenin en geniş anlamıyla bir liberaldi ve görüşlerini evrensel ölçülere sığdırarak savunmaktan yanaydı. En güçlü politik savunmalarını vicdanının sesiyle yaptığı gerçeği yadsınamazdı. 1 Nisan 1936’da Madrid’in günlük gazetelerinden La Voz’da yayımlanan bir konuşmasında, siyasi tutumu, bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriliyordu. Lorca bu konuşmasında;

“Dünyada iktisadi eşitsizlik sürdükçe, düşünmek diye bir şey olmayacaktır. Ben şöyle bir benzetme yapıyorum: İki adam bir nehir kıyısında yürüyorlar. Biri zengin, öteki yoksul. Birinin işkembesi dolu, öteki esneye esneye havayı kirletiyor. Zengin adam konuşuyor; ‘Suyun üstündeki küçük sandal ne güzel! Kıyıda çiçeklenen zambağa bak!’ Yoksul adam bağırıyor. ‘Açım hiçbir şey göremiyorum. O kadar açım ki!’ Tabii. Açlık kökünden sökülüp atıldığı gün, dünyanın hiç görmediği bir manevi coşku olacak. Büyük İhtilâl geldiği zaman kopacak sevinci gözümüzün önüne getiremeyiz. Gerçek bir sosyalist gibi konuşuyorum değil mi?” diyordu. Tanıyan sevenleri dışında kalan çevrelerdeki kesici duygular daha da bileniyordu.

İspanya’nın o günkü politik atmosferinde oldukça tehlikeli bir gidiş içinde olan Lorca’nın hiçbir solcu partiye üye olmadığı halde bir sosyalist gibi konuşması, gelenekçi zihniyetten nefret etmesi, cinsel tercihlerinin biliniyor olması, iyi yürekliliği, bütün çabasının İspanya’da daha insani bir toplum kurulması olduğu bilinmesine karşın, Falanjist koldan arkadaşlar edinecek değin safça davranması (Falanjist Lider Jose Antonio Rivera ile dost olduğu son zamanlarda basında yer buldu) ve bunu bir oyunmuşçasına yaşaması bugün bile Lorca’yı birçok yanıtsız sorunun ve bilinmezin içine çekmektedir.

1928’de yayımlanan “Çingene Baladları”nın İspanyol dilinin en ünlü modern şiirleri olduğunu kabul eden edebiyat ve sanat çevreleri ve okurları için 7 Mart 1936’da yaptığı konuşma sonrasında bir kez daha büyük şair olduğunu kanıtlamış, bu toplantı sonrasında  kaldığı sahil kasabasında aşırı Faşizm aleyhtarı genç şair Gabriel Celaya ile tanışmıştı. Celaya 1966’da yayımladığı makalesinde Lorca’yla görüşmek üzere Biarritz Otele gittiğinde şairin, o bölgenin Falanjist kolunun kurucularından Manuel Aizpurua ile sıkı bir sohbet içinde olduğunu gördüğünü ve canının sıkıldığını yazmıştır. Zorunlu olarak yanlarına gitse de bütün gece Aizpurua ile konuşmayı reddettiğini ve buna kızan Lorca’nın “Jose Manuel iyi bir çocuk. Her cuma akşamı birlikte yemek yeriz. Gerçekten. Onunla perdeleri kapalı bir taksiyle dolaşıyoruz; çünkü o benimle, ben de onunla görülmek istemiyoruz,” dediğini belirterek “Federico gülüyordu. Bunun çocukça bir eğlence olduğuna inanıyordu. Bir kötülük görmüyordu. Büyük bir şakaymış gibi gülüyordu. Ama o gülüş, insanların her zaman iyi olduğuna güvenci, ister faşist olsun, ister olmasın, dostun her zaman dost olacağına inanması hayatına mal oldu.

Çünkü en yakın sandığı dostlarının, sonunda, her şeyden önce faşist oldukları ortaya çıktı. Hayır, Lorca’yı onlar vurmadı. Sorumluluktan sıyrılmak için onu katillerine teslim ettiler,” açıklamasını yaparak o günlerdeki tehlikeli gelişmelere ve şairin duyarsızlığının sonuçlarına dikkat çekmek istemektedir. Celaya’nın tespitlerindeki doğruluğu yaşanan olaylar ve sonuçlar da göstermektedir.

İç çalkalanmaların artıp Falanjist grupların gücü ele geçirdikleri günlerde Lorca’nın Madrid’de olduğu, artan olaylar ve can güvenliği nedeniyle Granada’ya dönmek istediği, bu amaçla 13 Temmuz akşamı ailesinin yakın dostu ve öğretmeni Rodriguez Espinosa’dan iki yüz peseta tren parası borç aldığını ve kendisine “Fırtına kopacak ben memlekete gidiyorum,” dediğini, ancak 16 temmuza değin Madrid’de kaldığını biliyoruz. Sıkıntılı tedirgin ve dostlarından öğüt bekler bir şekilde şair Rafael Martinez Nadal’la görüştüğü aynı akşam “Rafael, bütün bu tarlalar cesetlerle dolacak. Kararımı verdim. Garanada’ya gidiyorum. Tanrının dediği olsun,” diyerek, eşyalarını toplayıp onunla gara gittiği ve trene bindiği biliniyor. Aynı trende olduğu bilinen faşist milletvekili ve İdeal Gazetesi çalışanı Ramon Ruiz Alanso’nun da 19 temmuz 1936 günü Granada’ya ayak bastığı, bunun bir rastlantıdan çok bilinçli bir takip olduğu, Granadalı faşistlerin Lorca’nın kente gelişinden haberdar oldukları 16 temmuz tarihli İdeal Gazetesindeki haberden biliniyor.

“ Granadalı Şair Don Federico Garcia Lorca şehrimizde bulunuyor.” Bu duyuru şair için bir muştulamadan çok faşist çevrelere verilen haber/bilgi niteliği taşımaktaydı.

Nitekim Lorca tam bir ay sonra 16 ağustos 1936 günü Ramon Ruiz Alonso ve emrindeki askerlerin baskınıyla, daha güvende olurum yanılgısıyla saklanmakta olduğu hepsi Falanjist olan Rosales Ailesinin evinden alınarak tutuklandı. 5 ağustos günü telefon ederek yardım istediği dostu Luis Roseles’in evine sığınıncaya değin onlarca kez bilinmeyen kişilerce rahatsız edilmiş, baba evi ve bahçe çevresi aralıklarla gelen faşistlerce izlenmiş, “Rus casusu olduğu ve cumhuriyetçilerle işbirliği içinde haber akışı sağladığı” yalanlarıyla yaratılan gerginlik arttırılmıştı. Rosaleslerin evinde saklandığı günlerde de sürekli taciz edilmiş, çeşitli belgeler ve faşist yetkililer aracılığıyla Rosalaslere baskılar uygulanmış, şair göz hapsinde tutulmuş, korku ve endişe özellikle tırmandırılmıştı.

(Bu arada Garcia Ailesinin politik duruşu Granada faşistlerince kesinlikle bilinmekteydi ve  Granada Garnizonu ayaklanması başladığı 20 temmuz 1936 günü Lorca’nın eniştesi Sosyalist Belediye Reisi Dr.Manuel Fernandez makamından alınarak birçok cumhuriyetçi ile birlikte tutuklanmıştı. Bir aya yakın hapsedildiği, 29 tutukluyla birlikte 16 ağustos günü güneş doğmadan mezarlıkta kurşuna dizildiği ve aynı gün öğleden sonra Lorca’nın tutuklanıp vilâyete götürüldüğü, bu korkunç olayların rastlantısal olmadığı biliniyor.)

Lorca’nın ölüme götürülüşünü besleyen olaylar ve hunharca katledilişinde üç kişinin rolü nettir. Bunlardan biri kuşkusuz Ramon Ruis Alonso’dur. Faşist katliamcı, gazeteci, eski CEDA milletvekili, koyu Katolik, ayaklanma sonrasında Falanjist Lider Alonso. Lorca’nın tutuklanması, vilayette tutulması, yok edilmesi aşamasında ülküdaşları Juan Luis Trescastro (arabası ve askerleriyle, şiddet uygulamalarıyla) ve Valdes’in (vali/gösterdiği kolaylıklar, ilgisizliği, yasa tanımazlığı ile katliam belgesini onaylayıp hızlandırması) desteğiyle olay bir oldu bittiye getirilmiş, 16 ve 19 ağustos günleri arasında arayanların, ailenin, resmi baş vuruların hemen her türlü yasal girişimin bilinmeze itelenmesini sağlayarak şairin nerede tutulduğunu bilinmeze gömerek kurtarılmasını engellemişlerdir.

Lorca’nın bilinmeyen bir yerde tutuklu olduğu üç günün sonrasında Valdes’in büyük bir endişeyle katliamcı General Queipo’ya “İki gündür burada. Onu ne yapayım?” diye sormasına,  insan kasabının yanıtı “Ona kahve ver. Bol bol kahve ver,” olmuştu. Vahşi generalin kişilerin  ölüm emri için bu deyimi kullandığı herkes tarafından biliniyordu. Vali aldığı emri rahatlıkla uyguladı. Lorca ertesi sabah öldürüldü.

Ölüm noktasına (kaynak sularıyla tanınan Fuente Grande) 19 ağustosun erken saatlerinde götürülmüştü. Kara müfrezeler Federico Garcia Lorca ile yanındaki üç diğer tutukluyu 19 ağustos 1936 şafağında kurşuna dizdiler.

Görevli mezarcının az sonra ölüleri gömmek üzere geldiğinde, tek bacaklı genç bir öğretmenle boyun bağı “hani şu sanatçıların taktığı ince boyunbağı” yana kaykılmış Federico’yu kanlar içinde bulduğu, ölülerini oracıkta bir zeytin ağacının yanındaki dar bir hendeğe üst üste gömdüğü tarihin sayfalarında anlatılıyor.

Kalleşlik ve katliamları kılıfına uydurma taktikleri tüm faşist yönetimlerin ortak değeri olsa gerek ki Franko sonrasında yeni rejimin, bütün bilinenlere, kanıtlara, belgelere, tanıklara,  garnizon görevlisi gönüllü itirafçılara, anı kitaplarına, yerel/canlı bizzat katılan kişilerin itiraflarına karşın Federico Garcia Lorca için verdiği ölüm kâğıdında şu açıklama vardır; “ (…) 1936 yılının ağustos ayında, savaşta aldığı yaralardan dolayı öldü. Ölüsü aynı ayın yirmisinde Viznar ile Alfacar arasında bulunmuştur.”

Katil Alonso’nun 1966 yılında kendisiye yapılan bir görüşmede “Kalemiyle başkalarının silahlarıyla yaptığından çok büyük zarar yaptı,” demesi ve ısrarla “Rus ajanı” olduğunu savunarak vicdanını temizlemeye kalkışması, Valdes’in ise iç savaştaki gaddarlığının bir Falanjist Papaz tarafından “Valdes’in eline fırsat düşseydi İsa ile Kutsal Meryem’i bile öldürürdü,” cümlesiyle anlatılması dönemin psikolojisini izah etmesi açısından önemlidir.

Lorca’nın katillerinden Trescastro’nun, şairin Viznar’da katledilmesine katılmakla övündüğünü, hemen her zaman “Lorca’yı Rosaleslerin evinden almaya gidenlerin arasındaydım. Granada’da ibnelerden bıkıp usanmıştık,” dediği, 20 ağustos sabahı milliyetçi faşistlerin kıyımından kurtulmayı başaran Belediye Meclis Üyesi Angel Saldana’yı Pasaje Barında otururken gördüğünde bağırarak “Federico Garcia Lorca’yı biraz önce öldürdük. Onu bir çukurda bıraktık. İbne olduğu için de kıçına iki kurşun sıktım,” dediği ve bütün Granada’nın kulaktan kulağa bu itirafı duyduğu kesindir. Bununla da tatmin olmayan Trescastro’nun, Granadalı ressam Gabriel Morcillo’ya aynı gün aynı şevk ve kinle haberi ilettiği “Don Gabriel, bu sabah koca kafalı şair arkadaşınızı tepeledik,” diye bağırdığı ve bundan gururlandığı bilinen gerçeklerdendir.

 Bu kadar bilinene karşın faşist anlayışın hâlâ  üç maymunu oynaması ve Lorca’nın katledilişindeki nedenlerin Katolik tutuculuğuna, dönemin siyasi çalkalanmalarına, bilinmezlerine, kara tablosuna, iç savaşın gaddarlıklarına, yasa tanımazlığına yönlendirilmesi düşündürücüdür. Granada sembolü olan nar’ın tadı, tane varsıllığı, berekete eş algısı, sonsuz yeşili, parlak göğü, tertemiz kaynak suları, artık sadece güzellik fısıldayan Elhambra’sı, cennetin muştusu Generalife’ı ile Lorca’sını bağrına basmış, yüzünü acılardan sıyırmış geleceğe bakıyor. İpek Pasajının hemen yanı başındaki Katedral’de Kral Ferdinand ve yanında Kraliçe İsabella sonsuz uykusunda. Dünya/insanlık hâlâ kanla sınanmayı sürdürüyor.

Ve Çingeneler…Garcia Lorca’nın (Çingeneler Baladı’yla yüreğine bastığı Çingeneler) ölümü üzerine, imzasız bir Balad’la ölümsüz yüreklerine, ölümsüzlüğe gömüyorlar onu.

 “Altı Çingene kadının omuzlarında Rael de Cartuja Sokağı ve Alhacaba Tepesinden yukarı, Larga Meydanı ve Albaicin’den geçerek…/ Federico Garcia, tam şafak sökerken, altı Çingene kadının omuzlarında yedi tepeyi tırmanıyor…/ Onu gömmek için Cerro del Aceituno’ya götürüyorlar. Önünde ve arkasında yalnız Çingeneler var, havada yalnız soleo nağmesi duyuluyor…/ Solea ah solea, (kırağı) şafakta (ıslatır) kemiklerinizi gözyaşlarıyla. Solea, Solea Montaya.”

(Bir not: Solea (soladad): Yalnızlık kelimesinin Endülüslülerce söylenişi. Sıkıntı ve acı çekmekten bahseden bir Flamenco şarkısıdır.)

Bu şiirde ve şarkıda saklanan sonsuz hüznü duyumsayabilmek için İspanyolca bilmeye gerek olmadığını içimdeki sızıdan biliyorum ve halkların gözünde, vicdanında hâlâ ne denli değerli olduğunu…Bir şair için canıyla takas ettiği ölümsüzlük ve sonsuz değere ulaşma bu olsa gerek!

Kaynakça: Ian Gibson  “Lorca’nın Öldürülüşü” / Çev: Murat Belge- Kavram Yay.-1998-İst( Son şiir ve alıntılar bu kitaptandır). İbn el Hatib “Granada Tarihi”/ Ellhatatı Ekber Gırnata /Abdullah İnan yayınları (Kahire -1955). Gabriel Celaya “Un recuerdo de Federico Garcia Lorca” / Realidad Gazt.-Rome  No:9- Nisan 1986. Federico Garcia Lorca /Profil “Şiirleri” Çev:Erdoğan Alkan- Varlık Yay.İst. 2007

                                                                                5 Ekim 2013 /İzmir

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.