Menu

1/
“Gösterin bana ağrınızı:
tanrı gelmeyecek bir daha.”

Soğuksa, sabahsa bir pazar,
aradıkları mutlak kahve kokulu bu mutfaktı.
Ayaktaydı adam, zorlanarak kuyusundan
çekiyordu koyu, çamurlu sesini:

“Ne tuhaf, alışıyor insan acıya da.”

2/
Sakin bir kasım kımıldıyordu dışarıda: Otların
gürültüsünden ürküyorlardı, korkunç ürküyorlardı
musluk damlasa, ayağı kaysa bir çekirgenin. Çıldırmış
rüzgârın kasıklarında çatlıyordu aç bıraktığı ağaçlar…

Ne söylediğinden değil, nasıl söylediğinden etkileniyordu
kadın: Konuşmuyordu da sanki sıcak bir somunu
ortadan ikiye ayırıyordu:

“Eski aşklarıyla başka bir yaşamı olabilir mi insanın?
Hadi, esirgeyin tedirginliğinizi, yanıltın beni!”
Korkuya alışmıştı kadın geri dönemezdi.

3/
Uzun uzun topladı saçlarını:

“Yokken sevildiniz siz, hiç olmadığınız kadar,
bilmeseniz gider miydiniz?”

Eski kentlerini dolaştı yüzünün ve merak etti:

“Başlangıcı sonucundan tanıdığımız yıllar mıydı?
Akreple yelkovanın terazisi sanıyorduk dengeyi.”

Belli belirsiz gülümsedi, ışıdı çocuk dişleri:

“Delirdikçe öğrendim MU,
tahterevalliyi seviyordu zaman
ve ağrı hep ağır geldi.”

4/
Kahveden bir yudum aldı ve incindi
bileklerinin duruşundan. Hırsla
dolayıp parmaklarını alnına, güvende
hissetti yeniden ve alıştığını, ayrışmaya:

“Aşk bir ilişkinin neresidir MU?
Algıların yuvarlanması, duyarlığın yumuşaması,
kesinliğin keskinleşmesi bir anda mı olur,
yoksa yavaş yavaş mı?”

Kanın kıpırtısız pıhtılaştığı geceyi itti:

“Kekeme bir kentin sokaklarında dolaşıyordu
karanlık. Kalabalıktan korkup…”

Üşümüştü, kendini henüz anlayan birini
giyinip oturdu adam.

“…koluma dokunmuştunuz. Yan yana yürüyoruz
sanıyordum oysa siz sessizce gövdenize gömülüyordunuz.
Sizi içimden atabileceğim zamanlardı, ama
acıyı boşluktan daha çok seviyordum.”

5/
Ses etmekten çekinerek
koydu fincanı tabağına. Bir anda,
nereden ise masada bir rahatlık,
arkasına yaslandı:

“Durmadan deri değiştirmenizden
hiç şikayet etmiyordum, durup durup
geri çekilmenizden:

En derin yalnızlıklar,
en tutkulu aşklarda büyür.

Gitmeseydiniz nasıl öğrenirdim MU,
içi oyulan ağaç hâlâ yeşerirken,
kabuğu soyulan ölür.”

6/
Pencere pervazı ciğeri parçalanarak
üç kere öksürdü. Muhtemelen yağmuru sevmiyordu
azaldığını duyan bulut.

Sıvazladı kaslarını retinasıyla
ve arzuyu anımsadı kadın;
anımsamak tuzunu çıplak kayalıktı,
vantuzunu açık ağzının.

Acıyı bilmekti acı veren.
Telaşla, terkisinden tanıdık bir yüz çıkardı:

“Yanıldım MU, görüldüm sandım.
Anlamadığının ardını göremez ki insan.”

Yüzüne baksa, katıla katıla ağlayacaktı.
Ağlamadı:
“Sevseniz ne güçlü olurdum.”

7/
Hiç bıkmadan bir kuyunun taşını örüyordu adam:
Duymuyordu, uzağında duruyordu sözlerinin:

“Hep saklayıp biriktirmeyi sevdiniz
saklanıp biriktiniz, siz kimdiniz?”

Bacaklarını iskemlenin ayaklarına dayayıp
dizlerini birleştirdi, evindeydi nihayet,
öne eğildi:

“Tanıyın artık beni, vakit göründüğünden de geç
: öfke ölçüleri değiştirdi.”

8/
Kaygıyı gördü kirpiklerinin altında dağ köyü.
Kuyunun üstünü örtmüştü köklenen, tohuma
durmuş sarmaşık. Oysa dili, o dişleri
öpüşürken aslanağzı.

Islak bir izin büyüsüyle yanağına uzandı,
buz kesti avcunun sıcaklığı:

“İhtimaller niye acıtır ki?
Öfke, beklentiyi mi biler insanda?
Ruhların sınanması mı aşk?”

Kıyasıya baktı adam, bir kadına, bir dışarıya:

“Kaç yeryüzünden oluşabilir ki arzküre?
Nereye gelsem, kendimi de yanımda getirdim.
Rahatsız ol varlığımdan.”

Aşağılara düştü yorulan rüzgâr, kıyılmış
yaprakların arasına. Ölü bir gövdeyi
sürüklüyordu karıncalar. Gökyüzü hiç
durmadan gidiyordu. Koptu kopacaktı sağanak.

Haberi olmadı otların.


2017 Verbumlandi-art “Citta del Galateo” Uluslararası Şiir Ödülleri’nde,
İngilizce Şiir dalında birincilik alan şiirimdir:

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.