Menu

1951 yılında Konya – Beyşehir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladı. 1974’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. 1977 sonunda Federal Almanya’ya geldi. 1980 yılında, Duisburg’da öğretmen olarak göreve başladı. Öğretmenliğin yanı sıra göçmen çocuk ve gençlerinin eğitim ve öğretimi konusunda hizmet veren RAA adlı kuruluşta danışman olarak çalışarak, 2010 yılında emekli oldu. Alman Eğitim ve Bilim Sendikası’da ve Türk Öğretmen Dernekleri bünyesinde aktif görevler aldı. Fakir Baykurt’un ölümünden sonra, onun kurduğu Duisburg Edebiyat Kahvesi’nin ve Kalem adlı öğrenci dergisinin yönetimini üstlendi. Evli ve iki çocuk babası olan Mevlüt Asar, yaşamı Duisburg ve Ayvalık’ta sürdürüyor.

Mevlüt Asar

Almanya ve ‘Göç’ü konu alan İlk şiir kitabı Gurbet İkilemiTürkçe ve Almanca olarak, 1986’da Ortadoğu Verlag’dan çıktı. 1995 yılında Anadolu Verlag tarafından yayınlanan Kuzey Ren Vestfalya Türkiyeli Yazarlar Çalışma Gurubu’nun kitabı ‘Kavşak’a öykü ve şiirleri ile katıldı.  Duisburg Fakir Baykurt Edebiyat İşliği’nin çıkardığı ‘Aydınlığa Akan Şiirler’ (1997) ve ‘Dostluğa Akan Şiirler’ (2004), ‘Söz Uçar Yazı Kalır’ (2010) adlı antolojilerde yer aldı.

Yabancı düşmanlığı ve ırkçılığa karşı  ‘Uns reichts’ (Artık Yeter), Irak savaşına karşı  ‘100 poets against the war’ (Savaşa Karşı 100 Şair) adlı antolojilere şiir ve öyküleri ile katkıda bulundu. Almany’da çıkan çeşitli antoloji, dergi ve gazetelerde Türkçe ve Almanca şiir, öykü, kitap tanıtma yazıları, Alman Edebiyatı’ndan yaptığı çeviriler ile kültür ve eğitim konularına ilişkin makaleleri yayınlandı.

Almanya’daki gözlemlerinden yola çıkarak yazdığı hikayelerden bir kısmı, ‘Yürekte Kalan İzler-Spuren im Herz’ adı altında, 2008’de Verlag Anadolu’da yayınlandı.  Bazı eserleri ise,  “Aynadaki Kelbek” (2014), “Denizini Yitiren Martı” (2015) ve “Aşkın Halleri”  (2016) adlıyla Türkiye’de basıldı.

Aslında klasik bir soruyla başlamak istiyorum. Mevlüt Asar Kimdir? Kendinizi bize tanıtır mısınız?

İnsanın en zor yapabildiği şeylerden birisi kendini tanıtması, kendini anlatmasıdır. Yine de deneyelim: 1951 yılında Konya’nın Beyşehir ilçesinin bir köyünde doğdum. Ben 6 yaşında iken ailece toprak yetmezliği, yoksulluk nedeniyle, Ankara’ya göçtük. Bütün çocukluğum, gençliğim, dolayısıyla okul hayatım  Ankara’da geçti.

1970 yılında Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girmeden önce devrimci dünya görüşü ile tanıştım. Fakülteye başlar başlamaz Dev-Genç ve öğrenci derneği üyesi oldum, kendimi devrimci sol öğrenci hareketinin içinde bulundum. Tutuklandım, işkence gördüm, hapis yattım…

Kıbrıs’ta Yedek Subay olarak askerlik görevi yaptıktan sonra, turist pasaportu ile Almanya’ya geldim. Burada kendime sıfırdan başlayarak yeni bir hayat kurdum. Eğitimci, sendikacı, yabancılar meclisi üyesi olarak çalıştım. Okudum, yazdım, çeviri yaptım, kitap yayınladım. Kısacası, kendimi Türkiye kökenli sol gelenekten bir eğitimci ve yazar olarak tanıtabilirim.

Hayatınızda iki dönem var: Almanya ve Türkiye. Bize Türkiye dönemine ilişkin neler  söylersiniz?

Türkiye’deki dönem tabii hayatımın en hızlı, en renkli  dönemiydi. Başta da söylediğim gibi köyden şehre göç, yeni bir hayatın başlaması ve ailenin ilk üniversiteye giden, üniversite bitiren, hatta kendi sülalem içinde tek bireyi olmam. Okuduğum, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Türkiye’nin sayılı okullarından olması ve çok değerli hocalarımın olması, benim hayatımı çok etkiledi. Üniversite yıllarım, o zaman yükselen gençlik hareketlerine, Deniz Gezmi’ler, Mahir Çayan’lar dönemine denk geldi. O öğrenci hareketlerin içerisinde buldum kendimi ben. 12 Mart askeri darbesini yaşadım. İki defa tutuklandım, bir kez gözaltına alındım. İşkenceyi, Mamak’ı tanıdım, aylarca cezaevinde kaldım. Yaşadığım o dönem, benim hem yaşamımı, hem de dünya görüşümü çok etkileyen dönem oldu. Kısa süren memurluk dönemi hayatımda fazla bir rol oynamadı. Savaş sonrası koşullarında Kıbrıs’ta  yedek subaylık yaptım. O da hayatımda ayrı bir sayfa. Fakat asıl beni ben yapan, eğitimci, yazar, şair kimliğime katkı sunan hayatımın Almanya’da geçen ikinci  dönemidir.

1971 Askeri darbesi yaşamınızı nasıl etkiledi?

Hayat aslında inanılmaz tesadüflerle dolu. İnsanın bilemediği belirleyemediği, bir takım şeyler  hayatını etkiliyor. 1971 darbesi benim öğrenciliğim döneminde oldu. İlk tutuklanmam 1971 yılının Mayıs’ına denk geldi. İlk göz altına alınmam, başbakan Nihat Erim’in “balyoz harekatı”  dediği aydınların, öğretim üyelerin, yazarların tutuklandığı bir zaman kesitine denk geldi. Daha sonra tutuklanıp Mamak’a gönderildiğimde bir çok önemli ve değerli insanı tanımak, onlarla birlikte aynı mekanı paylaşmak imkanı doğdu. Türkiye’nin en aydın, en entelektüel insanlarıyla birlikte oldum. Onları tanıma şansına eriştim. Üniversitedeki hocalarım Mümtaz Sosyal, Muammer Aksoy, Adam Şenel; bunlar benim için çok örnek insanlardı o zamanlar. Fakat ikinci tutuklanmam, 1973’te olan ve daha uzun süren tutuklanma, benim aynı zamanda kendimi keşfetmem, yani yazarlık yönümü, şairlik yönümü,  düşünürlük yönümü keşfettiğim bir dönem oldu. Derler ya hapishaneler, Türkiye’de  üniversitelerdir. Orada  yaşadıklarım, gördüklerim benim kişiliğimin oluşmasında, sonraki hayata bakışımda, bugün yazdığım kitaplarda çok önemli yer teşkil etti.

Yurt dışına çıkışınız ve Almanya’yı yurt tutmanız nasıl oldu?

Yurt dışına çıkışım aslında çokta planlanmış hesaplanmış bir şey değildi. Eşimin babası o zamanlar Almanya’da Eğitim Ataşesi idi.  Ben askerden döndükten sonra eşimle hem onları ziyaret etmek hem de Avrupa’yı görüp gezmek için buraya geldik. Fakat beklenmedik bazı olaylar, ailevi sebepler  dönmemizi geciktirdi.  Ben de zamanı değerlendirmek  ve doktora yapma imkanını araştırmak için Köln Üniversitesi’ne kayıt oldum. Kısa zamanda Almancayı öğrendim. Bir yandan da Türkiye’deki iş imkanlarını takip ediyor,  mesleki sınavlara hazırlanıyordum.

Sınavlar için Ankara’ya gittiğimde siyasi durumun çok kritik olduğunu fark ederek  Almanya’ya geri döndüm. Nitekim arkasından 12 Eylül darbesi geldi. Darbe olunca, daha önceki darbede fişlenmiş olan arkadaşlar bir sürü zorluklar, kovuşturmalar yaşadı, hatta bir kısmı tekrar hapse girdi. Epey bir düşünüp taşınmadan sonra, bana çok zor gelse de Almanya’da kalmaya karar verdim.

Almanya’da kalmaya karar verince, kendime iş aramaya başladım. Önce bir süre Düsseldorf Konsolosluğunda bir yıl kadar sözleşmeli memur olarak çalıştım. 1980 yılında, Duisburg Eğitim Müdürlüğünden, eğitim alanında görevlendirilmek üzere teklif aldım ve Duisbug’da çalışmaya başladım.

İlk yazın çalışmalarınız ne zaman ve hangi türle  başladı ve nasıl sürdü?

Orta okul ve lise sırasında okul gazetesi için yazdıklarımı saymazsak, ilk yazın çalışmalarımı ve denemelerimi  Türkiye’de hapishane döneminde yaptım. Denemeler, şiirler yazdım. Yazma işini az da olsa, hapisten çıktıktan sonra ve askerlik görevi sırasında da sürdürdüm. Ancak bu dönemde yazdıklarımın çoğu çekmecemde kaldı. Almanya’da kalmaya karar verince, önce Almanca öğrenmeye ağırlık verdim. Bir süre hiçbir şey yazamadım. Almancayı öğrendikten sonra “suskunluk dönemi” bitti ve Fakir Baykurt’un da  katkısıyla yeniden yazmaya başladım.

Fakir Baykurt’la ilk kez, 1971 yılında tutuklandığımda Mamak  askeri cezaevinde tanışmıştım. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) Başkanı olarak tutuklanmıştı. Onunla  Almanya’da, “sürgün”de tekrar karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. Onun da Duisburg’da yaşadığını ve eğitim alanında çalıştığını biliyordum. Kendisini arayıp buldum. Fakir Baykurt’la yolumun ikinci defa kesişmesi, beni edebiyatla daha yoğun bir şekilde  ilgilenmeye teşvik etti.

Çoğu yazar gibi ben de yazmaya şiirle başladım.Şiir kolay görünen, herkesin yazarım sandığı fakat çok zor ve en eski edebi türdür. Kutsal kitaplar da şiir dilinde yazılmıştır. Ancak ben, son yıllarda anlatmak istediklerimi şiirle anlatamayacağımı fark ettiğimden,  giderek öyküye hatta romana doğru yöneldim. İlk Roman denememe bu yaz Ayvalık’ta başladım, fakat buraya dönerken bilgisayarım çalındı. Yazdıklarımı da yedeklemediğim için moralim  bozuldu. Belki biraz zaman alacak ama, yeniden yazmayı sürdüreceğim. Bu dünyadan gitmeden geride bir de roman bırakayım istiyorum…

İlk kitabımızı ne zaman ve nasıl yayınlandı?

80’li yılların başında  Fakir Baykurt’un öncülüğünde kurulmuş olan “Kuzey Ren Vestfalya Türkiyeli Yazarlar Çalışma Grubu”na, onun isteği üzerine ben de katıldım. 10-15 kişiden oluşan bu grup, senede iki defa Alman Sendikalar Birliği ile Arbeiter Wolfahrt’ın desteğiyle yılda iki kez hafta sonu seminerleri şeklinde toplanıyorduk. Bu seminerlerde aramızda hem fikir alış verişi yapıyor hem de ortak projeler gerçekleştiriyorduk. Ayrıca, Türkiye’den, Sovyetler Birliği’den, Alman Yazarlar Sendikası’ndan gelen yazarlarla bir araya geliyorduk. Bu buluşmalarda, arkadaşlar yazdıklarını, çıkacak kitaplarını da paylaşıyor, tanıtıyorlardı. O toplantılardan birinde ben de şiir dosyamı paylaştım. Fakir Ağabey, şiirleri dinleyince, “Bunlar dosyada kalacak şiirler değil, mutlaka kitaplaşmalı…” diyerek beni cesaretlendirdi. Zaten bu arada bazı gazete ve dergilerde benim şiirlerim yayınlanmaya da başlamıştı. İlk şiir kitabım, Türkçe ve Almanca olarak, “Gurbet İkilemi/Dilemma der Fremde” adıyla, öğretmen ağabeyimiz Hüseyin Çölgeçen’in yönettiği “Ortadoğu Verlag” tarafından Oberhausen’da 1986 yılında basıldı.

Fakir Baykurt 1999 yılında Essen Üniversitesi Kliniğinde Pankreas kanserine yenik düşene değin onunla birlikte çalışmalar yaptınız. Bunlardan biri de, daha sonra “Fakir Baykurt Edebiyat İşliği” adını alan  Duisburg Edebiyat Kahvesi idi. Bu  oluşumun çalışmalarından bahseder misiniz?

Duisburg Edebiyat Kahvesi  Fakir Baykurt’la, öğretmen Hüseyin Tercan’ın girişimiyle 1992 yılında kuruldu. Halk Yüksek Okulu’nun (VHS) çatısı altında oluşmuş bir “çalışma grubu” idi. Başlangıçta edebiyat ve önemli edebi yapıtlar üzerine sohbetler yapılıyordu. Sonra oraya katılanlar, kendileri şiir, öykü yazmaya başladılar. Daha sonra  “Ren’e Akan Şiirler” adını verdikleri ortak şiir kitabını çıkardılar. Ardından, benim de şiirlerimle katıldığım ikinci kitap “Aydınlığa Akan Şiirler” yayınlandı.

Fakir Baykurt’u 1999’da kaybedince, Kemal Yalçın, İlhan Atasoy, Binali Bozkurt gibi üye arkadaşlar Edebiyat Kahvesi’ni benim yönetmemi önerdiler. Ben, 2000 yılında üstlendiğim bu görevi 2012 yılına kadar aralıksız olarak sürdürdüm. Duisburg Belediyesi’den destek istedim. Polmann semtinde bize bir mekan verdiler. Mekan, Lese Cafe (Okuma Kahvesi) adlı bir kitaplık bölümüyle resim sergileri ve toplantılar için ayrılmış bir salondan oluşuyordu. Orada Almanlar ve göçmenlere yönelik çok önemli edebi, sanatsal, kültürel etkinlikler, çalışmalar yaptık. Aslında orada “Fakir Baykurt Kültür Sanat Evi” projesini hayata geçirmek için çok uğraştım, fakat maalesef gerekli kaynağı bulamadık.

Benim yönetimimde ortak kitaplar yayınlamayı da sürdürdük. Fakir Baykurt’un ölümünden sonra kendisine atfettiğimiz “dostluğa akan şiirler” adlı bir şiir kitabı çıkardık. Fakir Ağabey sağken toplantılarımızda bize hep “Çocuklar hep şiir yazıyorsunuz, biraz da öykü yazın, roman yazmayı deneyin!” diyordu. Onun bu arzusunu yerine getirmiş olmak için “Söz uçar yazı kalır’’ adlı ortak bir öykü kitabı çıkardık.  Fakir Hocanın edebiyat kahvesinde bize sık sık anımsattığı, söylediği bir deyimdi. Almanlarla, Türkiyeli göçmenler arasında bir tür köprü oluşturmak için bu kitapları iki dilde, yani Türkçe-Almanca olarak yayınladık.

Fakir Baykurt’un Duisburg’ta bıraktıkları, hem göç tarihi hem de buradaki kültürel altyapı için çok önemlidir. Bu nedenle onun bize bıraktığı “miras”a elimden geldiğince sahip çıkmaya çalıştım. Vefatından sonra Edebiyat Kahvesi’nin yanında, onun öğrenciler için hayata geçirdiği  “Kalem” dergisinin yayın yönetimini üstlenerek sürdürdüm.

Fakir Baykurt Edebiyat İşliği’nin yetiştirdiği yazarlar oldu mu?

Edebiyat İşliği’ne katılan  ve daha önce kitap yazmış yazarlar, şairler  bilgi ve deneyimlerini artırarak daha nitelikli kitaplar yazdılar. Tabii gruba edebiyata yeni başlayan arkadaşlar de geldiler, bunlardan da şiir ve öykü kitabı yayınlayacak ölçüde kendini geliştiren arkadaşlar çıktı.  Bunlardan bir tanesi Hıdır Dulkadir, diğeri de Sırrı Ayhan’dır. Üstelik Sırrı’n  anadili Kürtçe, Hıdır’ınki ise Zazaca idi. Bu arkadaşalar işlik çalışmalarına sürekli katıldılar, ardından kitap yayınladılar. Edebiyat Kahvesi’ne devam eden, mizah öyküleri yazan, şimdi kabareci olan İlhan Atasoy ve  bir şiir kitabı yayınlamış olan Gülşen Akbulut’u da bu gruba dahil edebiliriz.

Fakir Baykurt ve Almanya’da yazdıkları konusunda ne düşünüyorsunuz?

Fakir Baykurt aslında çok önemli bir yazar. 1950 yıllarında, yani onun yazmaya başladığı yıllarda Türkiye kırsal, feodal bir toplum yapısına sahipti. Feodalite sadece  doğuda yok, batıda da var. Bu feodaliteyle hesaplaşan Köy Edebiyatı adı verilen edebiyatçıların neredeyse tamamı Köy Enstitüleri’nde okumuş yoksul aile çocukları: Mahmut Makal, Dursun Akçam, Mehmet Başaran, Talip Apaydın… Bunların içinde en bilinçli olan, ünlenen Fakir Baykurt olmuştur. Köyden çıkmış, köy ve köylünün sorunlarını ilerici, devrimci bir yaklaşımla romanlaştıran yazarlardan biridir. Ses getiren, çok okunan romanlar yazmıştır. İlk romanı olan Yılanların Öcü’nün iki kez filmi çekilmiş, yenilerde dizisi yapılmıştır.

Fakir Baykurt, eserleri bir çok dile çevrilmiş önemli bir yazar olmasının yanında, Almanya’ya olan işçi göçünün de önemini ilk kavrayan yazarlardan biridir. Bu göçü hiçbir yazar Fakir Baykurt kadar yakından ve ilgiyle gözlemlemedi. Bu gözlemlerine dayanarak Duisburg Üçlemesi dediğimiz üç roman yazdı.  Bunlar, göçün insanımıza etkilerini ve nereye doğru gideceğini gösteren hem edebi hem de sosyolojik değeri yüksek romanlar. Fakir Baykurt’un sadece köyün, köylünün yazarı değil, aynı zamanda Almanya göçünün yazarı olarak ta görmek gerekir. Almanya göçü, ve bu göçün insanlara etkisini anlamak için, onun öykülerini, Duisburg Üçlemesini okumak şart.

Fakir Baykurt sadece bir yazar değil, aynı zamanda bir eğitimci, bir aydınlatıcı idi.  Almanya’da gitmediği, dolaşmadığı yer kalmadı. Buradaki insanlarımızın kendi kimliklerini bularak, örgütlenmelerine katkı sağladı. Alman edebiyatçılarla, Alman halkıyla,  Alman kültürü ile diyalog içerisine girdi.  Buradaki göçmenlerin demokratlaşması, Almanlarla kaynaşması  için çaba harcadı.

2016 Fakir Baykurt Kültür Ödülü’nün size verilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yukarıda da belirttiğim gibi, Fakir Baykurt’un, bize “miras” olarak geride bıraktıkları ve bir yazar, bir demokrat ve bir eğitimci olarak ondan öğrendiklerim benim için çok önemli ve değerlidir. Onlara sahip çıkmayı, ondan öğrendiklerimi yaşamayı ve yaşatmayı görev bildim.

Hem yazar, hem eğitimci, hem de Edebiyat İşliği yöneticisi olarak onun yolunu izledim. Yazdıklarımla, düzenlediğim etkinliklerle  toplumsal barışa, iki halkın birbirine yakınlaşmasına katkıda bulunmaya çalıştım. Fakir Baykurt Edebiyat İşliği’nde yeni yazarların yetişmesi, edebiyatın gelişmesi ve yayılması için gayret ettim. 2016 Fakir Baykurt Kültür Ödülü’nün bana verilmesinin bu çabaların bir karşılığı olduğunu düşünüyorum.

Mahzuni Şerif’le de bir hapishane anınız var. Onu da bizimle paylaşır mısınız?

1973’te sıkıyönetim son kez uzatılacaktı. Her uzatılmadan önce “şu örgüt bulundu, bu örgüt bulundu”. diye bir gerekçe yaratıyorlardı. İşte bu son uzatmaya gerekçe yaratmak için hapse girmemiş, ama fişlenmiş ne kadar öğretim üyesi, öğrenci, aydın varsa tutukladılar. “Birleşik Cephe” diye bir  örgüt uydurularak benim de aralarında olduğum 300’e yakın insanı cezaevine tıktılar. Benim gibi bir kaç kere fişlenmiş olanları günlerce işkenceden geçirdiler.  Maksatları böyle bir silahlı örgütün varlığını ispatlamak için bizden zorla ifade almak.

Beni de tutukladıktan sonra, gözlerimi bağlayıp Kontrgerilla Merkezi’ne götürdüler. Bir haftadan fazla bilinen işkenceleri yaptılar. Orada  gözlerimiz bantlı, zincirlerle yataklara bağlıyız. Ancak odada kimse yoksa gözlerimizi açabiliyoruz. Odaya biri geldiği zaman kapatıyoruz. Bir gün yemek getiren asker geldi.  Metal tabağın içinde, yenmeyecek kadar kötü bir şeyler. Asker tabağı bıraktıktan sonra bana, “Sen,  Aşık Sümmani’yi tanıyor musun?” diye sordu. “Hayır tanımıyorum,” deyince “Nasıl tanımazsın, o çok meşhurmuş,” diye çıkıştı.  “Peki o niye buradaymış?” diye sordum. “O da sizdenmiş, komünistmiş… ama iyi bir adam.” dedi. “Nereden biliyorsun iyi olduğunu” diye sorunca gururlanarak, “Memleketteki yavuklum için bana yangı yazdı.” dedi. Ben işkencenin ortasında bu olayın üstünde pek durmadım.

Daha sonra işin mahiyeti anlaşıldı. Ben işkence sonrası tutuklanıp Yıldırım Askeri Ceza Evine getirildim. İki gün sonra elinde sazı, falakadan parçalanmış ayaklarını sürüyerek Mahzuni Şerif bizim koğuşa geldi. Tabii hem şaşırdık hem üzüldük hem de sevindik. Başına toplanıp “Ne oldu?” diye sorduk. “Yahu dostlar, beni de aldılar. İşkenceden geçtik!” dedi. Meğerse aynı yerde işkence görüyormuşuz ve askerin “Sümmani”diye bahsettiği de bizim Mahzuni’ymiş.

Benim yattığım ranzanın üstü boştu, “Ağabey sen buraya yat. Ben yukarıda yatarım” dedim. Böylece biz onun deyimiyle  “komşu” olduk. Ben üst, o da alt komşu. Bana “Komşu” diye seslenir, “Buyur Abi,”derdim. Ben ona, o bana Fıkra anlatır, birlikte gülerdik. Karaladığım şiirleri ona okurdum, beğenirdi.  Arada bir, gece yatma zamanı sayım yapacak asker gelir, sayımı yaptıktan sonra “Mahzuni sazını al  da gel, komutanım seni çağırıyor,” diyerek onu da alır giderdi.  Nöbetçi subaylar, tabii içlerinde Aleviler, demokrat olanlar da vardı, sabaha kadar Mahzuni’ye saz çaldırıp türkü söyleterek sohbet ederlerdi. Mahzuni sabaha doğru sallanarak gelirdi. Onunla unutulmaz hoş anılarım oldu…

Çok sayıda Türkiyeli göçmenin de yaşadığı Duisburg’a aktif bir eğitimci ve yazar olarak çok emek verdiniz. Geriye dönüp baktığınızda “keşke…”  dediğiniz bir şey var mı?

Geri dönüp baktığımda, hayıflandığım, keşke dediğim en önemli şey, aydın olarak, eğitimci ve yazar olarak Türkiyeli göçmenlerle yeteri kadar güçlü bir bağ  kuramayışımızdır. Siyasi olarak insanları daha çok Türkiye’yle ilgilenmeye yönlendirdik, Almanların yanlış entegrasyon politikasına yeterince muhalefet edemedik. Solcu kesim olarak buradan Türkiye’yi kurtarmaya çalıştık. Bu boşluktan yararlanan sağcı kesim, İslami kesim buradaki insanları ele geçirdi. Bizim onlarla bağımız koptu. Kala kala Aleviler kaldı, Kürtler kaldı. Almanya’daki olanakları, Türkiye’nin dönüşümü-değişimi için siyasal anlamda, ekonomik anlamda kullanamadık. Bunu sağ görüşte olan örgütler çok iyi kullandı.

Bu eksikliği/yanlışlığı sezen ilk kişilerden biri ben oldum. Göçmen örgütlerinin, buraya yönelik, buradaki insanların sorunlarına yönelik çalışmalar yapmaları gerektiğini, ancak burada ayağımızı sağlam basarsak Türkiye’ye yararımız olacağını anlatmaya çalıştım. Ama başarılı olamadım. Bu konuda geç kaldık, yeteri kadar çalışma yapamadık.

Hem siyasi, hem de kültürel olarak bunun eksikliğini  duyuyorum, olumsuz sonuçlarına üzülüyorum. Maalesef bunu hala göremeyen, yanlışı sürdüren örgütler, dernekler var. Türkiye’den sanatçı, edebiyatçı getirerek, taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışıyorlar. Oysa Almanya’da geçen yarım asırdan sonra bizim buradan oraya, sanatçı, bilim adamı, yazar  göndermemiz gerekiyordu.

Son soru Kara Zambak’tan: Sizce edebiyatın siyasi bir sorumluluğu var mıdır?

 Edebiyatın, daha doğrusu edebiyatçıların (genel anlamda sanatın) da başından beri bir “siyasi” sorumluluğu, kavramı biraz daha genişletirsek “toplumsal”/“kamusal” sorumluluğu olmuştur. Hiçbir yazar, sonuçta kendisi için “okur” için yazar. Okuru yani toplumsal/siyasi bir varlık olarak insanı adres alan her sanatsal ürün kaçınılmaz olarak sosyal ve siyasal bir bağlam kazanır. Yani, yazar, şair her yapıtı ile siyasi, toplumsal hatta ahlaki bir duruşu da ortaya koymuş olur. Yazar bunun sürekli bilincinde olmasa da, okur ve toplum bunun bilincinde ve etkisinde kalır.

Yazarların iktidar ve toplum tarafından önemsenmesi buradan kaynaklanır. Özellikle zor siyasi dönemlerde, halk/toplum edebiyattan ve edebiyatçıdan kendi yanında yer almasını beklerken, siyasal iktidar kendi borusunun öttürmesini ister, bunu yapmıyorsa susmasını ister. Susmuyorsa, onu susturmak için her yolu dener. Dünya ve Türk edebiyatına baktığımızda, zamana dayanan, büyük yazar ve şairlerin hepsi yaşadıkları dönemin insani, toplumsal, siyasi sorunlarına yanıt aramış, tavrını güçsüzden ve ezilenden, barıştan yana koymuş kişilerdir.

Genelden özele, yani Avrupa’da yaşayan göçmen kökenli edebiyatçılara dönersek, siyasi sorumluluk daha açık seçik bir hal alıyor.  Türkiyeli yazarlar, aydınlar, ilericiler olarak, hemşerilerimizden farklı bir konum ve ‘kimliğe’ sahip olsak da, kendimizi onlardan soyutlamamız ve göç sorununa ilgisiz kalmamız, en azından ‘aydın’ olarak taşıdığımız ahlaki ve toplumsal sorumlulukla bağdaşmaz. Bugüne değin bu sorumluluğu doğru ve iyi bir şekilde yerine getirdiğimizi söylemek güç. 50 yıldır  daha çok, yerlilerin göçmenlere karşı acıma duygularını geliştirmelerine aracılık ettik.  Anadolulu göçmenler üzerine yazdığımız trajedileri Almancaya, Hollandacaya çevirtip göçmenlerin derdine derman arayan sosyal danışmanlar, öğretmenler, aydınlar ile acıma veya dayanışma duygusunu tat­min etmek isteyen yerlilerin katıldığı okumalar yaptık. Bizi yazdıklarımızın değerli ve doğru olduğuna inandıran alkışlar aldık.

Bence, özellikle Almanya’da ve Hollanda’da yaşanan  son olaylardan sonra, 50 yıldır yaptıklarımızı ya da yapamadıklarımızı sorgulamamız/gözden geçirmemiz ve yeni tavırlar geliştirmemiz gerekiyor. İlk aşamada Avrupa’daki yazar ve sanatçıları kapsa­yan tartışma forumlarının ve iletişim ağlarının oluşturulması ve buna yapısal bir süreklilik kazandırılması büyük önem taşıyor.

Söyleşen: FATİH ÇİMEN

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.