Menu

İşçi arkadaşlarla yazınsal konularda söyleşirken sık sık ortaya atılan bir soru var:

“Yurtta bunca acı olay yaşanıyor. Evler, köyler yakılıyor. Yargısız infazlar sıram sıram genci yere seriyor. Aydınlarda tıs yok. Acaba bunlar görevini niçin yapmıyor?”

Fakir Baykurt

İşçi arkadaşlar kimi zaman siyasal konulara, kimi zaman kültürel konulara ilgili görünürler. Ama bu ilgi derneklerde yapılan söyleşilere sıkışır kalır. Keşke daha köklü, sürekli olabilse.

Böyle derken bir kınamaya  yönelmiş değilim. Sığlık, son yıllarda ne yazık ki genel. İşçilerin gerek politika, gerek sanat konularına ilgisi yarım; öbürlerinin ise daha az.

Aydınlarla ilgili olarak ortaya atılan sorulara üstelik bir de gelişigüzel egemen. Aydın denilen nesnenin ne olduğu tutarlı bir tanıma dayanmıyor. Suç belki bir ölçüde aydınların kendinde. Kendilerini tanımlama, tanıtma işini yeterince yapmıyorlar belki. Belki diyorum, çünkü böyle bir görevleri olduğunu kabul etmiyorum.

Bir zamanlar yazılan yazılarda “aydın sınıfı” sözü yer alırdı. Aydınların bir sınıf olmadığı anlaşılınca “aydın tabakası” demek uygun sanıldı. Giderek bunun yanlışlığı da anlaşıldı.

Ama asıl büyük yanlış, aydının tavrıyla ilgiliydi: Aydın dediğin gerici, tutucu, hele sağcı hiç olmaz! Aydın ilericidir, solcudur, devrimcidir.

Giderek anlaşıldı ki aydınlar bir sınıf ya da katman değil; ama her biri teker teker bir sınıf ya da katmanın ideolojisini açar, açıklar.

Bundan dolayı emekten, emekçilerden yana olanlara sol aydın, anamaldan/anaparadan yana olanlara sağ aydın denilmiştir.

Demek aydın var, aydın var. İşçi arkadaşların sorusuna dönecek olursak, hangi aydının görevini yapıp yapmadığını araştıracağız?

İşçiler, kendi aralarında aydın yetiştirme işini henüz ele almadığı gibi, kendilerinden yana tavır alarak aydını da öbür katmanlardan ödünç alıp bir ısındırma, kaynaştırma gereği duymadan adeta rastgele kullanmaya bakıyor. Kısacası, işçi susacak, aydın konuşacak. İşçi oturup işine bakacak, aydın savaşımı üstlenecek. Sanki buna gücü yeter, sanki bunu başarabilir gibi. Evlerin köylerin bombalanmasını, insanların öldürülmesini, işkenceyi, sorgusuz infazları aydın durduracak. Sonra hesap sormak  da gerekir tabii, onu da aydın soracak. İşçiler; “Olmaz böyle!” deyip geldiği yere dönen ödünç aydınları, insanın henüz çocukluk dönemini yaşadığı zamana has bir saflıkla suçlamaya başlıyor. Bir kez suçlayınca da hiç bağışlamıyor. Örneğin ” Satıldı alçak!” diyor.  Onun bir bakıma aslına dönüşünü içine sindiremiyor. Sonuçta, karamsarlık oluşuyor, “Aydınların bel kemiği yoktur!” gibi sözler ediliyor. Oysa vardır; gerçek aydının bel kemiği vardır. Seyrek yetişir nitelikte, büyük aydınlardır bunlar. Ama yapılar sadece büyük taşlarla yapılmaz. Çakıl boyutunda taşlar da gerekir. Küçük aydınlar da vardır, onlar da iş görür. Bu yüzden, şimdi öncelikle istemlerden birinin işçi çocuklarına üniversite kapılarının açılması olduğunu  kavramakta gerekiyor. Gerçi her üniversite bitiren aydın olmaz, ama genellikle bunlar arasından çıkar, pek de zor yetişir aydınlar. Okul görmemişler “otodiktaktizm” denilen yoldan kendini yetiştirirse aydın olur, bunlar da “kural” bozmayan “ayrıca”lardır.

Üniversite deyince de dikkat gerekir; kapısına bu levhanın asıldığı her yapıya üniversite demek kolaylığa kapılmadan, kapıdan girdikten sonra orda karşılaşılan düzeye bakmak gerekir.  Nitelikli üniversite, toplumsal aydınlanmanın ilk kaldıracı sayılır.

Daha fazla uzatmadan şimdi soralım: Nedir aydının görevi? Bu soruyu tartışarak yanıtlamanın doğru olacağını düşünürüm hep. Aydının görevi öncelikle anlatmak, görmek, göstermek gibi fiillerle açıklanabilir. Akan zaman, akan yaşam, tıpkı derinin altındaki kan gibi bir değil bin örtünün altındadır. Onu yalın gözle görmek zor olduğu için aydının gözü gerekir. İşçi sınıfı, kafasına bilinç girince, kendini dünyayı değiştirecek, dönüştürecek güç olarak görür. Doğrudur bu, bütün yıkım’lara, çayım’lara karşı hâlâ doğrudur. Ama kimi  zaman değiştirilecek , dönüştürülecek, dünya pek karmaşık durumdadır. Ayı izi kurt izine karışmıştır. Dost düşmandan ayrılmaz. Yanlış doğru seçilmez.  Kolay iş mi gerçeğin üstündeki perdeyi kaldırmak? Kralın çıplak olduğunu bir çocuk ancak masalda söyler. Toplum bütünüyle tersine inandırılmış, hatta kapılmış giderken, yalın gerçeği ancak  aydınlar söyler söyleyebilir. Aydınların yalın olmayan dünyadan çıkardığı “yalın açıklama” kitlelere biraz kolay göründü için bu işin de kolay olduğu sanılır.

Sık sık “İlk okuduğum romanlar sizinkilerdi. ‘Irazca’nın Dirliği’ su gibi akıyor. ‘Yüksek Fırınlar’ı üç kez okudum. Öykülerinizde de öyle. Çok kolay yazıyorsunuz!” derler bana. Kolay olduğu için kolay yazıldığını sanırlar, sesimi çıkarmam. Kolay anlaşılırlığın ardındaki çabayı kavramaya herkesin deneyimi yetmez.

1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin, henüz açıklanmayan kuşatma ve ihanetler sonucu yıkılmasının, sosyalizmin hem orda, hem öbür Doğu Avrupa ülkelerinde çökmesinin yarattığı karışıklık da böyle: “Madem yıkıldı, tamam! Bir daha doğrulmaz!” demek ki yanlıştı. Kitleler baskıyla, kıyımla kandırılmış; muhalefet yoktu; özgür seçim yoktu; eleştiri yoktu; parti güdümü her şeyi bastırıyordu; 74 yıl, gene çok yaşadı.

“Kardeşim yıkılan ilk denemeydi. Ondan önce Paris komünü sadece 72 gün sürdü. Ona göre bu iyidir. Yeniden denemek gerekir. Thomas Edison şu akan elektriği ışığa çevirebilmek için 106 deneme yaptı. Işık en sonuncuda parladı; ama en sonuncu, kendinden önceki 105 deneme üzerine oturur; biraz uzun soluklu ol bakalım.”

Yetmişdört yıl içinde endüstride, kültürde, eğitimde, sanatta yaratılanları örten kara örtüyü kaldırmaktır şimdi gerek olan… Kim yapacak bu görevi? Sosyalist ideoloji ki işçilerindir; şu sıra onlar arasında bile sosyalizmin artık gereksizliği konuşuluyor. Kimi zaman önlerinde “sos…” demek zor oluyor. İşte burada bir an önce aydın devreye girecek. O düşünecek ve soracak:

“Neyin karşıtıdır sosyalizm?”

“Kapitalizmin..”

“Kapitalizm öldü mü?”

“O ölmez! Bir daha anlaşıldı, ölümsüzdür o; sürgit yaşayacaktır! Dünyaya sadece o egemen olacaktır.”

Tek kalınca nasıl yabanıl olduğunu görüp durdukları halde, o canavara hemen teslim olmak istiyorlar gönülleriyle…

Düşünmek, bilmek gerekmez mi? İşi gücü sömürmek olan kapitalizm karşıtsız kaldığı için sömürüyü daha da artırdı. Şu yayılmacı aşamada kendi halkını sömürmesi yetmediği gibi dünyanın mazlum halklarını daha acımasız sömürüyor! Çektiğimiz pahalılık, ulusal paraların değer kaybedip durması neyin nesi yoksa?

Uzatmayalım: Sol aydının bugünkü görevi sömürünün altını çizmektir. Sömürü sürdükçe sosyalizm gündemin başındadır. Bu yüzden şimdi aydın sömürünün altınıda daha iyi çizmelidir.

Ama sömürünün sadece altını değil, üstünü de çizmek, onu temelli yok etmek gerekir. Yılgınların, karamsarların atladığı nokta burası. Bu tür karamsarlar şimdi işçiler arasında daha bol. Onlar demeye getiriyor ki, sömürünün altını aydın çizdiği gibi, üstünü de o çizsin. Kendisi otursun kıpırdamasın, yerine aydın savaşsın.

O kadar olsa aydın onu da yapar. Neden yapmasın? Ama aydın Köroğlu değil, çağ Köroğlu çağı değil. Çağ kitlelerin örgütlü kahramanlığının çağı. Sömürünün üstünü çizecek olan da işte bu örgütlü kitlelerdir.

Evet, bu kadar yalın. Görevi anlamak, anlatmak, görmek, göstermek olan aydın, “Ben anlattım, gösterdim, sömürünün altını çizdim, sen de görevini yap!” deyip köşeye çekilemez elbet. Bir toplantıda yazar arkadaşlardan biri, “Ben kitabımı yazıp ortaya koydum, sen onu okuyor musun?” diye sordu. Sorabilir, görevinin orada bittiğini sanabilir; oysa bitmez. Bence aydın dur durak bilmeden göstermeyi, anlatmayı sürdürecek, halkıyla   bütünleşip savaşıma sürekli omuz verecektir. Büyük aydınlar bunlar arasından çıkar. Bunlar yüzyılda ancak birkaç tane yetişir: Pir Sultan Abdal saz çalıp, türkü söyleyip oturmadı. Nazım Hikmet şiir yazıp oturmadı.

Yaşamak / bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine

Bütün  ülkelerde anayasaların ilk maddesi olması gereken bu sözleri, anayasa profesörlerinden özür dilerim, ancak dünyaya yüzyılda bir gelen şairler söyleyebilir. O aydın / şair sadece bunu söyleyerek geçip gitmiş olsa bile, az iş mi bu?

Fakat sözü gene baştan aldığımız yere getirelim. Halkıyla bütünleşen aydın derken “aydınıyla bütünleşen halk” demeye de hazırlanmak gerekir.

21-11-1994, Duisburg

*Bu yazı doksanlı yıllarda Zwolle’da çıkarılan Tanım Dergisi için gönderilmiş ,ancak yazı  yayınlanamadan dergi yayın hayatını sonlandırmıştır. Fakir Baykurt’a saygıyla…

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.