Menu

“Troya dediğin nedir ki? Birkaç evle, birkaç mezar. Rüzgâr, rüzgâr, rüzgâr…”

“Tanrı Boreas’ı gücendireceksin Hekabe. Bu kente zenginliği, refahı rüzgâr getirdi. Sert esen rüzgârlar nedeniyle boğazı geçemeyen gemiler günlerce Troya açıklarına demir atmasa hâlimiz nice olurdu! Halkımız bugün refah içinde yaşıyorsa bunu rüzgâra borçludur.”

Troya kraliçesi Hekabe omuzlarını silkti. Başını ellerinin arasına aldı. Lodosun onu sersemlettiği her hâlinden belliydi. 

Kral Priyamaos yanlarındaki hizmetkârlara dışarı çıkmalarını söyledi. Baş başa kaldıklarında her zaman sevgi dolu, yardımsever bir kocaydı ancak genç kölelerin yanında ona ilgi ve şefkat göstermek yakışık almazdı.

Kapı kapanır kapanmaz ayağa kalktı. Karısının arkasına geçti. Alnını çevreleyen sarı saçları geriye itti. Alnını, boynunu ve omuzlarını ovmaya başladı. Kadın yeşil gözlerini minnetle kocasına çevirdi. Gülümsemeye çalıştı. Tebessümü acıyla soldu. Priyamos’un elini tuttu, sol gözünün üzerinden alnına doğru yayılan ağrı kümesinin tam üzerine bıraktı. Şimdi bir kralın kudretli, kılıç tutan, bir sözüyle baş kesen güçlü elleri değildi başının etrafında dolaşan. Bir kelebek kadar narin dokunuşlar, kadının hafif kemerli burnundan aşağı indi. Küçük çenesini kavradı. Yukarı elmacık kemiklerine doğru yol aldı. Kafa gerisinden yokuş aşağı hızla inip omuzlarında son bulduğunda yeniden bir Kral’dı. Başını batıya çevirdi. Troya açıklarında dizili sıra sıra kadırga, dalgaların arasında beşik gibi sallanıyordu. Bu havada değil yol almak, yalnızca geminin güvertesinde durmak dahi en yiğit denizcileri zorlardı. Aldıkları yükleri Sparta’ya, Atina’ya taşıyacak gemilerin kaptanları ve üst düzey denizcileri agorada gezinti yapıyor, tavernalarda Troyalı genç kölelerin danslarını izleyerek yemek yiyordu. Esen rüzgâr agora sokaklarından zeytinyağı, kekik, kızarmış et kokularını taşıyordu. Sokak satıcılarının sepetlerini baharın habercisi fulyalar, nergizler süslüyordu. Lir ve kitaradan çıkan notalara saksağanların bet sesleri karışıyordu. Priyamos o an, Tanrı Apollo’nun yanında olduğunu hissetti. Kentinin üzerinden şefkatli elini çekmemesi için ona yakardı. Yarın ilk iş sunağa gidip adak adamalıyım diye düşündü. Yardımcısıyla bu konuyu konuşmak üzere yerinden kalkarken genç karısına “Biraz dinlen, yorgun görünüyorsun,” dedi.

Hekabe, söz dinleyen bir çocuk gibi, yavaş yavaş kalktı yerinden. Bol elbisesi büyümüş karnını gizleyemiyordu. Birkaç haftadır bebek varlığını iyiden iyiye hissettiriyordu. Özellikle kuru incir, nar gibi tatlı bir şeyler yerse ya da nektarin içerse, küçük ve sabırsız eller ve ayaklar hiç durmaksızın tekmelemeye başlıyordu. Sanki karnı Troya’nın kapıları ve surları, bebeğin uzuvları da içeri girmek için kapıyı zorlayan düşman askerleriymiş gibi hissetti. Zarif ellerini engel olmak istercesine karnının üstüne bastırdı.

“Tanrı düşmanlarımızı Troya’nın dışında tutsun!”

Odasına girdi. Yatağına uzandı. Aylardan Kasımdı. Dışarıda esen sert lodos nedeniyle başı ağrıyor, bebeğin ağırlığı dışında, havanın ağırlığı da çöküyordu göğsüne. Hiç sebepsiz ağlamaya başladı. Üçüncü gebeliğiydi. Diğer gebelikleri onu bu denli yormamıştı. Göz kapakları ağırlaştı. Nihâyet uykuya daldı. Üzerinde beyaz bir elbise vardı. Tatlı bir esinti saçlarını ve elbisenin eteklerini uçuşturuyordu. Skamender vadisi boyunca yürüyordu. Yaşları altı ile on arasında değişen üç çocuk önü sıra koşuyordu. Köpekleri  Asil de onlara eşlik ediyordu. Sarnıcın oraya vardıklarında köpek durdu. Gözlerini denize doğru dikti. Ve ulumaya başladı. Yürüyüşlerine eşlik eden rüzgâr sertleşti. Kara bulutlar toplandı gökyüzünde. Tenedos’un üzerinden bir hortum döne döne yaklaştı. Önüne çıkan kadırgaları, balıkçı teknelerini suya hasret kalmış fil gibi bir solukta emiyordu. Sıra çocuklara geldi. Hekabe sendeledi, hortuma doğru koştu. Onları kurtarabilmesi mümkünmüş  gibi elini yukarıya doğru uzatmasıyla hortumun genç kadını içine çekmesi bir oldu. İçeride güçlü bir girdap vardı. Dönüyor, dönüyordu. Başını kolladı. Kuru dallar, dev kayalar, balıkçı tekneleri küçük nesneler gibi uçuşuyordu. Hortum büyük bir kinle hepsini İda Dağı’nın eteklerine kustu. Yanındaki meşe palamudu fidanına tutundu Hekabe. Hortum yükünü boşaltınca, öfkesi dinmiş, ağırlaşmış, konacak, dinlenecek bir yer arıyormuş gibi yavaşlamıştı. Sarayın önüne geldiğinde, az önceki öfkeli, hızlı girdaptan eser yoktu. Kara dumandan bir el, Hekabe’yi yatağına fırlattı. Korkuyu iliklerinde hissediyordu. Şimdi ne olacak diye düşünürken, dumandan elin pencereden uzaklaştığını, Tenedos açıklarında kaybolduğunu gördü. Dizleri titriyor, kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Göğsünü sıkıştıran el uzaklaşınca, yattığı yerde gevşemeye,  omuzlarını düşürmeye, derin derin nefes alıp vermeye çalıştı. İçine çektiği oksijen midesini bulandırdı. Oracıkta öğürdü, kusmaya başladı. Bir infilak gibi geliyordu kusması, ta derinden, içeriden, ölü askerler kusuyordu, yanmış ağaçlar, yıkık duvarlar… Son gayretiyle sırt üstü uzandı. Bu bir kâbus, gerçek olamaz. Şimdi uyanacağım, hepsi bitmiş olacak diye düşündü. Sol elini ağzına götürdü, dudaklarının kenarını sildi ve baktı. Parmakları temizdi. Gülümsedi. Uyandım mı acaba diye düşünürken, karnının üzerinden dev bir ateş topunun çıkıp yükseldiğini gördü. Neredeyse tüm gökyüzünü kaplayan ateş topu, hızla kentin üzerine düşüyordu. Kadınlar, erkekler, çocuklar, atlar, kuzular, koyunlar, ayakları olan her canlı sağa sola koşturuyordu. Ateş topunun çapı tüm kenti kaplıyordu. Kaçacak bir yer olmadığını kavrayan insanlar, sevdiklerine sarıldı. Bir mucize olsun diye Apollon’a dua etmeye başladı. Ateş topu şehrin üzerine inmek üzereyken kocasının “Uyan Hekabe, uyan,” sözlerini işitti. Boğazı yanıyordu. İsli parmaklarını sildi elbisesinin üzerine.

“Çıkarın bu elbiseleri üzerimden, çıkarın!” diye bağırdı. Sesleri hıçkırıklarının arasında kayboluyordu. Ne istediği anlaşılana değin bağırmaya, temiz elbiseler istemeye devam etti. Yanına koşan hizmetçilerden biri temiz bir elbise, diğeri de bir bardak su tutuyordu.

“Hekabe kötü bir rüya gördün. Yalnızca kötü bir rüyaydı, geçti.”

Kral Priyamos’un yardımıyla yataktan çıktı. Pencereden Troya’nın sokaklarını, aşılmaz surlarını, göğü kızıl pembeye kesen güneşin son ışıklarını izledi. Bir günü daha bitirmenin yorgunluğuyla evlerine dönen insanların yüzlerini inceledi. Balıkçılar filelerine doldurdukları istavritleri, zarganaları satıyordu.

“Bu sene istavrit ve zargana bol. Lüfer çok çıkacak,” dedi kocası.

Hekabe halkını kuşatan refahı, huzuru görebiliyordu. Az evvelki kâbusun etkisinden çıkmıştı. Ellerini kokladı. İs kokuyordu. Ağlamaya başladı.

“Troya yanıyordu, her yer, saray, tüm evler, insanlar… Bak ellerim is kokuyor.”

Hizmetçilerden biri koştu, kötü ruhları kovmak için adaçayı yaktı. Bir diğeri defne ve biberiye yağı getirip Kraliçenin ellerini bu yağlarla ovalamaya başladı. Aradan yirmi dakika geçip tüm saray, defne ve biberiye kokusuna kestiğinde bile boğazındaki ve burnundaki yanık ve is kokusu gitmemişti.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.