Menu

Salih Bolat, 1980’lerden bu yana şiirleri belli başlı dergilerde yayımlanan, şiir kitaplarıyla da Ceyhun Atuf Kansu, Yaşar Nabi Nayır, Ahmed Arif, Metin Altıok için   verilen şiir ödüllerine değer görülmüş bir şair. Salih Bolat’ın bugüne kadar yayımlanan 9 şiir kitabı “İlk Kar” adıyla Varlık Yayınevi tarafından yayımlandı. Bolat ile toplu şiirleri “İlk Kar” ve şiir üzerine konuştuk.

Salih Bolat

Otuz yılın ürünleri olan dokuz şiir kitabınızın toplamından oluşan “İlk Kar” adlı kitabınız geçtiğimiz günlerde yayımlandı. İlk kitaplarınızda daha yalın, daha dolaysız dil ve anlamın yüzeyde olduğu şiirler yer alırken, giderek daha imgesel, anlamın daha derinde olduğu bir dil görülüyor. Bu süreç nasıl evrildi?

Böyle bir evrilmeyi saptamanız beni sevindirir. Gerçekten de dönüp geriye baktığımda, başlangıçta daha genel ve soyut bir şiir dili görüyorum. Bu belki doğal. Çünkü toplumsal bir duyarlılığı, genel, anonim bir duyarlılığın şiirini yazmaya çalışıyorsunuz.

Bu zordur. Bir genç şair, yolun başında kendini, tamamen kendine ait olanı, bireysel iç trajedisini anlatır. Giderek dışsal olana, kendi bireyselliğinin dışındaki gerçekliğe, yaşantılara, olaylara yönelir. Romanda da böyledir. Dikkat ederseniz, roman yazarları da ilk yapıtlarında kendi yaşantılarını anlatırlar daha çok. Ama bende tersine gelişti. Başkalarını anlatarak başladım. Otuz-kırk yıl önce, yolun başında bir şair olarak, yeterince tikel, metaforik bir dil geliştirememiş olmam, gereken estetik özgünlüklerle beslenmemiş, yoğun olmayan bir dille yazmaya yöneltti.

O dönemde (80’lerde) içinde yaşadığınız toplumsal gerçeklik mi böyle bir dil geliştirmenizde etkili oldu?

Kesinlikle öyle. Bu bir mazeret sayılmaz ama insanın içinde yaşadığı ortam, onun dilini belirliyor. Hani Ahmet Erhan’ın bir dizesi var, “bugün de ölmedim anne” biçiminde. Tam da böyle yaşıyorduk. Şimdi olduğu gibi, uzun uzun estetik, şiiri dili tartışacak durumumuz yoktu. O gün de sağ kalmışsak (gerçi bugün de pek farklı yaşamıyoruz) bu iyiydi.

Melih Cevdet Anday’ın, “her şiir bir dil deneyidir” sözünün sizdeki karşılığı nedir?

Şiirin her şeyden önce bir dil etkinliği, bir dil atölyesi, bir dil hesaplaşması olduğunu vurgulaması ve şiirin hayat yanını öne çıkaran anlayışa bir yanıt olması açısından son derece beni karşılayan bir yaklaşım. Şiir yazma süreci, sözcükleri (“sözcük” sözcüğü de Melih Cevdet’in buluşudur biliyorsunuz) araştırma, yeni ve özgün söz grupları, söz bağlamları yaratma, böylece şiirin yazıldığı lisanı da geliştirme işidir. “Sanat” dediğimiz şey nedir, bir bakıma, bilinen gerçekliği özgün biçimler içerisinde sunma işidir. Bilim aklın şiiridir, şiir yüreğin bilimidir.

Şiirde bu özgün biçimleri de dil ile oluşturuyorsunuz…

Elbette… Şiir bir dil işi olduğuna göre, dolayısıyla dilin varlık nedeni olan düşünce işidir de. Şiir tarihsel, felsefi, sosyolojik düşünceyle yönlendirilmiş duyarlılıkların taşıyıcısı olan bir dildir. Cemal Süreya, “folklor şiire düşman” diyordu, evet, duygusallık da şiire düşmandır. Gorki’yi hatırlarsak, “bilim aklın şiiridir, şiir yüreğin bilimidir” diyordu. Şiirin duyguyla değil sözcüklerle yazıldığı iki yüz yıl önce söylenmişti. Şiir duygu anlatma değil, duygu yaratma işidir. Şiir hazır duyarlılıkları onaylamaz, duyarlılık yaratır, kışkırtır. Şiir inanmaz, bilmek ister. Çünkü inanmak, bilmeme isteğidir. Evet, şiir de felsefe gibi varlığı sorgulayan bir dildir. Ama şiir felsefe değildir.

 Şiirin hayat yanı sizin için ne anlama geliyor?

Elbette çok önemli ama Turgut Uyar’ın belirttiği gibi büyük şair olmak için büyük yıkılmış olmak gerekmez. Her gün evinden işine gidip gelen bir adamdan bir Mallarmée çıkabilir. Bunu söylemek istiyorum. Yoksa hayatı küçümsemiyorum. Ama herkesin şöyle ya da böyle bir hayatı vardır. Bunun yaşanma biçiminin az trajik ya da çok trajik olması, az önemli, çok önemli olması şiir açısından anlam taşımaz. Şiir öncelikle bir dil işidir. Şairin yaşadıklarının saygın ya da önemsiz olması ona bir avantaj ya da dezavantaj getirmez.

‘Sözcükleri dinlemek, koklamak, dokunmak gerekir’. Bu bağlamda, şiir yazmanın sizin için anlamı nedir?

Şiir benim için bir varoluş biçimidir. Gerçekliği algılama ve yeniden üretme işidir. Bir “zor zanaat” tır. Dünyanın “öyle” olmadığını, egemenler tarafından, gerçeklik karşısında dile adeta bir “yalancı tanıklık” görevi verildiğini anlama, dile gerçek kimliğini kazandırma işidir. Şiirsel bağlamda sözcükler nesneleri anlatmazlar, nesnelerin kendisidirler. O halde şiir benim için nesneleri, dünyayı anlama işidir. Şiir yazabilmek için, sözcükleri dinlemek, koklamak, dokunmak gerekir. Bir ağacı dinlediğiniz zaman, size anlattıklarını anlayabilmeniz için, sözcükleri de dinlemeniz gerekir. Yani sözcükler nesnelerin kendisiyse, nesneler de bir bakıma sözcüklerin kendisidir. Şu da var, şiir benim için giderek masumluğun, insanlığın, doğruluğun, barış ve kardeşlik duygularının büyük erozyona uğradığı dünya karşısında yaşama tutunma işidir.

Türkiye’de şiirin durumunu nasıl değerlendirirsiniz?

Plastik sanatlar ve roman, şiirle kıyaslanırsa, bizim kültürümüzde çok yenidir. Şiir Türk toplumunun geleneksel estetik ifade biçimidir. Sözlü kültür döneminde de şiir çok eskilere uzanır. Cumhuriyet’in başından bu yana, yazılı kültür etkinliği olan şiir büyük bir gelişme göstermiştir. Şiirin bu denli büyük ve önemli bir yer tutması hem iyidir, hem de kötü. Anlatılamaz olanı anlatma, duygu yaratma işi olan şiir, elbette “iyi” olan gerçek işleviyle incelmiş bir estetik dili karşılar. Kötüdür, çünkü (Melih Cevdet’in de vurguladığı gibi) şiirin bir toplumda çok yazılması, o toplumun gelişmemiş olduğunu gösterir. Bir toplumda düşünce gelişmemişse, düzyazı da gelişmez ve şiir hastalıklı, yarım yamalak duyguların ve düşüncelerin anlatılmaya çalışıldığı bir dilsel araç olabilir. Türkiye’de şiirin durumunu değerlendirdiğimde, bu iki “şiir” anlayışının iç içe yürüdüğünü söyleyebilirim.

  (*)Kaynak BirGün gazatesi

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.