Menu

Hoş bir fıkradır; öyle olduğu için de, tekrarında yarar vardır: Mevlevî dedesi ile Bektaşi babası sohbet ederlermiş. Biliyorsunuz, Mevlevî giysileri bol yenli, Bektaşi giysileri ise dar yenli olup kola yapışıktır. Bektaşi babası sorar:  “Dedem der, giysileriniz neden böyle geniş yenlidir? Ne yaparsınız bununla?” Mevlevî dedesi yanıt verir: “Biz der, insanların bir kusurunu gördüğümüzde, yenimizi şöyle bir geçiririz üzerinden, gizlemiş oluruz onu gözlerden.” Bu kez, o sorar Bektaşi babasına: Ya siz der, nasıl gizlersiniz bu daracık yeninizle o kusuru?” Bektaşinin yanıtı şudur: “Biz der, dedem, insanlarda kusur diye bir şey görmeyiz ki, gizlemeye kalkalım!” 

Yanıtıyla, engin bir hoşgörüyü dile getirmiş oluyor Bektaşi babası.

Prof. Servet Tanilli

Bunu derken, Mevlevîliğin hoşgörüsüz olduğunu söylemek istemiyoruz. Mevlâna’nın o ünlü dörtlüğünü kim unutur? Büyük şair, “Gel, gel, ne olursan ol, gel! Rint de olsan, kâfir de, putperest de olsan gel! Tövbeni yüz kez de bozmuş olan yine de gel! Çünkü, bizim dergâhımız umutsuzların dergâhı değildir” demiyor muydu?

Aynı yüzyılda yaşamış Yunus Emre, bir başka türlü dile getirecektir bu gerçeği ve şöyle diyecektir:

Sen sana ne sanırsın / Ayruğa da onu san / Dört kitabın mânâsı / Budur eğer var ise

Ve son olarak, buyurunuz, Hacı Betaşi Veli’nin, herşeyi insanda başlatıp bitiren ünlü dizlerini:

Her ne arar isen insanda ara / Küdüs’te, Mekke’de, hacda değildir

Niçin sıraladık bu örnekleri?

Şu andığımız şairler ve ulular, bir 600-700 yıl öncesinin insanları olduklarına göre, toplumumuzda hoşgörü ve insana saygı, en uzak geçmişimizden başlayarak dile getirilen değerler demek ki.

Buralardan geliyoruz!

Her toplumun tarihinde olduğu gibi, bizim tarihimizde de, kimi hoşgörüsüzlük örnekleri ya da acımasız olaylar, birer istisnadır sadece. Anadolu mozaiğini süsleyen halklar, barıştan, güzelden ve doğrudan yana olmuşlardır hep; insanî olan her şey karşısında da sevecen davranmıştır.

Düşman diye kin bellememişizdir başta.

Peki öyleyse, bugün, nedir bu tahammülsüzlük insanlarımızdaki? Düşünceler karşısında bu irkiliş, inançlar önündeki bu hoşgörüsüzlük?

Nerden geliyor bu  ‘Müslüman-kâfir’ ayrımı?

Müslümanlık, bütün dinler gibi çağımızda bir vicdan işi olması gerekirken, onu bir devlet düzeni olarak ileri sürüp Cumhuriyet düşmanlığına kadar götürmek kimlerin oyunudur?

Kurân, Tanrı esini bir yüce eserse, onu yüreklerde taşımak dururken, ellerde bir protesto bayrağı gibi dolaştırmanın anlamı ne?

İşte, bir yığın sorun!

Bunları daha da çoğaltmak mümkün.

Gözardı edilemeyecek bir gerçek şu ki, din, hadi halkımızın nitelemesiyle söyleyelim, ‘din-i mûbin’, sokağa düşürülmüştür bugün. Her zümrenin kendine göre yorumlayıp hemen bir suçlama aracı haline getirdiği bir şeydir o. Barıştırmayıp nifak sokmakta, kaynaştırmayıp uzaklaştırmaktadır insanlarımızı birbirinden.

İçerde böyle, dışarıda böyledir.

Avrupa’da gezip dolaştığımız çoğu yerde, bakarsınız dört cami birden cemaati bölmüştür aralarında. Sorarsanız, dört ayrı görüşün camileridir bunlar.

Nasıl olur? Cami  ‘Beytulla’, yani ‘Tanrı’nın evi” değil mi? Öyleyse, ‘Tanrı’nın evi’ni  şu ya da bu görüşün tekeline almak neden?

Bu ayrımın altında, bir bezirgânlığın, bir çıkar ilişkisinin de bulunup bulunmadığını sorup durmuşumdur kendime hep.

Eğer öyleyse, bir bataklığın içine sokulmuş demektir insanlarımız; vicdanları olduğu gibi, cüzdanları da soyulup sömürülmektedir.

Hatırlatmaya gerek yok: Vaktiyle Avrupa’da kilise de, böylesi bir bataklığın içine getirip tıkılmıştı. Oradan kurtuluş da, -ne derece kurtulunduysa!- öyle kolay olmadı. Büyük acılar pahasına gerçekleşti vicdanların ve kafaların bağımsızlığı.

Acaba camiyi de aynı yazgı mı bekliyor?

                               *

Görüldüğü gibi, sorular sürüyor, sürecek daha.

Bir dolu dizgin gidişi durdurup, din tacirine, inanç sömürüsüne haddini bildirecek olan,  galiba cemaatin kendisi olacak başta.  İnsanlarımızdaki – o ecdat yadigârı – hoşgörü olgunluk, barışseverlik, şom ağızları susturacak, kin tohumları eken husumet tellâllarına hak ettikleri yanıtı verecektir.

Sağduyuya inanıyorsanız böyle…

*Bu yazı doksanlı yıllarda Zwolle’da çıkarılan Tanım Dergisi için gönderilmiş ,ancak yazı  yayınlanamadan dergi yayın hayatını sonlandırmıştır. Server Tanilli’ye saygıyla…

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.