Menu

Güneş milyonlarca yıl dönüp durmuş. Öyle bir an gelmiş ki, dönmekten bıkıp şiddetle titremeye başlamış. Bu titremenin etkisiyle gök gürlemiş, şimşek çakmış ve çıkan fırtınada bulutlar çarparak yağmurlar yere inmiş. Yeryüzü “Tufan” denen sularla dolmuş. Bu fırtınada gökten bir moleküller yumağı düşmüş! Bu yumak yere öyle bir çarpmış ki, paramparça olmuş ve moleküller dağılmış. Dağılan bu moleküller, coşan sel suyu ile tüm yeryüzüne dağılmış. Bu sular çukurluklarda toplanarak denizler meydana gelmiş. Denizlerin arasında çeşitli kara parçaları oluşmuş. Sel suyu ile dağılan moleküller bulunduğu kara parçalarında bölgesel iklime uyarak canlanmışlar, muhtelif yerlerde çeşitli topluluklar meydana gelmiş. Bu topluluklar aynı molekül yumağından olduğu halde, iletişim olmadığı için birbirlerinden haberleri yokmuş. Bu canlılardan biri de insan türü olarak üremiş!..

Bu ilkel insanlar bir müddet dünyaya alışamamış, şaşkına dönmüşler! Her şeyden korkuyorlarmış! Özellikle doğal olaylara akılları ermiyormuş. Gök gürlediği, şimşek çaktığı zaman birbirlerine sokularak korunmaya çalışıyorlarmış. Tüm canlıları, özellikle insanları yaşam boyu huzursuz ve perişan eden, gelişmesine engel olan ‘korku’ işte böyle meydana gelmiş. İyi de bu ‘korku’ neydi, bunu yapan kimdir? Bir türü işin içinden çıkamamışlar. Başka çare bulamayınca, bunu yapan görünmeyen bir gücün varlığına inanmışlar. Bu gücü de “Tanrı” demişler!..

İnsanlar zamanla kavimler halinde yaşamaya başlamışlar. Kervan geçmez, ot bitmez çölde (vaat edilmiş topraklar) yaşayan kavme İsrail oğulları (Yahudi) demişler. Belki de kuraklık ve yoksulluk nedeniyle bu kavmin insanları kıskanç, öz çıkarlarına düşkün, egoist yapılı olmuşlar. Dolayısıyla da bir geçimsizlik meydana gelmiş. Birbirlerinin nasibine göz dikiyor, kavgalar ediyorlarmış. Bu dağınıklığı gören ileri gelenler çareler düşünmüşler. Sözle yapılan nasihat ve öğütler etkili olmayınca yeni arayışlara girmişler. Çareyi de bu insanları bir yerde toplayıp manevi baskı ile “korkutarak” yönetmede bulmuşlar. Bu yere de ‘Havra’ demişler. Havra’nın da Tanrı’nın (Yehova) evi olduğunu söylemişler. Meydana gelen yönetim şekline de ‘din’ demişler. Havra’yı yönetenlere çok değer veriyorlarmış. ‘Ahlak öğretmeni’ olan baş yönetici güzel öğretiler yapıp insanları doğru yola yöneltmek istiyormuş. Bu nedenle görünmez kuvvet olan ‘Tanrı’nın Elçisi’ olarak tanıtmışlar, adına da ‘Peygamber’ demişler. Peygamberin sözlerine de ‘Tanrı buyruğu’ deyip kanun gibi kabul etmişler!..

Yaşam düzeni bozuk olan bu bölgede Havra’nın önemi çok büyükmüş. Burada görev almakla bir ekmek kapısı bulmuş oluyorlarmış, hem de ibadet olarak kabul ediliyormuş. Bölgedeki fakir bir ailenin Meryem adındaki güzel kızını da Havra’ya hizmetli olarak vermişler. Buraya bir de dülger (marangoz) gerekiyormuş. Başka şehrinden gelip ekmek peşinde koşan Yosef (Yusuf) isimli genci de işe almışlar. Bu iki genç görevleri gereği hep beraberlermiş. Bu beraberlikten sonra acaba neler olmuş?

Dönemin yönetim şekli olan dinin kurallarında yasal olmayan kadın-erkek ilişkisi kesinlikle suç sayılıp cezası çok ağırmış. Hele hele bu ilişki Havra gibi kutsal bir yerde olursa hiç affedilmezmiş. İyi ama bir laf vardır, derler ki barutla ateş bir arada durmaz. Havra’daki bu iki genç de karşılıklı duygularına esir olarak ilişkide bulunmuşlar. Genç Meryem hamile kalmış, ama kimseye durumu anlatmamışlar. Kendi aralarında, “Eğer bu olay duyulursa ikimizi de öldürürler” demişler. Çare olarak Yosef’in babasının şehrine gitmeye karar vermişler. Yosef’in babası fakir olup çiftçilik yapıyormuş. Tek katlı bir evde yaşıyormuş. Evin bir tarafında kendi yatıp kalkıyor, öbür ucunda da hayvanları kalıyormuş. Havra’dan kaçan gençler bu hayvan ahırının yanındaki boşlukta yaşamaya başlamışlar. Günü gelmiş hamile Meryem doğum yapmış. Çocuğun adını da “İsa” koymuşlar. Çocuğu yatıracak yerleri bile olmadığı için doğan bebeği bebeği hayvanların yemliğine yatırmışlar. Çocuğun altına serecek bez bile yokmuş. Baba Yosef etraftaki çamlardan getirdiği yumuşak dalları çocuğun altına yatak yerine sermiş (kaynak İncil). Daha sonra büyük bir dine mensup olan halk tabakası, çam dalını bunun için kutsal olarak kabul etmiş!..

İsa, fakir olan bu bölgedeki çocuklarla bir arada yetişmiş, ama diğer çocuklara göre çok akıllıymış. Çevredeki çocuklar arasında öne çıkarak grup liderliği yapıyormuş. Büyüyüp de aklı ermeye başlayınca Havra’daki din görevlilerinin söylemleri ile eylemleri birbirini tutmadığı için karşı çıkıyormuş. Anlattığı konuları halk benimsediği için çevresi genişlemiş, gençler etrafında toplanmaya başlamışlar. Halkın uyandığını gören kıskanç yöneticiler İsa’yı şehrin valisine şikâyet ederek tutuklatmışlar. Aynı hapishanede katil-eşkıya olan Barabbas isimli bir mahkûm daha varmış. Bu şehirdeki geleneğe göre her bayramda, bir mahkûm idam edilir, bir mahkûm da serbest bırakılırmış. Şehrin Valisi (Pilatusa), bunlardan hangisini affedeyim, diye halka sormuş. Hınçlı ve kıskanç Yahudiler, Barabbas’ın affını, İsa’nın idamını, hem de çarmıha gerilerek öldürülmesini istemişler. Akıllı ve çok iyi niyetli olan İsa, büyük bir dinin peygamberi olduğundan haberi olmadan 31 yaşındayken öldürülmüş. İsa öldüğü zaman taraftarı azmış. Öldüğü için de öğretisi çok yayılamamış (kaynak İncil). Osho, “Sır” isimli eserinde şöyle der: “İsa’nın on iki havarisi, yüz kadar takipçisi ve bin kadar da sempatizanı vardı!..”

İsa’nın ölümünden sonra onun havarileri ve takipçileri de o bölgede yaşayamamış, kaçmışlar. Mersin’e bağlı Tarsus şehrinde çok taraftar bulmuşlar. Tam bu dönemde, yönetim şekli zayıflamış olan Roma İmparatorluğu, İsa öğretisine sahip çıkmış. Söylenenlere göre; İznik Konsülü, Roma İmparatoru’nun isteği ile İsa’yı gören, dinleyen birçok kişiyi toplayarak bunları ayrı ayrı dinlemişler; daha sonra bu kişilerden anlatılanlarını yazılı olarak vermelerini istemişler. Bu toplanan yazılı belgeleri enine boyuna incelemişler. Çok çeşitli anlatılar varmış. Bunlardan dördünün birbirine benzediğini görmüşler. Bunlar; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’nın anlattıkları imiş. İşte bu dört anlatıyı birleştirerek bir kitap yapmışlar. Kitabın adına da ‘İncil’ demişler. Din olarak kabul edilen Hıristiyanlığın kutsal kitabı da bu kitap olmuş. İmparatorluğun kabul ettiği din, bölgede yayılarak büyük bir din haline gelmiş!..

Halk, bu dini ve İsa’nın peygamberliğini kabul etmiş, ama İsa’nın anası Meryem de, babası kim diye sormuşlar? İleri gelenler toplanıp bir çare aramışlar. “İsa’nın piç olduğunu söylersek, halk bir piçten peygamber olmaz” diye inandığı dinden soğur korkusuyla bir yalan uydurup, “Allah’ın oğlu” demişler. Bu söylenti zamanımıza kadar devam etmiş, halen de inananlar var!..

İsa’nın Yosef’in oğlu olduğu İncil’in birkaç yerinde (Havariler) anlatıldığı gibi, birçok bilgin de kitaplarında yazmışlar. Bunlardan Wilhelm Reich, ‘Dinle Küçük Adam’ isimli (kendi küçük ama söylemi büyük) kitabının 49 sayfasının sonunda şöyle der: “İsa, elinde evlilik cüzdanı olmayan bir anadan doğmuştur” ve 50. sayfada da, “Yasal olmayan bir çocuk olarak dünyaya gelmiş olan İsa, Tanrı’nı oğlu yapıldı,” deniyor!..

 Dan Brown’de, ‘Da Vinci Şifresi’ isimli eserinin sonunda şöyle diyor: “Magdala’lı Meryem’in kemikleri önünde diz çökme arayışıdır. Dışlanan kadının ayakları dibinde dua etmek için çıkılan bir yolculuktur. Oğlu İsa’nın peygamberliği Romalılarca kabul edildikten sonra ‘dışlanan kadın da’ kutsal ana olarak kabul edildi. Burada bir zıt oluşum var; ama inancın, gücü birçok şeyi hallediyor,” diyor.

 Dünya kurulalı tüm dinler “korku” kılıcını kullanarak insanları yönetmeye çalışmışlar. Ne yazık ki, dinler dönemi bittiği halde; bilimin ilerleyip, teknolojinin geliştiği çağımızda da, mantığı tutsak olanlar hala boş inancın peşinde koşarak gölge tutmaya çalışıyorlar!..

ESAT YAVUZTÜRK

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.