Menu

Merakla karışık bir heyecanla ellerini ovuşturuyordu. Arkadaşını bu halde görmek ona acı veriyor ve bunu ona belli etmemek için büyük çaba sarf ediyordu. Simon, arkadaşının hissettiklerini anladı ve doğrudan konuşmaya başladı:

‘‘Ah eski dostum.” dedi,“ne çabuk geçti koca bir ömür? Bitişe yaklaştığımızı fark etmeden geçen günlerle dolu koca bir ömür.”

Kevin rahatsız olduğunu belli ederek:

“Böyle konuşma, bunun da üstesinden geleceksin,” dedi.

Simon güldü.

“Seni hep bu yüzden çok sevdim. Bacağımı kırsam, yeniden kaynaşacak kemiklerim için ‘heyecanlı mısın?’ diye sorardın. Dünyadaki işler bu kadar kötüyken neden beni güzel sonlara inandırmaya çalıştığına hiç anlam veremezdim. Ah eski dostum, seni o kadar çok sevdim ki. Bunu biliyorsun değil mi?”

Simon daha fazla konuşamayacağını anladı. Başı dönmeye başlamıştı ve nefesi kesiliyordu. Eliyle Kevin’i yanına çağırdı. 

“Çalışma odamda, kırmızı kitaplığın üçüncü rafındaki Aşkın Metafiziği kitabının içinde…” Sesi çatallaştı, öksürmeye başladı.Kendini toparlar gibi olunca: “Anahtar üst kattaki odanın anahtarı. Onu al ve o odaya gir,’’ diye ekledi. Konuşmasını yapabildiği için çok mutluydu. Kevin arkadaşının elini sıktı, ona en sahici gülümsemesiyle:

“Her şey çok güzel olacak,” dedi. Kapıyı kapattığında boşluğa düşer gibi oldu. Biraz önce ne olduğu hakkında hiçbir düşüncesi yoktu ama bu onu rahatsız etmişti. Çalışma odasına doğru yürüdü. 

Ne çok kitap vardı. Aslında arkadaşının bu kadar çok kitap okuması ikili sohbetlerinde fark ediliyordu. Onunla konuşurlarken, karşısındakinin bir şeyler bildiğini anlıyordu herkes. Ah işte oradaydı: Aşkın Metafiziği, üçüncü rafta. Sayfalarını şöyle bir kurcaladı ve anahtarı gördü. Anahtarı kaptığı gibi üst kata çıkmak için merdivenlere yöneldi. Demin can çekişen arkadaşının, ondan yapmasını istediği o korkulu ve anlamsız şeyi yapacaktı. Yavaşça kapıyı açtı ve içeri girdi. 

Kafasından soğuk su boşalmış gibi hissetti. Karşısına çıkan manzaraya bir anlam yükleyemiyordu. Yere çöktü ve ağlamaya başladı. Bu bir dostun, bir dostluğun başına gelebilecek en zor şeydi. Aşağıdaki odada kıvranan dostunun aslında yanı başında olduğunu, her an acıdan kıvrandığını düşündü. İçi acıyordu. Bunu nasıl anlayamaz, nasıl fark edemezdi? Tekrar ağlamaya başladı. 

Simon, çocukluğundan beri resim çizerdi. Bir nevi kaçış gibiydi. Yani Kevin’e böyle söylemişti. O odada liseden beri Mişel’in çizilmiş tabloları vardı. Mişel ve Kevin lise üçte birbirlerini sevmiş ve o zamandan beri deli divane âşıklardı.

Şu an evinde çocuklarının yanında ve olan bitenden bihaber olan Mişel, Kevin’in en yakın arkadaşı olan Simon’uda seviyordu. Ancak dostlukları için susmuş ve hep içine ağlamıştı. Kevin, gördüklerini hazmetmeye, anlamaya çalışırken hizmetçinin: “Kevin Bey, iyi misiniz?” sözüyle irkildi. Eski dostuyla vedalaşmadan montunu alıp evden çıktı. İki adım attı ve banka oturup seslice ağlamaya başladı. 

Simon,  18 gün sonra öldü. O 18 gün boyunca Kevin’le görüşmediler. Kevin’in utancı, can çekişen arkadaşını son kez görememesine sebep olmuştu.

Yıllar sonra camın kenarında çayını içip haberleri izleyen Kevin’i torunu Simon:

“Kevin dede, Kevin dede!” diyerek dedesinin ilgisini çekmeye çalıştı.

“Öğretmenimiz ‘fedakârlık’ kelimesini araştırmamızı istedi, bana yardım eder misin?” 

Kevin gülümsedi ve içindeki o derin hüznü saklamak için büyük bir gayret göstererek:

“Tabii, otur şöyle,” dedi.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.