Menu

O seneyi hiç unutamıyorum. Kışın iki metre kar yağmış ve nisan ortalarına kadar evlerimize hapsetmişti bizi. Baharın da köyün sığırını almıştık. Çoban olmuştuk yani. Sığırı bütün yaz dağda bayırda güdecek, yaz sonunda da sığır başı hakkımıza düşeni sahiplerinden alacaktık. Bu ‘hak’ genellikle buğday, arpa, bulgur, bazı durumlarda da beyaz fasulye gibi kışlık erzaklar olurdu. Hak’kımızı para olarak veren kimse yoktu. Daha sezon bitmeden, yaz sonuna doğru babam Dilber adlı öküzümüzü sattı ve çalışmak amacıyla İstanbul’a doğru yola koyuldu. O zamanlar Erzincan’dan İstanbula’a gitmek şimdiki gibi kolay değildi. Bırak karayolunu, demiryolu bile yoktu. Erzincan’dan yürüyerek Trabzona’a gidilir, oradan da vapurla -bilmem kaç günlük bir yolculuktan sonra- İstanbul’a ancak varılırdı. 

Gidiş o gidiş, annem ve iki ablamla kalakaldık köy yerinde. Babam bizi yüzüstü bıraktı ve tam yirmi yıl dönmedi memlekete. İzini, sesini soluğunu kaybettirdi. Ne mektup yazdı,  ne de bir haber saldı bize. Sonradan sonraya, onun gibi gurbetçi köylülerimizden, oralarda evlendiğini (ya da bir kadınla dost hayatı yaşadığını) öğrendik. Hepsi bu.

Son yıllarda ise babamın Büyükada’da köylülerimizin buluştuğu kahveye aradabir uğradığını duymuştuk.

Babam köyü ve bizi önceden tanıdığı bir kadın için mi terketti, yoksa annemle aralarında bilemediğimiz sorunlar mı vardı bilmiyorum. Bize mi küstü, köye mi; bizden mi kaçtı, köylüden mi; yoksa kendinden mi, onu da bilemiyorum.

Babamın yokluğunda boğaz tokluğuna komşuların koyunlarını güderdim. Buğday ekmeği pek yoktu o zamanlar, arpa ve darı ekmeğine çoktan razıydık. İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Kıtlık gibi bir şey vardı bizim oralarda. Herkes perişandı yani. Okula gidemezdim, çünkü ne defter-kalem alacak paramız vardı ne de koyunlardan, işten güçten ayıracak zamanımız. Zavallı annem çocuğunu okula göndermeme cezasını evimizdeki tek bakır tenceremizi satarak ödedi.

Askerliğimi yaptıktan sonra gurbete çıkma sırası bana gelmişti artık. Köyde karnımızı doyuracak tarlamız, bağımız yoktu çünkü. İyi ki bu arada demiryolları ulaşıma açılmıştı. Kara trene köyümüzdeki istasyondan bindim ve ver elini İstanbul dedim. Bir hafta kadar sonra da Eminönü’nden bir vapura binerek Büyükada’ya gittim. Bizim gurbetçi köylülerin merkezidir Büyükada. Ben de onların arasına katıldım, onlardan biri oldum. Balıkçılar caddesinde insanlarımızın toplandığı bir kahve vardı. 32 numara. Bu adresi bizim köyden herkes bilirdi. Çünkü gurbetçilerimizin posta adresi de burasıydı. Tüm mektuplar oraya yazılırdı.

Kahvede oturduğum masanın etrafında tanıdığım tanımadığım bir çok insan vardı. Çoğu saçı sakalı birbirine karışmış, bakımsızlığı, iyi beslenememişliği gözlerinden okunan köylülerimizdi.  Bunlardan bir kısmının köylümüz olduğunu biliyordum ama kimlerden olduğunu tam çıkaramıyordum. Bazılarını ise hiç tanımıyordum. Babamın da bu ‘tanımadıklarım’ arasında olduğunu sonradan ve de utanarak öğrendim. Saçı sakalı birbirine karışanlardan biri de oymuş meğer.  O da beni tanımamış. Bu durumu fark eden bir  köylümüz ertesi gün tanıştırdı bizi. ‘Bu senin oğlun’ dedi ona, ‘bu da senin baban’ dedi bana. Nasıl oldum, neler hissettim bilemiyorum. Ancak kızgınlığım, alınganlığım, kinim falan da yoktu, bunu biliyorum. Acıma vardı sanırım, iç sızısı gibi bir şey, boğazımda bir düğümlenme hissettim. Bir de üzülme ve utanma. Baban diye bana takdim edilen o ufak tefek adamı kucakladım sadece. Sırt kemiklerine ellerimle dokundum ve ter kokan ensesini kokladım, öptüm, öptüm… Konuşmadı, konuşmadım, konuşamadık yani. Gözlerine baktım iyice, o benim babamın gözleriydi. Işığı solmuş da olsa o gözleri hatırladım. Önce bir berbere götürüp traş ettirdim, sonra da bir güzel yemek yedik birlikte. Soru sormadım hiç, o da sormadı. Olduğu kadarıyla harçlık verdim kendisine. Yolsuz olduğu her halinden belliydi çünkü. Gidip kafayı çekmiş o parayla, sonra da gelip küfür etti bana, anlamsız bir sürü şeyler sayıp döktü. Böylece babamın sesini de duymuş oldum yirmi yıl sonra.

Küfürlerini dinledim sadece, karşılık vermedim ve bu kez utanmadım nedense, alınmadım da…

Zor oldu ama gene de onu köye dönmesi için ikna ettim. Döndü. Ben İstanbul’da bir aşçınnın yanında yamak olarak işe başladım. Bu arada babam evdeki üçbeş baş davarımızı da satmış ve annemi tamamen bana, yani göndereceğim üçbeş kuruşluk harkçlığa muhtaç bırakmış.

Babam yarı sarhoş, yarı deli, yarı hoyrat ve coğu zamanda aksi bir yaşlı olarak kalan yaşamını köyde sürdürdü. Son yıllarında ise iyice bunamış ve büsbütün içine kapanmış. Küsmüş, konuşmaz olmuş. Alır başını dağ bayır demez gidermiş. Günlerce ne görünür ne de bir haber bırakırmış. Sonunda komşu köyde, bir tarlanın kıyısındaki yaşlı bir söğüt ağacının altında ölüsünü bulmuşlar.

Böylece gizleriyle ve de herkese küs olarak terk-i diyar eylemiş bu dünyadan. Cenazesine bile gidemedim.

Babam köyde neler yaptı, annemle ve ablalarımla nasıl yaşadı, onlarla neler paylaştı bilmiyorum. Sonradan da ne ben sordum onlara ne de onlar bir kelime ettiler bu konuda. Annem de babam gibi bir kapalı kutu oldu zaten. İçine kapandı, sustu, küstü…

Babamın o kayıp yıllarını hâlâ merak ederim. Niçin kaçtı bizden, nasıl yapabildi bunu bize anlıyamıyorum. Ancak merak ettiğim bunlar değil. Asıl merak ettiğim o kayıp yıllarında neler yaptığı, kimlerle olduğu, birlikte yaşadığı kadından veya kadınlardan çocukları olup olmadığıdır. Bu yüzden yıllarca Büyükada’da kaldım. Babama ve onun geçmişine yakın olmak için… Ben o maziyi bulamadım, bari o beni kolayca bulsun diye tabii. Olmadı…

Diyelim şimdi birileri çıkıp gelse ve ‘ben senin üvey kardeşinim’ dese, hiç yadırgamam, hiç şaşırmam.  Yadırgamak ne kelime, şaşırmak da ne demek heyecanlanır ve çok ama çok sevinirim. Hatta sarılırım ona, öperim de…

Çünkü o, babamın bizden çaldığı kaybolan yıllarıdır…

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.