Menu

Cumhuriyet dönemi romanında kadın olgusuna geçmeden önce Cumhuriyet’in kadına bakışına kısaca değinmek istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’da nüfus sayımına bile katılmayan “kadının” yurttaşlık haklarını sağlamış ve vurgulamıştır. Kadının hukuksal, toplumsal, eğitimsel, ailesel haklarını, çalışma hakkını, zekâsını, yaratıcı kişiliğini, devrimci Cumhuriyet’in örnek yurttaşı olarak görev ve sorumluluklarını vurgular. Kadına Osmanlı toplumunda verilen ikinci sınıf konumunu reddeder. Ancak kadının değersizleştirilmesi de, bu konuma düşürülmesinde erkeğin sorumluluğu da yeterince sorgulanmamıştır. Böylece ataerkil mirasın cinselliğe dönük yüzü bir bölümüyle imparatorluktan devralınır. “Erkeğin elinin kınası, kadının yüzünün karası” geleneksel ahlak yargısı geçerli olmuştur.  Bu yargı hala bir bölüm insanımız için geçerlidir, ne yazık ki. Durum böyle olunca, Cumhuriyet döneminde ve sonrasında yazarlar, her ne kadar Cumhuriyet’le kadının saygınlığını kazanması doğrultusunda kadın olgusuna yaklaşmışsalar da –özellikle toplumcu gerçekçiler-toplumun değişmeyen değer yargılarına göre de kadının durumunu romanlarında yansıtmışlardır.

Cumhuriyet’ten önceki dönemlerde yetişen edebiyatçılar genellikle, varlıklı ailelerin, seçkin kişilerin çocuklarıydı. Çoğunun doğum yeri İstanbul’du. O bakımdan kendi yetiştikleri çevreleri ve o çevre insanlarını, yine İstanbul ağzıyla anlattılar. Cumhuriyet’in Anadolu’ya ve Türk köylüsüne dönük olan yüzü iledir ki bu dönem romanında ele alınan konuların başında Türk köyü ve onun insanı gelir. Anadolu’nun, toprağından insanına dek yüzyıllardır yüzüstü bırakılmış bütün değerleri ve sorunları, Anadolu’dan yetişen yazarların kalemiyle yansıtılmaya başlandı.  Çünkü köyün, kadınıyla erkeğiyle, yoksuluyla zenginiyle iç içe girişini en güzel biçimiyle ancak oradan yetişenler anlatabilirdi.

Cumhuriyet öncesi adını duyuran yazarlardan Yakup Kadri, Reşat Nuri ve Halide Edip bu dönemde olgunluk çağlarını yaşamışlar; duygusallıktan, yapaylıktan, süsten uzaklaşmış, geri kalmışlık, batılılaşmayı yanlış anlama, taklitçilik ve Cumhuriyetle gelen yeniliklere romanlarında yer vermişlerdir. Romanlarının olay örgüsü içinde kadına yaklaşımlarında da değişim gözlenir. Aşk, kıskançlık ve duygusal düzlemde kadını ele alırken, Yakup Kadri’nin Kiralık Konak’ta eskinin önüne geçilemez yıkılışı içinde, çöken yüksek kesimin ve bunların türedi varlıklı kesimlere kurban verdiği kişiler arasında kadınlar da anlatılır. İstanbullu yüksek kesiminin ekonomik düşüşü, Seniha’yı ahlak çıkmazına sürükler. Avrupa özlemi ve Paris’e kaçışının nedeni de güzelliğe ve süslü olmaya düşkünlüğüdür. Onun dışında başka şeyler fazla ilgisini çekmez. Seniha örneğiyle yanlış Batılılaşma anlayışıyla şıklığa, süslülüğe değer vermenin dışında bir şey öğrenmeyen konak kadınlarının tükenişini anlatır yazar. Bunun yanında, Seniha da Sodom ve Gomore’nin Leyla’sı da açık sözlü kişilerdir, yüreklerini açmasını bilirler. İkisi de romanımızın ilk gerçek bireyleridir.  Yine Yakup Kadri’nin, Cumhuriyet’in ilk yıllarını anlatan Ankara romanının Selma Hanım’ı uzaktan uzağa konak yaşamının eğittiği biridir. Pek gösterişli, pek görkemli bir başkent bulacağını sanır; oysa bozkırın ortasına düşmüştür. İlk zamanlar, Ankara’daki koşullara ve yaşama ayak uydurmada zorlanır. Kırsal kesim insanını tanıdıkça düşünceleri değişmeye başlar. Selma Hanım ancak romanın sonunda ütopik Ankara düşüyle toplumun değişmesi için çaba harcar.  Yakup Kadri’nin. Kurtuluş Savaşı’nın destansı havasını yansıtma çabasının yanında, aydının köye ve köylüye ne denli yabancı düştüğünü dile getirdiği ve 1932’de yayımlanan Yaban romanında İç Anadolu’nun bir köyünde yaşayan insanların kadınıyla erkeğiyle ne denli eğitimsiz ve yoksul durumda olduğunu anlatır. Burada Ahmet Celal’in emir eri Mehmet Ali’nin annesi eşi öldükten sonra geçimini sağlamak için kendini toprağa adamış, hiçbir şeyden haberi olmayan, cahil, başkalarının sözünü dinleyen bir kadındır. Ahmet Celal’in aşık olduğu Emine çevrenin etkisiyle hareket eder. Köylünün, A.Celal’i “yaban” olarak görmesi ve onun çolak olması nedeniyle evlenme teklifini reddeder. Yunanlılar Eskişehir yakınlarına gelip de kadınları kızları taciz edince savaşın farkına varırlar ve Emine de A.Celal’le kaçmaya razı olur. Yaban’ın kadınları cahilliğin, yoksulluğun ve din adamlarının, geleneklerin elinde çaresizdirler,

Reşat Nuri’nin “Yaprak Dökümü”nde, o dönem edebiyatçılarının işlediği yanlış Batılılaşma, başka bir deyişle alafranga yaşam özentisi, çalıştığı sigorta şirketinden ayrılmak durumunda kalan Ali Rıza Bey’in eşini ve kızlarını da kuşatmıştır. A. Rıza Beyin işten ayrılmasıyla ekonomik durumları bozulan ailenin yükü oğul Şevket’in üstüne yüklenir. Ortanca kızlar Leyla ve Necla lüks yaşam peşindedir. Zengin bir koca bulmak için Geceleri eğlence toplantılarına katılırlar. Büyük kız Fikret lüks yaşamla ilgilenmez. Ayrıca özverili davranarak aileden yükü eksilsin diye Adapazarılı bir adamla evlenir. Leyla Suriyeli bir zenginle evlenir ama mutlu olamaz. Necla zengin bir avukatın metresi olur. Yazar, ailenin parçalanışında ahlaki çöküşün etkisini öne çıkarmıştır.  Bu savrulmada en çok kadınların zarar gördüğü de bir gerçektir, her zaman olduğu gibi.

1930’da ilk romanını yazan Sadri Ertem “Sanatçı, gerçeği edilgen olarak seyretmekle değil, etken bir biçimde yaratmakla, birleştirmekle de realizme yeni bir evre açabilir.” diyerek toplumcu gerçekçilik görüşüne ulaştığını gösterir. (Ancak 1930’lu yıllarda Vakit Gazetesi çevresinde toplanan bir grup sanatçı-Sadri Ertem, Refik Ahmet, Bekir Sıtkı Kunt, Kenan Hulusi- bu görüşler doğrultusunda çalışmaya başlamışlarsa da, bu hareket yaygınlık kazanmamış; toplumcu gerçekçilik akımının başarılı ürünlerini ilk olarak Sabahattin Ali, Orhan Kemal vermişlerdir.)  Sadri Ertem “Çıkrıklar Durunca”da Anadolu kadınlarının kimi zaman bir peygamber gibi sayıldığını örnekler. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Bolu yöresinde dokumacılıkla geçinen Adaköy adlı Alevi köyünün ağası, köylüyü borçlandırarak karşılığında tiftik yünlerini alır, İstanbullu tüccarlara satar. Avrupa’dan gelen fabrika malı ucuz dokumalar piyasayı kaplayınca Avrupa dokuması satar dükkânında, köylüden yün almaz, köylüden alacağına karşılık tiftik keçilerine haciz koydurur. Tüccarın tarafını tutan vali de çıkrıkların durdurulmasını buyurur ve yerli dokuma satışını yasaklar. Gittikçe yoksullaşan köy halkı dergahın çevresinde birleşip direnişe geçerler. Dudu ve Esma Bacı köylünün saydığı kadınlardır. Dudu’nun buyruğuyla çıkrıkları durdurulmaz, çalışmaya devam ederler, Avrupa malı kullanmamaya ant içerler. Sadri Ertem, topluma yön verebilen, etkin, lider kadın tiplerini örneklemiştir. Sadri Ertem’den yirmi beş yıl sonra da Fakir Baykurt Yılanların Öcü, Irazca’nın Dirliği gibi romanlarında böyle güçlü, etkin kadınları yazacaktır.

Romanlarını 1937 ile 1943 arasında yazan toplumcu gerçekçi Sabahattin Ali’nin yapıtlarında köylü kentli kadınlar, ağa kurşunuyla öldürülen oğlunu taşıyan kağnının arkasından yürüyen köylü kadının umarsızlığı, iki jandarma’nın sırasıyla ırzına geçtikleri Emine Kadının kulaklarımızda yankılanan sesi oldukça çarpıcı biçimde anlatılmıştır. Kuyucaklı Yusuf adlı romanında yazar toplumda gördüğü olumsuzlukları belli tiplerle simgelemiştir. Muazzez’in (Yusuf’u yanlarına alan kaymakamın kızı) annesi Şahinde’nin kişiliğinde varsıllara öykünerek, ahlaksal anlayışı ve kızının onurunu hiçe sayıp kızını satmayı göze alarak sınıf değiştirmek isteyen tipleri anlatır. Yine bu romanda geleneksel kültürümüzün kadınla, evlenmeyle ilgili anlayışını görüyoruz. Geleneksel anlayışa göre kızın bir an önce evlendirilmesi gerekir. Yirmi yaşlarında bir kız hâlâ evlenmemişse, ona evde kalmış gözüyle bakılır. Yine Çineli işçi kadın, kızı Kübra’nın geleceğini düşünürken bir anlamda kendi geleceğini de düşünmektedir:” Kızcağızımı namuslu bir esnafa verirsem içim büsbütün rahat eder. Kim bilir damat belki çok hayırlı çıkar da beni de yanına alır, ben de el evinde çalışacağıma kızımla damadıma saçımı süpürge ederim; onların çocuklarına bakarım.” Gelecek güvencesi olmayan kadınlarımızın simgesidir, bu Çineli işçi kadın. Sabahattin Ali, sosyal hayatın hor gördüğü birçok kadını-şarkıcı, oyuncu, hayat kadını- anlattığı halde, onları toplumsal gerçeklik içinde yansıtır, cinselliği hikâye etmez.   

Cumhuriyet döneminin 1940 sonrasında ürünler veren Orhan Kemal, yoksulluğun açlık sınırına vardığı evlerdeki kadınları yansıtır romanlarında. “Avare Yıllar”da, anlatıcının annesiyle babaannesi, tarlalarını işgal eden komşu köylülerle mücadele ederler, ama başaramazlar. Aç kızlarını doyurmak için borç para da bulamayan kadınların verdikleri yaşam savaşı etkileyicidir.  Avare Yıllar’ın devamı niteliğinde olan Cemile ve Dünya Evi’nde fabrikada çalışan işçi kız Cemile’nin fabrikadaki olaylarla, çevresindeki erkeklerle başı derttedir.  Hem yoksullukla, yanlış anlaşılmalarla ve gururun delinemez duvarıyla karşı karşıyadır, ama mücadeleden vazgeçmez.  Cumhuriyet’in sanayileşmeye başlayan ilk illerinden biri olan Adana’da devlet fabrika kurmuştur. Bu nedenle farklı sosyo-ekonomik kitleleri bir araya toplayan bir şehir olma yolundadır. Fabrikada işçi olarak çalışan kadınlar Orhan Kemal’in romanlarında karşımıza çıkar. Geçinme zorluklarıyla mücadele eden işçi kadınlardan iş kazasına uğrayanlar vardır. Arkadaş Islıkları’nda mahalle bakkalının tacizine uğrayan küçük kızın annesi elini makineye kaptırmıştır.

 Orhan Kemal’in romanlarında tacize uğrayan kadınlar da çıkar karşımıza. Babasını kaybettikten sonra, üvey babasının tacizlerine hedef olan, Kaçak romanındaki Hacer yetişkin bir kadın olduktan sonra da tacizlerden kurtulamaz. Gündeliğe gittiği zengin bir evin yeğeni Topal Duran tarafından da tecavüze uğrayınca Duran’ı bıçaklar. Orhan Kemal, yalnızca yoksulluğun, geçim sıkıntısının değil, kadını cinsel simge olarak gören bu ilkel anlayıştaki erkek egemenliğinin de yoksul, çaresiz kadınları, kızları, hatta çocukları da kuşattığını sergilemek ister. Yine O.Kemal, toplumdaki bu cinsel sömürüyü birçok romanında ele alır. Romanlarının kimisinde cinsellik; cinsel sapmalar, gayrimeşru ilişkiler şeklinde görülür. Bunlardan “Kanlı Topraklar” da kadın ve erkeğin bir arada görüldüğü hemen her sahnede gayrimeşru bir ilişki vardır. Kadınlar sadece bunun için olay örgüsünde rol almış gibidirler. Konur Ertop, Türk romanında cinsellik sorununu ele alırken, Orhan Kemal’in romanlarındaki abartılı cinselliği, tefrika romanını çekici kılmak için başvurduğu masum bir yol olarak gösterir. Ancak, kadın erkek ilişkilerini, bu düzenin çok görünen bir parçası olarak yansıttığı da bir gerçektir. Yalancı Dünya ve Kötü Yol’da Beyoğlu sinema dünyasının yapay, çirkin ve düzeysiz yüzünü; bu kurt sofrasına düşen genç kızları anlatırken, El Kızı, Serseri Milyoner ve Küçücük gibi romanlarda ele alınan bu kızlar yaşadıkları sıkıntılardan dolayı Beyoğlu sokaklarına savrulurlar. Örneğin Küçücük’ ün Ayten’ i, kişiliğini koruyacak alt yapıdan yoksundur; onu hayat kadını olmaktan kurtaramaz.  Asım Bezirci’nin dediği gibi:” Orhan Kemal, Ayten’i anlatmaktan çok Ayten sınıfından gelenleri anlatmıştır.” Ama bunun yanında kişiliği oturmuş bir örnek olarak verdiği, “Bir Filiz Vardı”nın Filiz’ini sınıfsal bilince doğru yönlendirir. Kenar mahallenin yoksul ailesinin çalışmak zorunda olan kızı Filiz, bu bozuk yapıya teslim olmaz. Emeğini ve kadınlığını sömürtmeden bu bozuk yapıdan kendini kurtarır. Bir anlamda yazar, köyden kente öç etmiş bireyin varoşlardaki mücadelesi içinde kadın olmanın zorluklarını anlatır.

Orhan Kemal gibi Cahit Uçuk da “Gece Bu Saatinde” adlı romanında varlıklı olmak ya da üne kavuşmak için kötü yola düşen kızları ele alır. Bu kızlar, tutkularının gerçekleşmesini ve mutlu olmayı isterler. Ancak, sonuç gene acıdır, gene kötü yoldur.

Cumhuriyet dönemi romanında Kurtuluş Savaşı ve onun verdiği dayanışma ile doğan “ulusal savaşım”ın işlenişinde kadınlar da yer alır. Her ne kadar kadınlar birinci derecede ele alınmamışlarsa da cephe gerisinde hemşire, öğretmen olarak ya da cepheye yiyecek, cephane taşıyarak Kurtuluş Savaşına katılan kadınlar yansıtılmıştır. Halide Edip’in Kurtuluş Savaşı’nı konu alan Ateşten Gömlek’te, İzmir’in işgalinde kocası ve çocuğu Yunanlılar tarafından öldürülen Ayşe’nin Kurtuluş Savaşı’na katılmak amacıyla Anadolu’ya geçerek, cephede hemşirelik yaparak yurt savunmasındaki özverili savaşımı anlatılır. Sonunda Sakarya Savaşında şehit olan Ayşe, Kurtuluş Savaşı’nda değişik görevler alarak gazi ya da şehit olan kadınlarımızın simgesidir. Yazarın Vurun Kahpeye adlı romanında da Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul’dan Anadolu’nun bir köyüne öğretmen olarak giden idealist ve yurtsever Aliye’nin hem gelenekçi ve tutucu halkla, hem de köye giren işgal güçleriyle savaşımı anlatılır.

Samim Kocagöz’ün ”Kakpaklılar” adlı romanında Yunanlıların İzmir’i işgalinde Hasan Tahsin’in arkadaşı Yusuf’un kardeşi Neriman, Yunan askerlerinin saldırısına uğramış, onurunu korumak için kendini asmıştır.  Bu da bize, bu dönem romanında yalnızca kadınımızın Kurtuluş Savaşı’ndaki kahramanlığını ve gözü pekliğini değil, aynı zamanda savaşın kadını işgalciler tarafından cinsel bir nesne görülerek ayrıca işgal edilme tehlikesini de göstermektedir. Yine Kalpaklılar’ın kadınlarından biri de iyi öğrenim görmüş, birkaç dil bilen ve Sadrazam’ın başkâtibi bir paşanın kızı olan Müjgan’dır. Babasına rağmen ulusal kurtuluşa yürekten inanan, tüm tehlikeleri göze alarak, halka yardım eden bir genç kızdır Müjgan.

Fakir Baykurt’un yazdığı üçlemenin ilk ve ikinci kitapları Yılanların Öcü ve Irazca’nın Dirliği’nde ele aldığı Irazca Ana otoriter, haksızlığa uğrayan oğluna arka çıkan, korkusuz bir köy kadınıdır. Haceli’nin ve muhtarın bir ev meselesi yüzünden dövüp sakat bıraktığı oğlunun hakkını arayan Irazca, Kaymakam’ın köylerine geleceği gün köyün girişindeki yol üzerine oğlunu götürerek kaymakama her şeyi anlatır. Böylece haksızlığın giderilmesini sağlar. Irazca’nın Dirliği’nde bu kez de, dirliği bozulan bu genç yaşta dul kalan, gün yüzü görmeyen kadının torunu Bayram’a kötülük eder düşmanları. Yazar, Gücün parayla ölçüldüğü bir dünyada, işlerin kayırmayla, rüşvetle döndüğü ortamda yoksul, köylü, hem de kadın olmanın zorluğunu gösterir. Yılanların Öcü’nde başını gösteren yılanlar, Irazca’nın Dirliği’nde zehrini akıtır.

Yaşar Kemal, feodal yapıyla geleneklerin sarmalında, yoksullukla savaşan köy insanını anlattığı romanlarında kadınlar da bu olumsuzluklardan nasibini alır. Hatta, kadınlar geleneklerden çok daha fazla etkilenirler. Aşiretin güttüğü kan davalarında kadınlar oğullarını, kocalarını kaybederler. Kadın tiplerden geleneğin sürmesini isteyerek kan davasına karşı çıkmayanlar da vardır. Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde Mustafa Beyin annesi Karakız Hatun, torunu Mehmet Ali’nin isteği üzerine aşiretin insanlarını çiftlikten sürme kararına karşı çıkar, çünkü hem kan davasının hem de geleneklerin sürmesinden yanadır.

“Dağın Öteki Yüzü” başlığı altında toplanan üçlemenin (Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu) ilk kitabı “Ortadirek” te Toros’ların arka yanındaki Yalak köyü halkının pamuk tarlalarında çalışmak için hastalar, yaşlılar, çocuklar, kadınlar da içinde olmak üzere hep birlikte yaya olarak Çukurova’ya gidişleri anlatılır. Uzunca Ali’nin, Çukurova’ya giderken yokuşlarda ve taşlı yollarda sırtında taşıdığı yaşlı annesi Meryemce, ilginç bir kadındır. Meryemce, doğayı insanlardan ayrı varlıklar olarak görmez, canlı cansız bütün varlıklarla konuşur.

1950 kuşağından Necati Cumalı ”Tütün Zamanı”nda Ege Bölgesi insanlarını anlatırken kadınları öne çıkarmıştır. Ay Büyürken Uyuyamam’ da ise Anadolu insanın cinsel tablosu içinde gerçekçi bir anlatımla kadına yer vermiştir. Aynı kuşaktan Halikarnas Balıkçısı, Ege’nin balıkçı ailelerini anlatırken vurgun yiyen balıkçı eşlerinin hem yaşamla, hem de geleneklerle savaşımını anlatacaktır. Ötelerin Çocuğu’nda, Deniz Gurbetçileri’nde, Aganta Burina Burinata’da erkeklerini getirecek teknelerin yelkenlerini gözlemekten yorgun düşen sabırlı kadınlar da sonuna kadar da yiğit ve kadın saygınlığında görünür. Aganta’da geçirdiği kazadan sonra kaçan Fatma, Deniz Gurbetçileri’nde Karakulak’ı bıçaklayan Hacer Nine, Ötelerin Çocuğu’nun erkeksiz köylerin kurumuş kalmış kızlarından biri olmak istemeyen Elif’i de aynı erdemlerin biçimlediği kadınlardır.

Cumhuriyet Dönemi romanında kadın, köyde de olsa, kentte de olsa toplumsal sorunlarla ve günlük yaşam içinde yansıtılır. Bu dönem romanında başkişiler erkeklerdir, kadınlar çoğunlukla yardımcı rollerde görülür. Halide Edip, Cahit Uçuk gibi kadın yazarların, başkişileri kadın olan romanları vardır. Bunların dışında Orhan Kemal’in Hanımın Çiftliği’nde başkişiliği Güllü ile Muzaffer Bey paylaşır. Ancak etkili olan Güllü’dür. 

Sonuç olarak, Cumhuriyet dönemi yazarlarının, yüzyıllardır Anadolu insanını kuşatan feodal yapı, gelenek, eğitimsizlik ve yoksulluk düzleminde kadınlarımızın sorunsalını, ancak Kurtuluş Savaşı’ndaki utkudan sonra Atatürk’ün devrimleriyle çağdaşlığı, aklı, ilericiliği, ulus olmayı ve kadınıyla erkeğiyle birey olma bilincini kazandığı yeni Cumhuriyet Türkiyesi’nde anlatabildikleri de bir gerçektir. 

Kaynakça:          

Cevdet Kudret; Türk Edebiyatı’nda Hikaye ve Roman,3.cilt, Dünya Kitapları, 2004. Şükran Kurdakul ; Çağdaş Türk Edebiyatı Cumhuriyet Dönemi, Broy Yayınları, 1984. Hilmi Yavuz; Roman Kavramı ve Türk Romanı, Bilgi Yayınevi,1997. Türk Dili Dergisi Roman Özel Sayısı

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.