Menu

İçerisi pek çok hastane gibi tepeden tırnağa beyaz… Tavanlar, duvarlar, yerler…  Her şey bunaltıcı beyaz bir sıcaklık içinde… Sersemletici bir müzik çalıyor. Müziğe hakim enstrümanın org olduğu düşünülürse çalan Bach olmalı. Başımda bir esriklikle gelmiştim buraya. İçerisinin sıcaklığı ve müziğin de etkisiyle iyice sersemleşiyorum.

Psikiyatri servisinin önü çok kalabalık. Kimi eşinin doktorla görüşmesi sırasında çocuğunu oynatıyor, kimi doktorun kapısı her açıldığında evhamlanıp adının okunmasını beklemeden odaya yöneliyor. Söylenen isim kendisininki değilse de bıkkın bir yüzle yerine oturuyor. Çantamı karıştırıyorum. Ağlayan şu kara gözlü çocuğa verecek susturucu bir şey olsaydı. Yok! Sonra kitap okusam, diyorum. Önümde dört kişi var, her birinin görüşmesi yirmi dakika olsa… Ama kitap da yok! Çaresiz izleyeceğim bu insanları. Şu tiki olan adam mesela kaşını kaldırıp duran var ya işte o, neyin eseri bu tik? Korku dolu bir çocukluk, kaygı bozukluğu? Sonra gözüm bekleyenler arasındaki yaşlı kadına kayıyor. Kadın tekerlekli sandalyede, dizlerini mor desenli siyah bir şalla örtmüş. Kendi kendine konuşuyor gibi bir hali var. Kurumuş dudaklarından anlaşılır bir söz çıkmıyorcasına, kalabalık yerde ağırbaşlılıkla sakız çiğner gibi ağzında sürekli aynı kımıltısı az devinim. Hece mi arıyor, kelime mi, cümle mi? Kadının sandalyesini iterek getiren benim yaşlarımdaki adam yanıma yaklaşıyor:

– Anneannem seni çağırıyor, diyor. Hiç beklediğim bir durum değil bu. Kımıltısı az o dudakların bana “ Gel,” diyebileceği aklımın ucundan geçmiyor. Yine de gidiyorum yanına ve onu iyi duymak için eğiliyorum. Bana:

– Yakıyorlar, diyor. Karnımın içini yakıyorlar. Her akşam gelip hem konuşuyor, hep de karnımı yakıyorlar.

Anlamaya çalışmak için “kim, neden” sorularını sormam gerekir. Benimse ne soru soracak ne de dert dinleyecek gücüm var. Pembe düşlerim kayıp içimin karanlık çukuruna dökülüyor. Şimdi soru sorma zamanı değil ki. Artık duymuyorum onu, sadece dudaklarının belli belirsiz hareketlerinden anlatmaya devam ettiğini anlıyorum. Anlatırken yeniden yaşıyor olmalı yeşil gözleri korkudan iyice açılıyor. Yeşili, örümcek ağına yakalanmış gibi korkuya tutsak iki gözün ağırlığı üstümde: “Geçecek,” diyorum, sadece bir şeyler demiş olmak için söylüyorum bunu. “Geçecek.”

-Seninki geçti mi, diyor.

-…

Yeniden soruyor:

-Seninki geçti mi?

-Geçecek, diyorum seninki de benimki de geçecek.

Şimdi gözleriyle gözlerimi arayacak, geçeceğinden emin olmak isteyecek ve bakışlarını gözlerime sabitleyecek. Yere bakıyorum, kararsızım, güçsüzüm. Ama korkunun ve engelin tutsağı olmuş bu yaşlı kadar değil. En azından bacaklarım tutuyor. Fiziksel yetersizliğimden dolayı birilerine bağımlı da değilim, öyleyse teselli vermek durumundayım kadına. O bulmadan ben onun gözlerini bulup yapay kararlılığı biraz daha gerçekçi kılarak son kez “Geçecek,” diyorum. İnanmayan bakışların ağırlığında daha fazla ezilmemek için sigara içeceğimi söyleyip dışarı atıyorum kendimi. Sigaramı yakıp dumanının yükselerek dağılmasını izliyorum.  Dışarısı çok soğuk, ellerim üşüyor. “Geçecek mi?” diyorum, kendi kendime. Sonra düşünüyorum: Ben niye buradayım?

Son derste içimde yükselen o çığlık atma isteği yüzünden mi? Çığlık atmam an meselesiydi. Sonrası beyaz gömlek ve klinik olurdu herhalde ama olmadı, atamadım o çığlığı. Kafamda sağlıklı olmayan ne çok düşünce vardı. Ara ara düşündüklerimin bütün güçlerini toplayarak demirden bir top gibi bir anda, derste gelmeleri de ilginçti doğrusu. İntihar düşüncesi bir kurtuluş anahtarı gibi cebimdeydi ve ben durmadan parmak uçlarımla düşüp düşmediğini kontrol ediyordum. Yerindeydi. Parmak uçlarıma değdiği anda yakıyordu. Bu kez hangi yolla açmaya gidecektim kapıyı? Önceki iki denemem ilaçla olmuş ama başarılı sonuçlanmamıştı. Hem mideme indirdikleri hortum yüzünden kusmak da kötü bir duyguydu. İlk denememde çok gençtim. Bir avuç ilacı yuttuktan sonra kendi kendimi ele vermiştim. Ya hala hayatı az da olsa seviyor oluşumdan, ya da korkaklıktan yapmıştım bunu. İkincisinde daha kararlı ve cesurdum. Ancak evdekiler söyledikleri saatten erken gelmişlerdi ve babam durumu fark etmişti. Yine hortum, yine su… Mideme sudan çok başarısızlıktan duyduğum utanç akıyordu. İçtiğim ilaçları değil utancı kusuyordum.

O yüzden bu kez ilaçla olmaz. Hızla giden bir arabanın altına atmalıyım kendimi, diye düşünürken birden bire kendime karşı bir acıma duygusu büyüdü içimde. Betonun sağını solunu zorlayarak yaşamı seçen yeşil ot gibi nereden çıktı şimdi bu acıma duygusu? Üstelik ağlattı beni. Bu yüzden buradayım. Hayat, ölümle yaşam arasında devam etsin diye. Ne karnının içinden sesler duyan kadın gibi delirebileceğimden, ne de “akıllıyım” diyenlerle baş edebileceğimden geldim buraya. Deliremiyorum. Sanırım hep böyle delilikle akıllılık arasında gidip geleceğim. Deli değil ama deli gibi bir ömrü tüketeceğim.

18.12.2015

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.