Menu

MOLLA DEMİREL

MOLLA DEMİREL

Molla Demirel, 1948 yılında Akçadağ’da doğdu. Ortaöğrenimini Malatya’da tamamladıktan sonra Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nde edebiyat eğitimi gördü. 1972 yılından sonra yaşamaya başladığı Almanya’da Meslek Yüksek Okulu Sosyal Danışmanlık Bölümü’nü bitirdi. Kimya işçiliğinden sosyal danışmanlığa dek birçok iş yaptı.

Şiirleri ve yazıları, birçok Avrupa ülkesi ve Türkiye’de çeşitli kitap, gazete ve dergilerde yayımlandı. Ayrıca 1960’dan bu yana yayınlanan dergi ve gazetelerde çıkan yazılardan yaptığı seçkilerden oluşan “Edebiyat ve Estetik Üzerine Yazılar” başlığı altında her biri 680 sayfa olan 12 ciltlik bir  “Derleme”si var. Toplam 40 kitabı yayınlandı.

Kıyı Dergisi’nin düzenlediği İbrahim Yıldız Şiir Ödülü  Yarışması’nda “Günün Gülüşü”  adlı kitabı övgüye değer bulundu. Ayrıca Stuttgart Kültür Dairesi, Stuttgart Üniversitesi ve Yenigün Gazetesi tarafından düzenlenen yarışmada  ve Alevilerin Sesi Dergisi’nin düzenlediği yarışmada üçüncülük ödülü aldı. Ayrıca Almanya – Türk Öğretmenler Federasyonun’da Türk Diline Katkıda Bulunduğu için ödüllendirildi.

Bize ilk başta 50 yıllık edebiyat hayatınızı anlatır mısınız? Edebiyat bu zaman diliminde hangi hatlardan geçti?

Ben daha ilkokuldayken başta Karacaoğlan, Şah Hatayi, Pirsultan Abdal, Yunus Emre,  Dadaloğlu ve yörenin halk türkülerinden, Kızılbaş Alevi bir aileden geldiğim için bu inanç çerçevesinde Cemlerde söylenen deyişlerden etkilendim.  Onları yeniden kendi çocukluk beynime adapte ederek yazmaya çalışıyordum. Ortaokuldayken Malatya’da Hüseyin Karataş’ın çıkardığı Gayret Gazetesi ile Lütfü Kaleli’nin çıkardığı Güneş Gazetesinde kısa şiirlerim yayınlandı. Daha sonra İşçi Partisine sempati duyanların çıkardığı Haş Haş Gazetesi’nde birkaç yazım yayınlandı. Bu yerel gazeteler beni yazmaya bağlayan kaynaklar oldu. Bir de okul gazete ve dergilerini de unutmamak gerekir. Osman Şahin, Halis Keleş, Oktay Akbal, Hasan Oğuz, Zihni Anadolu gibi bize okumayı, yazmayı ve resimlemeyi sevdiren öğretmenlerimiz oldu.

Onların sayesinde, Nazım Hikmet, Sait Faik Abasıyanık, Sabahattin Ali, Peyami Safa, Orhan Kemal, Ferit Edgü, Memduh Şevket Esendal, O. Bener, Yaşar Kemal, Onat Kutlar, Haldun Taner, Refik Halit Karay, Ahmet Haşim, Fakir Baykurt, Fuzuli, Bağdatlı Ruhi, Süleyman Çelebi, Nesimi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Şinasi, Recaizade Mahmud Ekrem, Can Yücel, Cahit Külebi, Ahmet Arif, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Rıfat Ilgaz, Behçet Necatigil, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Arif Damar, Falih Rıfkı Atay, Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Oktay gibi adları ve eserlerini daha lise sıralarında bu öğretmenlerimizin katkısıyla tanıdım. Okumayı sevdirdiler. Okuduklarımızı tartışmayı öğrettiler bize. Bunlar bir zincirin halkaları gibi yenilerini çekip ekledi.

Ayrıca ben 1968 kuşağındayım. Bizim kuşak sömürüsüz, baskısız, dünya halklarının kardeşliğini ve barışını savunuyordu. Bunun Türkiye’de gerçekleşmesi için özgür, sosyalist bir Türkiye için mücadele ediyordu. Bu amaç için çok okumak gerekiyordu. Ben de çok okuyanlardan biriydim.

Uzun yıllarınızı alan ve sonunda kurmayı başardığınız bir Çocuk Oyuncaklar Müzesi var. Neden böylesi bir müze? Oyuncakları nereye gönder bilir okurlar?

Ben 1972 zılında Almanya’ya geldiğimde Doğu Almanya’ya gittim o tarihte Rostuck Kent Müzesinin bir bölümünde çocuk oyuncakları sergisi görüp çok etkilendim. 1976 yıllından beri hemen hemen her iki yılda bir Münster kentine bir  uluslararası çocuk oyuncakları müzesi için başvurdum. Yabancılar meclisi engelledi. Olmadı. Daha sonra Antalya’daki evimi müze yapmak istedim. Oğlum  trafik kazası yapınca dönüş yapamadım. Olmadı. Bu isteğimi bilen Münster Belediye Başkanı (SPD Partisinden) ‘Senin bir çocuk müzesi fikrin var. Biliyorum sen kafana koyduğundan vazgeçmezsin. Benim ailem Almanya’da Hitler döneminde kaçak yaşadı. O günlerde dayımın benim için yaptığı çocuk oyuncakları duruyor. Onları sane vereyim, sen mutlaka bunları değerlendirirsin’ deyip bana verdi. Aynı günlerde Holland’da Hitler faşizmin işgalinden kaçarak bir bodrum katında günlük yazan Anne Frank’e için kurulan müzeyi şimdi yılda ortalama 1.3 milyon insan ziyaret ediyor. Şimdi belediye başkanımız  Wandela  Beate Wilhjamsson’un şemsiyesi altında Radio Kaktus Münster e.V. odalarında sergideler. Bir çok yerde de sergiliyoruz. Almanya’da her beş insandan biri başka ülke, kültür, dil ve inançdan geliyor.  Her yıl 20.000’den fazla yüksek okul ve üstü okullar için dünyanın dört bir yanından genç bilim adamı olmaya aday insanlar geliyor. Gelenlerin beşte biri geldikleri yöreye ait bir çocuk oyuncağı getirse bu kentte nasıl bir kültürler buluşması ve kaynaşması olacağını bir düşünelim.

Almanya’nın Münster kentinde 38 yıldır yayın yapan  Radio Kaktus’un kurucularındansınız.  O günlerdeki radyo kurma ihtiyacını bu gün de hissediyor musunuz? Nedir radyonun tarihi ve kimliği?

Radio Kaktus Münster e.V. özünde 38 yıl önce inşa ettiğimiz çok kültürlülüğe hizmet eden bir cemiyettir. O tarihte tüm yayınların % 15’ni halkın kendi düşüncelerini söylemesi için NRW Eyaletinin başkanı (daha sonra Almanya Cumhurbaşkanı oldu) Johannes Rau’nun isteğiyle yapılan bir yasa. Göçmenlerin de yaşadığı kentte olup bitenlerden haberdar olmaları ve kendi düşünce ve kültürlerini tanıtmaları gerektiğine inanıyordum.  Bu konuda ikna ettiğim 6 arkadaşımla bu cemiyeti kurarak başladık.

Yeni katıldığınız bir topluma uyum sağlamak ve var olan yasal haklardan yerel halkla eşit şekilde yararlanmak için bu toplumun ve içinden kopup geldiğiniz toplumun edebiyatını, sanatını, coğrafyasını kısaca kültürel varlığını iyi öğrenmeniz ve iyi bilmeniz gerekir.

Bence gittiğimiz her yerde içinde yaşadığımız toplumla akıllıca diyalog kurmamız ve o toplumun başarılıları kadar her alanda başarı göstermek için çaba harcamamız gerektiğine inanıyorum. Buna önem vermezseniz ne kendi kültürünüzü tanıtabilirsiniz, ne uyum, ne de eşitlik sağlanabilir. Bu nedenle biz göçmenlerin de en az yerli toplum kadar gelişen kültür birikimleriyle sürekli donanması gerekir. Bunun için çevremi teşvik etmeye çalışırım.

Radyo, TV ve diğer medya alanları her zaman bir ihtiyaçtır. Onun olanaklarından akıllıca yararlanmamız gerekir.

2012’de Münster Şehri Üstün Hizmet Nişanı ile ödüllendirildiniz. Bu ödüle varan emeği anlatabilir misiniz?

Ben 1972 yılından beri sürekli okul, sendika ve kültür kurumları içinde çalıştım. Özellikle çocukların başarılı olmasının yolunun onların yetenek alanlarını tespit etmekle olacağını söyledim. Bunun için de okul dersliklerinde ve okul dışı zamanlarını geçirecek alanlarda çocuklar kültür, sanat, edebiyata teşvik edilmesi gerektiğini savundum. Ayrıca çocuklar yerli ve yabancı olarak adlandırılmaması gerektiğini söyledim ve bunun zararlarını ve yararlarını pratikte işaret ettim. Bu yaşadığım kentte başta Türkiye olmak üzere, birçok ülkenin edebiyat ve sanat adamlarını bir araya getirerek okumalar, resim sergileri, müzik konserleri düzenledim. Kesinlikle tek milliyetli, tek dilli, tek kültürlü bir şeye çalışmalarımda yer vermedim. Elbete kent yöneticileri bu çalışmanın olumlu meyvalarını gördüler, değerlendirdiler.

Her çağın kendi sesi var, kendi penceresi var dünyaya bakmak için. Çağlara göre edebiyatın sorumluluğu değişir mi?

Başta edebiyat olmak üzere tüm sanat alanları (heykel, mimari, resim, sinema, fotoğraf) insan yeteneğinin eserleridirler. Her insan bu alanlarda yaşadığı günü, çağı değerlendirir, işler. Bu nedenle bütün alanlarda ürün veren yazın, görsel ve sahne sanatçıları yaşadıkları çağın tanığıdırlar. Sorumluluğu, yaşadığı çağda en iyi ve silinmeyecek izler bırakmaya çalışmasıdır.

Son yirmi yılda dünya büyük boyutlarda değişti. Örneğin teknolojik iletişim… Bu çerçevede gelecek kuşakların edebiyata ihtiyacı var mı?

İnsan var olduğu sürece edebiyat da diğer sanat alanları da hiçbir zaman yok olmayacaktır. Yazılı edebiyat yokken de sözlü edebiyat vardı. Şimdi elektronik olarak gene yazılıyor, söyleniyor. Konuşuyor insan, cihaz onu doğrudan yazılı olarak kayıt ediyor.  Yazılı ve sözlü olarak elektronik medya cihazları üzerinden aynı anda dünyanın her yerine ulaşılabiliyor. Bu da edebiyattır. Burada da insan beyninin zevk alacağı, algılayacağı ve kendi duyguları vasıtasıyla beynine kayıt edeceği güzel olandır, estetiktir. Güzel bir şiiri, türküyü, resmi, oyunu aldığımızda sonuna kadar dinliyoruz, izliyoruz.

Dünyadaki sorumluklar hiç değişmiyor gibi. Savaş, açlık, yoksulluk, sömürü… Sizce günümüz edebiyatı sorumluluklarının farkında mı?

Bir söz vardır “Daima büyük sanatçılar felaketlerin, büyük olayların yaşandığı alanlarda çıkar” diye. Bu saydığınız tüm olumsuzlukları gören, yaşayan, değerlendiren edebiyatçılar, sanat adamları, bilim adamları her dönemde olmuştur, günümüzde de var. Bu sorumluklarının farkında olmasalar, bu saydığınız olumsuzluklardan rant sağlayan, onlarla iktidar olanlar, edebiyatçıları, gazetecileri, bilim adamlarını, öğretmenleri, kısaca aydınları cezalandırır mı? Ne yazık ki çağımızda bütün odalara giren TV kanallarının büyük kesimi bu olumsuzlukları yaratan tekellerin elindedir. Onların günün 24 saati yaptıkları yayınlarla gerçek sorumluluğun bilincinde olan edebiyatçıların, sanat ve bilim adamlarının seslerinin kitlelere yeterince ulaşması engelleniyor.

Türkiyeli bir yazar olarak Almanya’da yaşıyorsunuz. Ülkenizden uzak yaşamak nasıl bir duygu? Okuduğum eserlerinizde evrensel bir düşünce yapısı hakim. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz ve bu anlamda Türk Edebiyatı’nı nasıl görüyorsunuz?

Bülbül gülden ayrıldığında hangi durumdaysa bir yazın adamının durumu da yurdundan, sevdiklerinden, yetiştiği insanlarda ayrıldığında aynıdır. Ancak bir yazın ve düşün adamı için dünyanın insanına yararlı olmak, nerede olursa olsun daima daha yeniyi, güzel olanı görmekle yetinmemektir. Her an insana daha güzel ve sağlıklı bir yaşamın yolunu açacak olan düşünceyi yaratmak, yapılması gerekenlerin fikir kıvılcımını çakmak göreviyle karşı karşıyadır insan.

Elbette başka bir ülkede yaşamanın olumsuzluğu, yakınlarına, sevdiklerine olan özlemdir. Ancak bu olumsuzluğun, yani bu madalyanın bir öbür yüzü de var. Bu yüzde güzellikler, olumluluklar var. Bu iki ülkenin kültürünü, dilini birlikte yaşıyor birey. “Cebinde bir milyonu, bir evi, bir iş yeri ve bir arabası olan mı varlıklıdır. Yoksa cebinde iki milyonu, ayni kalitede ve değerde iki iş yeri, iki evi, iki arabası olan mı varlıklıdır?”  Bu soruyu ben sık sık okumalarda dinleyici gençlere sorarım. Elbette ki birden fazla olanlara sahip varlıklıdır. Bu yaşamın her alanında böyledir. Çünkü bir dil bir dünyadır. Bu nedenle iki dil bilen, iki ülkede birden yaşayan yazar, sanatçı, bilim adamı büyük bir avantaja sahiptir. İyi değerlendirirse çok kültürlü, çok dilli ve çok perspektifli olma olanağı vardır.

Türkiye’de dört bin yıldır bir çok dil ve kültür birarada bulunuyor.  Günümüzde 40 dan fazla kültür ve dil yaşamaktadır. Kısacası Anadolu bir kültürler beşiği, kültürler mozaiğidir. Çok renkli bir kültürümüz var. Ancak bunu değerlendiremedik. Eğer ülkemizde yaşayan tüm dilleri, kültürlerini koruyarak gelişmesini sağlayıp dünyaya tanıtabilsek, önce dünya demokrasisinin merkezi haline geliriz, sonra bu mozaikler “Kültürler Müzesi” olarak dünya bilim adamlarını çekerek ülkeye inanılmaz bir gelir kaynağının kanallarını açmış olur. Böylece krize giren ülke değil, krize girenlere yardım eden, onları yönlendirenler arasında yer almış oluruz.

Şiirinizi oluşturun en önemli öğeler nelerdir?

Sanırım Ahmet Cemal “Şiir sözcüğün dilidir” demişti. Bence de şiir sadece sözcüğün değil tüm sanatların, toplumun, bireyin en güzel aynasıdır ve dilidir. Bir türküden daha güzel ne anlatır insanı?  İşte benim şiirime bu yönüyle bakacaksınız. Biri sevdalı mı? Biri öfkeli mi? Biri sevdiklerinin özlemini mi çekiyor? Benim şiirimde kendisini bulmalı. Yalnız bunları değil. Biri savaşa mı karşı? Yoksulluğun ortadan kalkmasını mı istiyor? İşsizlerin olmadığı bir dünya mı arıyor? Bu duygularını anlatan, vurgulayan dizeler de bulmalı şiirimde. Kısacası yaşanır bir dünyanın temel ilkeleri olan, sevgi, kardeşlik ve barış konularıdır şiirimin öğeleri.

Sizin şiir ile fotoğrafı birleştirdiğinizi söylemişti Fakir Baykurt. Bu nasıl oluyor?

Bence şiir, öykü veya başka bir yazı türü yaşanan anı yakalamaktadır ve onu geleceğe bırakmayı amaçlamaktadır. Fotoğrafta yaşanan anın resmedilişidir. Başka bir söylemle, şiir ve fotoğraf, her ikisi de yaşanan bir anı yakalıyorlar ve geleceğe bırakmayı amaçlıyorlar. İşte bu anlamda şiir ile fotoğraf arasında bir ortak yan var. Aralarındaki fark şiir aldığı konunun sürekli canlı ve değişken olmasına olanak sağlıyor. Yazıda verilen estetiğe göre sözcükler her okurda ayrı bir etki yaratır. Her imgenin şiir okuru ile fotoğraf ve resim gibi bir tabloya bakan arasında kurduğu ilişki farklıdır. Şiir daha canlı, daha devingendir. Ama objektifin yakaladığı karede sakin, sessiz, derin bir ışınlar anlamı yaşamaktadır. Tıpkı sabah erken denizin sakin oluşu, bir temiz yatak çarşafı görüntüsünü vermesi gibi. Ama denizin derinliğinde sayfalara sığmayacak kadar hareketli bir yaşam vardır.

Bir anlık sessizliği, hareketsizliği aldatıcıdır. Bence fotoğraf ve resimde de böyle aldatıcı görünümlü bir sakinlik ve sessizlik vardır. Oysa gerçek olan güçlü bir dünya hareketliliğinin oluşudur. Bu anlamda her fotoğrafladığım kare mutlaka bir şiirin ana konusu olmuştur.  Böylece yazdığım her konuda insan ilişkilerini fotoğrafsal biçimlerde görürsünüz.

Bununla şiirinizin bir çizgisi, bir durağı olmadığını mı söylemek istiyorsunuz?

Hayır, bence şiirin durağı limanı olmaz. Bu sadece benim yazdıklarım için değil, bence edebiyat ve sanatın tüm dalları için geçerlidir. Sanat dallarının limanı olmaz. Dün, bugün ve yarın bir çizgidir. Sanatçı bunları en iyi bilen değil, bunları birbirine karıştırmayan ve dün ile yarını düşünendir.  Sanatçı hep dünyayı güzelleştirme ve yaşanılır kılma çabası içindedir. Bu nedenle sürekli mücadelecidir. Başka bir deyimle uzun soluk gerektiren bir maraton yarışı içindedir, durakladığı an yarışı yitirir.

Söyleşen: ALİ ŞERİK

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.