Menu

Her şairin okuması gerekli olan yapıtlardan biri Rainer Maria Rilke’nin “Genç Bir Şaire Mektuplar”dır. Rilke bu mektupları 1903’de başlayarak birkaç yıl boyunca genç şair Franz Xaver Kappus’a yazmış, kendi şiir ve şairin dünyasını anlatmaya çalışmıştır. Sonra bu mektuplar genç şair tarafından kitaplaştırlmıştır. Aradan yüzyıl geçmesine rağmen değerinden hiçbir şey yitirmeyen mektuplardan kısa alınıtlar paylaşmaya çalışacağız:  

Mektup 1

Mısralarınızın iyi olup olmadığını soruyorsunuz. Bunu bana soruyorsunuz. Bundan önce de başkalarına sordunuz, onları dergilere gönderiyorsunuz, başka şiirlerle kıyaslıyorsunuz ve bazı tahrir heyetleri denemelerinizi reddedince huzurunuz kaçıyor. Peki (mademki tavsiyede bulunmama müsaade ediyorsunuz) sizden ricam bunlardan vazgeçmeniz. Siz dışa bakıyorsunuz ve işte asıl bunu yapmamalısınız. Bu hususta size hiç kimse bir tavsiyede bulunamaz, hiç kimse de yardım edemez. Yalnız tek bir çare vardır: içinize dönünüz. Sizi yazmaya sevk eden sebebi araştırınız. Bu sebebin köklerinin kalbinizin ne derece derinliklerine kadar uzanıp uzanmadığını yoklayınız. Yazmanız menedildiği takdirde artık yaşayıp yaşamayacağınızı aklınızdan geçiriniz. Bilhassa gecenizin en sessiz anında, “yazmaktan vazgeçmeli miyim?” diye kendi kendinize sorunuz. İçinizden derin bir cevap çıkarmaya çalışınız. Eğer bu cevap müspet ise, kuvvetle, sadece «mecburum» diyebilirseniz, o zaman hayatınızı bu ihtiyaca göre kurunuz. Hayatınız, en kayıtsız ve en manasız anında bile bu içgüdünüzün bir işareti, bir delili olmalıdır. İşte o zaman siz tabiata yaklaşırsınız. O zaman ancak saf bir doğa insanı gibi, gördüğünüzü, yaşadığınızı, sevdiğinizi ve kaybettiğinizi söylemeyi denersiniz. Aşk şiirleri yazmayınız. Her şeyden önce pek bilinen bayağı şekillerden kaçınınız; Bunlar güçtür, çünkü yığın halinde oldukça iyi, kısmen de parlak olanların bulunduğu yerde özverim için büyük, olgun bir güce ihtiyaç vardır. Bunun için umumî motiflerden kaçınınız ve kendi günlük hayatınızın verdiği motiflere sığınınız. Kendi acılarınızı, isteklerinizi aklınızdan geçenleri ve herhangi bir güzelliğe inancınızı tasvir ediniz. Bütün bunları samimî, sakin ve mütevazi bir dürüstlükle tasvir ediniz; ifade etmek için de etrafınızdaki şeyleri, rüyalarınızın tablolarını ve hatıralarınızın konularını kullanınız. Günlük hayatınız size fakir görünürse, ondan şikâyet etmeyiniz. Onun zenginliklerini belirtecek kadar yeter derecede şair olmadığınız için, kendinizden şikâyet ediniz; çünkü yaratan için yoksulluk bahis mevzuu olmadığı gibi, fakir ve hoş bir yer de yoktur. Hatta duvarları dünyanın hiçbir gürültüsünü duyularınıza aksettirmeyen bir hapishanede bile olsanız çocukluğunuz bu değerli hatıralarınızın hazinesi, bu muhteşem zenginlik sizin değil mi?

Dikkatinizi oraya çeviriniz. Bu engin geçmişin uyumuş hülyalarını canlandırmayı deneyiniz. O zaman kuvvetlenirsiniz, inzivanız genişler, alacakaranlık size bir sığınak olur; başkalarının gürültüleri de uzaktan gelip geçer. Bu içedönüşten, bu kendi dünyanıza dalmaktan mısralar doğarsa, o zaman siz, bunların iyi mısralar olup olmadığını sormayı aklınızdan bile geçirmezsiniz; dergileri de bu çalışmalar için ilgilendirmeyi düşünmezsiniz: çünkü siz onlarda, kendi sevgili, tabii sığınağınızı, hayatınızdan bir parçayı görecek ve hayatınızdan bir ses duyacaksınız. Sanat eseri ancak ihtiyaçtan doğduğu takdirde güzeldir. Ona verilecek hüküm, bu nevi kanaattadır: bunun bir başkası yoktur. Bu sebepten çok saygıdeğer Herr Kappus, size bundan başka verilecek bir tavsiyem yok: kendi içinize dönünüz, hayatınızın fışkırdığı derin köşelerinizi yoklayınız. Yaratmanız lâzım mıdır? Değil midir? Sorusuna onun kaynağında cevap bulacaksınız. İçinizde olanı olduğu gibi alınız. Belki sanatçı olarak doğmuşsunuzdur. O zaman alınyazınıza boyun eğiniz. Onun yükünü ve büyüklüğünü dıştan gelebilecek mükâfatı sormadan taşıyınız; çünkü yaratan başlı başına bir dünya olmalı, her şeyi içinde, bağlandığı tabiatta bulmalı. Fakat belki de bu araştırma, bu inzivaya çekilişten sonra bir şair olmaktan vazgeçmek zorunda kalırsınız. (Dediğim gibi, yazmamak için, insanın, yazmadan da yaşayabileceğini duyması kâfidir.) Fakat o zaman dahi, size rica ettiğim gibi içinize dönmeniz beyhude değildir. Hayatınız muhakkak o andan itibaren, kendine göre yollar bulacaktır ve bunların iyi, zengin ve geniş olmalarını, size söyleyebileceğimden çok daha fazla dilerim.

Mektup 2

Kitaplarımdan birkaçını hiç yanımdan ayırmam, hatta iki tanesini, nerede olursam olayım, daima eşyalarımın arasında bulundururum. Onlar şimdi de yanımda: İncil ve büyük Danimarkalı şair Jens Peter Jacobsen’in eserleri. Düşünüyorum, acaba onun eserlerini tanıyor musunuz? Onları kolaylıkla tedarik edebilirsiniz, çünkü bir kısmı Reklam Universal-Bibliothek tarafından çok güzel bir tercüme olarak yayınlanmıştır. Bu küçük cildi, J. P. Jacobsen’in «Altı Nuvel»ini ve «Niels Lyhne» adındaki romanımı tedarik ediniz ve ilk küçük ciltteki «Mogen» başlığını taşıyan ilk Nuvel ile okumaya başlayınız. O zaman önünüze bir dünya, saadet ve zenginliklerle dolu, akla sığmaz büyüklükte bir dünya çıkacak. Bir müddet bu kitapların içinde yaşayınız, içinden size öğrenmeye değer görünen şeyleri öğreniniz, fakat her şeyden önce onları seviniz. Bu sevgi size binlerce, yüz binlerce defa karşılığını verecektir. Hayatınız ne şekil alırsa alsın buna çok eminim, bu sevgi, oluşunuzun dokunuşunda, tecrübelerinizin, inkisarlarınızın ve sevinçlerinizin bağları arasında en mühimlerinden birini teşkil edecektir.

Eğer yaratmanın mahiyeti, derinliği ve bitip tükenmezliği hakkında kimden bir şey öğrendiğimi söylemem gerekiyorsa, o zaman adlarını verebileceğim ancak iki isim vardır: Biri büyük, çok büyük bir şair olan Jacobsen’in, biri de bugünün sanatçıları arasında eşi olmayan heykeltıraş Auguste Rodin’in adıdır.

Mektup 3

Kıyas kabul etmeyecek kadar ince ve şekilli olan «Burada güller durmalıydı…» adındaki eser hakkında edindiğiniz kanaate göre, ona önsözü yazmış olanla ayni fikirde olmamakta çok haklısınız. Yalnız burada bir ricada bulunmak istiyorum. Siz estetik tenkitleri mümkün olduğu kadar az okuyunuz; çünkü bunlar ya bir tarafı tutan görüşlerdir; canlılıklarını kaybederek, katılaşarak taş haline gelmiş, manasızlaşmış şeylerdir; yahut da bugün bu görüşü, yarın da tamamıyla aksi bir görüşü ileriye süren hünerli kelime oyunlarıdır. Sanat eserleri sonu gelmeyen bir yalnızlık içindedirler. Onlara tenkitle yaklaşmanın imkânı yoktur. Onları ancak sevgi kavrayabilir, sevgi yaşatabilir ve her birinin hakkını gene ancak sevgi verebilir. Siz her münakaşada, her tahlilde, her  kendi duygunuza güveniniz. Eğer buna rağmen yanılırsanız, iç hayatınızın tabii gelişimi sizi yavaş yavaş, zamanla başka kanaatlara götürecektir. Bırakın hükümleriniz sakin, rahatsız edilmeden gelişsinler. Bunlar da, her ilerleme gibi, iç derinliklerinden gelmeli ve hiçbir şey onları zorlamamalı, onlara acele ettirmemeli. Her şeyi içte taşıdıktan sonra doğurmalı. Bir duygunun her tesirini her tohumunu tamamıyla içinde, karanlıkta, söylenemeyende, şuur altında, akla erişilmez olanda olgunlaştırmaya bırakmalı, sonra da büyük bir alçakgönüllülük ve sabırla yeni bir aydınlığın yere ineceği anı beklemeli: İşte ancak buna bir sanatçı gibi yaşamak denir. Anlamakta olduğu gibi yaratmakta da bu böyledir.

Burada zamanı ölçmek yoktur. Burada yıl yoktur. On yıl hiçbir şeydir. Sanatçı olmak demek; hesap etmek ve saymak demek değildir. Sanatçı olmak, baharın fırtınası içinde göğüs gererek, ya arkadan bir yaz gelmezse diye düşünmeden, özünü zorlamadan bir ağaç gibi durarak olgunlaşmaktır. Yaz buna rağmen gelir. Fakat yalnız sabırlı olanlara gelir. Ölmezlik, önlerine serilmiş gibi tasasız, sakin ve geniş olanlara gelir. Ben bunu günden güne daha iyi anlıyorum. Onu, minnettar olduğum acılar içinde kavrıyorum: Sabır her şeydir!

Richard Dehmel: Onun kitaplarını okuduğum zaman söz aramızda, pek az tanıdığım şahsı da dahil, güzel bir tarafını bulur bulmaz, şimdi her şeyi parçalayacak ve sevimli olanı şerefsiz olana değiştirecek diye korkuyorum. Siz «ateşli yaşamak ve şiir yazmak» sözünüzle onu çok iyi karakterize etmiş oldunuz. Gerçekten de onun sanat yaşayışı o kadar inanılmaz bir şekilde cinsî, acı ve zevkli olana bağlı ki, bu iki görünüşler aslında bir ve aynı özleyişin, bir ve aynı saadetin sadece iki değişik şeklidir. Eğer insan ateş yerine cins diyebilseydi, büyük, geniş, temiz anlamda cins, kilisenin hiçbir yanıltması ile şüpheli anlam taşımayan cins, o zaman onun sanatı çok büyük ve son derecede mühim olurdu. Onun şairlik kudreti büyüktür, bir ana içtepi gibi de kuvvetlidir, içinde kendine has kayıtsız şartsız çağlayan bir ritmi vardır ve bu ritim bir lâv gibi içinden fışkırır.

Fakat bu kuvvet her zaman dürüst ve saf değildir. (Gerçi dürüstlük ve saflık yaratıcıda en güç yoklanılabilen bir şeydir. Eğer yaratıcı en iyi meziyetlerinin serbest ve saf halini kaybetmek istemezse, onun bunları şuur ışığına çıkarmaması, onları sezmemesi lâzımdır.) Sonra da onun varlığını sarsan bu kuvvet cinsiyet duygusuna dayanınca, burada kendisine gerektiği kadar temiz bir varlık bulamaz. Burada tamamıyla olgun ve temiz bir cinsî dünya yoktur. Burada yeter derecede insanî değil, ancak erkekçe ihtiraslı, sarhoş, huzursuz ve erkeğin, aşkın şeklini değiştirdiği peşin hükümlerle ve ona yüklediği kur tarzlarıyla dolu bir cinsi hayat vardır; çünkü o, burada insan olarak değil, ancak erkek olarak sever. Bunun için onun cins duygusunda sanatı küçülten ve iki anlamlı, şüpheli yapan biraz dar, görünüşte vahşi, çirkin, zamana uygun, geçici bir şey vardır. Bu sanat lekesiz değildir, bunu zaman ve ihtiras yaratmıştır. Bundan çok az şey kalacak, çok az şey yaşayacaktır. (Sanatın çoğu da böyledir!)

Mektup 4

Beden zevki, duyguların bir yaşayışıdır; güzel bir yemişe bakıldığı ve imrenildiği zaman ağzın sulanmasından başka bir şey değildir. Bu da bize verilen büyük, sonsuz tecrübedir; dünya hakkında bir bilgi, bütün bilgilerin parlaklığı ve zenginliğidir. Bizim bu tecrübeyi elde etmemiz fena değil, fena olan şey asıl, herkesin bunu yolsuz kullanması ve israf etmesidir: Onu çekici bir şey diyerek hayatlarının en yorgun anlarında elde etmek istemeleri ve düşündürücü bir şey değil de eğlendirici bir şey diye alarak hayatlarının en gergin olmak istemeleridir. İnsanlar, yemek ihtiyacının şeklini de değiştirmişlerdir: Bir taraftan ihtiyaç, öbür taraftan israf, bu ihtiyacın duruluğunu gidermekte, içinde hayatın yeniden canlandığı bütün derin ve sade ihtiyaçlar da buna benzer bir şekilde bulanmaktadır. Fakat insan bunu kendi hesabına berraklaştırıp temiz yaşayabilir (çok bağlı olduğu için fert olarak değilse bile, yalnızlık içinde yaşayan biri olarak): Hayvan ve nebatlardaki bütün güzelliklerin, sevginin ve özleyişin sakin ve devamlı bir şekli olduğunu hatırlayabiliriz; nebatlar gibi hayvanların da maddî zevk ve ihtiyaçtan çok daha büyük, irade ve karşı koyuştan çok daha kuvvetli ihtiyaçlarla eğilerek sabır ve istekle birbirleriyle birleştiklerini, çoğaldıklarını ve büyüdüklerini görebiliriz. Ah, en ufak şeylerine kadar yeryüzünü dolduran bu sırları insan tevazu ile karşılasa, ciddiyetle taşısa, katlansa ve hafiften alacak yerde, ne kadar ağır olduğunu duysa; ister maddî, ister     

manevî şekilde görünsün, ancak bir tane doğurabilenin verimliliğine karşı saygı gösterse; çünkü manevî doğurmak da sonunda maddeden, bedenden çıkar, onunla aynı mahiyettedir; yalnız beden zevkinin daha sessiz, daha hayran olmuş ve daha ölmez bir tekrarıdır. «Yaratıcı olma, yaratma ve şekil verme fikri» yeryüzünde devamlı bir şekilde gösterilmedikçe, gerçekleşdirilemedikçe, eşya ve hayvanlarla binlerce defa tasdik edilmedikçe hiçbir şey ifade etmez. Zevki de, bilhassa milyonlarca yaratma ve doğurmalarla, cetlerinden miras kalmış hatıralarla dolu olduğu için bu kadar güzel ve zengindir. Yaratıcı bir fikirde unutulmuş binlerce aşk geceleri canlanır ve onları büyüklükle doldurur, birbirini yüceltir. Geceleri birleşenler, zevkle birbirlerine bağlananlar, ciddî bir iş yaparlar; tarif edilmeyen sevinçleri ifade etmek için, ileride doğacak olan bir şairin şarkısına tatlılık, derinlik ve kuvvet toplarlar. Geleceği çağırırlar, yanılsalar ve birbirlerine körü körüne sarılsalar da gelecek yine gelir; yeni bir insan kalkar ve burada olmuş gibi görünen tesadüfe dayanarak bir kanun yükselir; bununla, mukavemetli, kuvvetli bir tohum, açık olarak karşısına çıkan yumurtalığa girmeğe çalışır. Sizi satıhlar şaşırtmasın, derinde her şey kanun olur. Sırları, yanlış ve fena yaşayanlar (bunlar da pek çoktur) ancak kendileri için kaybederler ve yine kapalı bir mektup gibi, içinde ne olduğunu bilmeden başkalarına verirler. Adların çokluğu ve hallerin karışıklığı da sizi şaşırtmasın. Belki hepsinin üzerinde müşterek, bir özleyiş olarak büyük bir gebelik vardır. Genç bir kadının (sizin çok güzel söylediğiniz gibi) «henüz daha hiç bir şey başarmamış olan bir mahlûkun» güzelliği, kendisini sezdirten, hazırlatan, korkutan ve özleten gebeliktir; bir annenin güzelliği de yararlı olan gebeliktir; ihtiyar bir kadının güzelliği ise büyük bir hatırlayıştır. Bana erkeğin de bir gebelik hali var gibi geliyor; beden ve ruh gebeliği. Onun yaratması da bir nevi doğurmaktır, için bütün zenginliğinden yaratması bir doğurmaktır. Belki değişik cinsler, birbirine, sanıldığından çok daha yakındır; dünyanın büyük çapta yenilenmesi de, belki erkek ve kadının yanıltıcı bütün müspet veya menfi duygulardan kurtulmuş bir halde birbirlerini tezat olarak değil de, kardeş ve komşu olarak aradıkları ve sadece, üzerlerine yüklenmiş olan ağır cinsiyeti beraberce, ciddiyet ve sabırla taşımak için birleştikleri zaman olacaktır.

Mektup 7

İnsanın insanı sevmesi: Bu belki, bize verilmiş olan vazifelerin hepsinden daha güçtür, belki de en sonuncusudur; son tecrübe ve son imtihandır; bunun yanında bütün diğer işler, onun için sadece bir hazırlık oluyor. Bu sebepten her şeyin başlangıcında olan gençler, henüz sevgi nedir, aşk nedir bilemezler. Onların bunu önce öğrenmeleri lâzımdır. Onlar bunu bütün varlıklarıyla, bütün kuvvetleriyle, yalnızlık duyan, korkan, yüceyi arayan kalpleriyle öğreneceklerdir. Fakat öğrenme zamanı daima uzun ve kendi içinde kapalı bir zamandır; bunun için aşk da uzun bir zaman içindir, bir ömür boyunca sürer: Yalnızlık, seven biri için, arttırılmış ve derinleştirilmiş bir yalnız oluştur. Her şeyden önce açılmak, kendini vermek ve başkasıyla birleşmek demek olan aşk, hiçbir şeydir (çünkü aydınlanmamış, olgunlaşmamış, kendinden aşağı birisiyle birleşmekten ne çıkar?); her insan için olmak, kendi içinde bir şey olmak, bir dünya olmak yüksek bir fırsattır; içinde, kendisini herhangi bir şey için seçtiren ve uzaklara çağırtan istek küçük değil, büyüktür. Yalnız bu anlamda, işin kendisi için («dinlemek ve gece gündüz örselemek») gençler, kendilerine gösterilen sevgileri kullanmalıdırlar. Açılmanın, kendini vermenin ve beraberliğin her nevi, onlar (daha uzun zaman biriktirmek, toplamak zorunda olanlar) için değildir; bu sonuncusudur, bunun için de şimdilik bir insan ömrü yetişmemektedir.

Mektup 11

Hiç şüphe yok ki, şair, görüşleri arttığı nispette, en büyük vazifesini, en büyük olanda görür. O, bu en büyüğü bulduğu yerde, mizacına göre, ya hayranlık duyacak, yahut da onu aşağıya çekecektir. Fakat hareket için kalbinde, çabucak bir haberci işaret vermiştir. Şair şimdi ne yaptığını bilemez. Bu sebepten böyle baştan büyük olana doğru hazırlanamaz; çünkü onun aynı zamanda günlük hayatındaki gayesine de, kendine has, tarif edilemeyen yollarda erişmesi lâzımdır. Sonra büyük olan, nasıl malûm olsun ki, o, kendisine, etrafını çeviren âlemde, tıpkı aralıkta, merdiven altında oturan aziz gibi, başka kılıf içinde, şekil değiştirmiş bir halde, küçümseyerek bakıyordu. Fakat bir kere de, önünde açık, emin olarak, hiç bizleri dikkate almadan, güzellik içinde göründü mü, o zaman Petrarca gibi, çıkmış olduğu dağın üzerinden gördüğü sayısız manzaralar karşısında ruhunun uçurumlarım araştırması bile, kendisini orada, güçlükle yaşadığı yabancı yerlerden çok daha yakın gelen ruhunun sığınaklarına kaçmayacak mıydı?

Büyük Şiir, bunu şimdi söyler söylemez, onun son zamana kadar neden oluş halinde bulunan bir şey diyecek hükümden kaçırarak doğrudan doğruya bir varlık olarak almam, aydınlanıyor. Eğer, arkasında, bunu yaratanın kendisi dahi görünmüş olsaydı, ortalığı birdenbire sessizliğe bürümüş olan kudreti, ben yine tasavvur edemezdim. Katedralleri kuran mimarlar, tohumlar gibi nasıl birdenbire intaç (toprakta çimlenme ) ediyorlar, büyüyorlar, çiçekleniyorlar ve artık kendileriyle aydınlatılamayan eserleri andırarak sanki eskiden beri varmış gibi görünüyorlarsa, geçmişin ve bugünün büyük şairleri de, benim için öylece anlaşılmaz olmuşlardır. Her biri, kalbindeki kulesi ve çanıyle yerlerini almışlardır. Ancak, son ve derhal yukarıya bakarak ilerlemek isteyen bir gençlik, oluşunu, şiirlerinin oluşunda ehemmiyetle belirttiğinden beridir, başarıları yanında, bu başarıları meydana getiren ruhun durumunu da anlamak istedim. Fakat şimdi de, şiirlerin yavaş yavaş şekillendiklerini tasdik etmekle beraber, onlara bir buluş diye asla bakamıyorum. Bana daha çok, şiir heyecanını duyan bir ruhtan aramızda (keşfedilmemiş yalnız manzaraları gibi) gergin bir halde bulunan bir kudretin dışarıya çıkması gibi geliyor.

Çeviren: Melâhat ÖZGÜ

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.