Menu

“Gerçek nedir,” sorusu aslında bizim ve dahası bütün bilimin en temel sorunu. Kendi inceleme alanımızdan yola çıkınca şöyle bir ‘gerçekle’ yüzleşiyoruz; gerçeklik her zaman için bir sanat eseri içinde kendini sübjektif olarak var ediyor. Hele ki bir sanat eseri ‘ne olmuş ve olmakta’ değil de ‘nasıl olması gerekir’ üzerine yoğunlaşıp bunu işliyorsa sübjektif olma durumu daha da belirgin bir hal alıyor. Çünkü ‘ne olmuş’ gerçekleşmiş olana yoğunlaştığından daha nesnel dururken, ‘ne olması gerekir’in karşılığı doğrudan olma olasılıklarından birini seçmeye dayanır. Öte yandan gerçek ne durağan ve değişmezdir ne de sanat’a olduğu gibi aktarılabilir. Sanatın gerçek olanı hiçbir zaman her boyutuyla olduğu gibi alıp işleyemeyeceği açık. O zaman eserde işlenen bir anı bile olsa tam bir gerçek olamaz. Her zaman için bir sanat eseri o gerçekliği kendi kuralları içinde yeniden yaratır. Ortaya çıkan ise yaşamın kendisi değil farklı bir dünyadır, içinde yaşadığımız doğal, toplumsal yaşamın gerçekliğinden süzülen ve düşünce dünyasında yarattığımız, şekil verdiğimiz eksilttiğimiz, çoğalttığımız bir dünya.

Hala tartışılan “düşünce mi maddeyi madde mi düşünceyi belirler” sorusunu biz bir adım aşalım. Ki aslında bu sorunun asıl cevabını hatta neden bu soruyu hala tartışıyor olduğumuzu da yanıtlamış olacağız. Şöyle soralım, madde düşünceyi belirler, tamam ama neden her düşünceyi aynı değil de farklı farklı belirler? Yani bir olaya bir nesneye bakan iki insanın algıladığı ve düşünce dünyasında oluşan sonuç birebir aynı olmaz. Çok somut bir nesneye, diyelim ki iki kişiden bir masaya bakmalarını ve gördüklerini önem sırasına göre onlarda yarattığı çağrışımları da içerecek biçimde sıralamalarını ve ayrı bir kağıda yazmalarını isteseniz emin olun sonuç aynı olmayacaktır. Birçok şey aynı olsa bile en azından sıralama değişecektir. Biri için masanın beyaz olması önemlidir ve ilk algıladığı bu olur, diğeri masanın dikdörtgen olmasını ilk sıraya yazar. Bu masanın beyaz olmasından daha önce dikkatini çekmiştir. Hele ki masanın onlarda yaptığı çağrışımın birbirinden değişik çıkma olasılığı çok daha büyüktür. Masa düşünceden bağımsız maddi bir gerçek olarak var ve düşünce üzerinde etkisi belirleyici düzeyde ama her düşünceyi aynı belirlemiyor. İzafiyet’in ortaya çıkarttığı bu durum “düşünce mi maddeyi, madde mi düşünceyi belirler sorusunun hala ısıtıp ısıtıp tartışıyor olmamıza yol açar. Düşüncenin her şeyi belirlediğini savunan bir yaklaşım “bakın iki kişi masaya bakıyor ama düşünce maddeyi belirlediğinden dolayı ikisi de masayı farklı tarif ediyor,” diyecektir.

Aslında tabi ki olan bu değil. Bu iki kişi konumu itibari ile farklı yerlerden masaya bakarlar.  Bu yalnızca fiziki olarak o an durdukları nokta ile alakalı bir farklılıkla sınırlı değil, düşünsel anlamda da farklı bir noktada duruyor olmalarından ileri gelir. Bu farklılaşma ta doğumdan başlayan genetik özellikleri de içinde olmak üzere yetiştikleri aile, toplum, doğal çevre onları düşünsel, ruhsal bilinç bakımından iki ayrı noktaya iter. Biri için renkler daha fazla önem taşır ve ilgisini çeker, diğeri şekillere ilgi duyar. Dolayısıyla masaya bakarken biri öncelikle rengini diğeri şeklini görüp tarife başlar.

Hemen hemen her dönem insanoğlu ve onun düşünürleri toplumsal sorunlarını, tıkanmalarını aşmak için dönüp doğaya bakmayı ihmal etmemişler. Çünkü toplumun da doğanın bir parçası olduğunun, dolayısıyla doğada var olan işleyiş yasalarından bütünüyle bağımsız ele alınamayacağının farkında olmuşlar. Tabii bu söylediklerimiz yaşamın kaynağını ve yönetilmesini ilahi bir güçte arayanlar için geçerli değil, daha çok bilime ve maddi gerçekliğe inananlar için söz konusu olan bir yaklaşım.

Bütün bunlar sanatsal bir eserin gerçekleşme süreci ele alınırken de dikkate edilmesi gereken olgular. Gerçi bilimsel bir takım yasaların, felsefi bir takım çözümlemelerin sanatsal bir faaliyette oynayacağı rol nedir ve gerçek yaşamda olduğu gibi birebir uygulanması mümkün mü bu tartışılır. Öyle ya nihayetinde bilim ve felsefenin koyduğu “yasa’lar doğa ve toplum içinde işlerlik taşırlar, yani maddi yaşamla birebir ilişkilidirler. Oysa sanatsal bir yaratım düşünsel boyutuyla bir yazarın, çizerin, senaristin, heykeltıraşın, imgesinde oluşturduğu bir dünyadır. Orada neden-sonuç ilişkisi, yadsımanın yadsıması veya karşıtların birliği ve çatışması, yaşamın kendisinde olduğu gibi işlemek durumunda değildir. Yazar yarattığı karakteri ister iyi yapar, ister kötü, ister öldürür. İsterse en büyük aşkları yaşatır. Olay örgüsü içinde kendince bin bir neden üretip daha fazla sayıda sonuç çıkartabilir. Hem konu bütününde, hem bunun işlenişinde dilediği davranışları ve düşünceleri yadsır. Bu böyledir, yani felsefenin yasalarını yaşamda olduğu gibi bir sanatsal yaratımda doğrudan uygulamak hem imkansızdır, hem de mantıksız. Fakat felsefenin, fiziğin ve diğer bilimlerin bu yaratımlar üzerinde hiçbir etkisi ve yönlendiriciliği olmadığını söylemek de bir o kadar mantıksız olur. Nihayetinde yaratıcı özne o imgeyi düşünce dünyasında yaratırken bir doğal çevrede, bir toplumun içinde yaşar. Bir karakterini oluştururken, konusunu seçerken, neden bir diğerini değil de böyle bir konu seçmiştir, karakteri neden öyle davranmaz da böyle davranır’ın nedeni yazarın yaşamla kurduğu çok yönlü ilişkide saklıdır. Anlaşılacağı üzere felsefeyi, diğer bilim dallarını bilmek, ortaya koydukları yasaların işleyiş kurallarını kavramak, doğrudan ya da dolaylı olarak mutlaka bir etkide bulunur. Aslında şu an bizim yapmaya çalıştığımız da yaratıcılığımız üzerinde yakinen etkide bulunan bütün bu olguları irdeleyerek doğaya, topluma ve yaşamın bütününe şu an var olan gözle ve algılarla olduğundan daha gelişkin, daha bütünsel ve çok yönlü bakmayı deneyerek bugünkü sanat algılayışımızı daha bir üst seviyede kurmayı başarmak.

Bir sanat eseri belki öncelikle imge düzeyinde ve düşünsel olarak şekillenir, bu haliyle maddenin kütlesiz haline benzer ama öyle ya da böyle yeni bir bütün olarak ortaya çıkabilmesi için daha imge durumundayken başta maddi koşullar olmak üzere bir çok olguyu bünyesinde toplaması gerekir. Bir yeni ancak bu sayede yeni bir içerik ve biçim alarak ortaya çıkabilir. Devamında yine maddi olana, bir roman, bir sinema filmi, bir resim tablosu olarak dönüşür. Süreç burada son bulmaz, o maddi olan okuru, izleyicisi üzerinde düşünsel ve ruhsal bir etki yaratmasıyla yine soyut olarak düşünsel boyutuyla karşımıza çıkar. Sanatın o güçlü ve coşkun ırmağından beslenen ruhunu, bilincini o kaynaktan doyuran birey ve toplum, dahası sanatsal edimde bulunan yazarın-çizerin kendisi, yaşamla, çevresiyle daha anlamlı ve güçlü bağlar kuracaktır. Böylesi bir etkileme ve birbirini besleme zinciri süregider. Bu zincir içerisinde ortaya çıkan yeni dediğimiz olguyu anlamaya çalışırken yeni bir maddenin ortaya çıkış sürecini bilmek kavrayışımızı güçlendirebilir. Ne de olsa bunlar birbiriyle kopuk olgular değiller.

Çevremizi saran, duyu organlarımızla algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız ne varsa, nesneler, her türlü canlı organizmalar, saymakla bitiremeyeceğimiz bütün varlıkların kökenine kadar inersek maddenin nasıl kütle kazandığına ve temel bazı maddelerin farklı dizilişlerle ve birbirlerine farklı bağlar kurarak nasıl farklı farklı maddeleri meydana getirdiğine kadar varırız. Ama biz daha kolay anlayabilmek için su ve hava örneğini ele alalım. Su iki hidrojen ve oksijen H₂O atomundan meydana gelir. Hava ise azot, oksijen, argon ve karbondioksit’in birleşimidir. Her ikisinde de oksijen var ama buna rağmen hava ile su birbirinden çok farklı iki madde. Ne işlevleri bütünüyle birbirine benziyor, ne de biçimleri. Yani oksijen iki hidrojenle birleşirse su ortaya çıkar ama karbondioksit, azot, ve argonla birleşirse hava. Suyun ve havanın hem biçimleri hem de işlevleri çok farklıdır. Aynı şekilde insan vücudunun yüzde seksenbeşinden fazlası sudur, bir elmanın da yüzde doksanından fazlası. Buna rağmen birbirlerine hiç benzemezler. Dikkat edecek olursak aynı madde farklı koşullarda farklı maddelerle reaksiyona girdiğinde ortaya başka başka maddeler çıkıyor. Ortaya çıkan bu yeni içinde eskiyi barındırmakla birlikte o artık kendine özgü bir devinimi olan yeni bir içerik ve biçime sahip farklı bir madde. Suda iki hidrojen ve bir oksijen vardır ancak yeni ortaya çıkan bütün ne hidrojendir ne de oksijen. O başlı başına kendi devinimi olan başka bir maddedir.

Demek ki yeni olanın ortaya çıkabilmesi için birden çok maddenin birleşmesi, birden çok içeriğin, birden çok özün bir araya gelmesi ve reaksiyona girmesi gerekiyor. En basit haliyle yeni bir canlının dünyaya gelebilmesi için dişi ve erkeğin, yumurta ve spermin birleşmesinin gerekliliğinde olduğu gibi. Ağaçlar, evler, toprak, su, hava, ne varsa hepsi birden çok maddeyi bünyesinde barındırır. Bu etkileşim ve biraraya geliş de tek başına yetmez. Aynı zamanda bu biraraya gelişten yeni olanın doğabilmesi için bir de enerji gereklidir. Enerji atomun ve onun farklı sıralanışlarla biraraya gelişinin de koşulu. Dahası maddenin kendisi de zaten enerji yüklüdür ve onun yoğunlaşmış bir hali olarak karşımıza çıkar. Termodinamiğin temel yasası olan enerjinin korunumu yasasına göre evrende hiç değişmeyen bir enerji var. Enerji bir şekilde farklı bir enerjiye dönüşebilir ama ne tahrip edilebilir ne yok edilebilir ne de yaratılabilir. Örneğin Hidrojenle Oksijen bir araya konulduklarında hiçbir tepkime vermez ama reaksiyona girmelerini sağlayacak belli bir aktivasyon enerjisi uygulandığında patlama olur ve iki hidrojen bir oksijenle birleşerek suyu oluşturur. Tabii bu olurken ısı ve ışık olarak fazladan bir enerji açığa çıkar. Çünkü yeni oluşan su molekülü kendisini oluşturan oksijen ve hidrojen molekülünden daha az bir enerji taşır. Fazladan ortaya çıkan bu enerji yok olmaz, çevreye dağılır, farklı reaksiyonların oluşmasında kullanılır. Yalnızca enerji değil, hareket’in kendisinden doğan, ortaya çıkar çıkmaz yeni olma özelliğini yitirip kendi ivmesi içinde bir zaman sonra ömrünü doldurup çözüme uğrayan, kütlesi olan her türlü yeni, bütünsel madde de yok olmaz. Çözümüne uğradıktan sonra farklı yeni maddelere veya enerjiye dönüşür. İnsanın ölümü buna örnek olarak gösterilebilir, doğan bir bebek seksen yıl sonra öldüğünde yok olup gitmez yalnızca o bütünlüğünü yitirir. Toprağa gömüldüğünde ota, böceğe mineral ve vitamin olarak katılır. Oradan da hayvanın veya insanın organizmalarına dönüşür. Eğer sürekli hareket olmasaydı o zaman bu döngü ortaya çıkmaz, ne var olan bütün çözünür ne de yeni olan ortaya çıkardı.

Kafa ve kol emeği diye ikiye ayrılan ama genel olarak emek diye tanımladığımız olgununda hem bir potansiyel enerjinin kinetik enerjiye dönüşümü, hem de bir nevi aktivasyon enerjisi işlevi vardır. Yediğimiz yemekler (proteinler, karbonhidratlar, yağlar) başlangıçta potansiyel bir enerjidir. Sindirim yoluyla ve enzimlerle insanın bütün hücrelerine taşınır. İnsan vücudu müthiş bir uyumla çalışır, aynı zamanda birçok devinimin aynı yapı içinde bulunmasına güzel bir örnek teşkil eder. Ellerimiz, ayaklarımız, gözlerimiz, kulaklarımız, ciğerlerimiz, kalbimiz, beynimiz her biri hem birbirine bağlı hem de biri diğerinden farklı bir devinim sergiler. Bu farklı devinim her organımızın hücre yapısının kendine özgü şekillenmesine yol açmıştır. Bir organımız hastalansa tedavisi onun özellikleri göz önüne alınarak yapılır. Ciğere uygulanan bir tedavi göze iyi gelmeyecektir. Kalbe uygulanan bir tedavi de ciğerlerimizde işe yaramayacaktır. Aynı şekilde farklı yapısı olan bütün hücrelerin kendine özgü ayrı bir enerji ihtiyacı vardır. Bu enerjiyi mitokondriumlar temin eder. Bir hücrenin ihtiyacını karşılayan bin civarında mitokondrium olduğu ve bir mitekondriumun ihtiyacını karşılayan bin beş yüz civarında enzim bulunduğu tıbben belirtilir. Solunum sisteminden oksijen ve sindirim sisteminden gerekli besinleri alan dolaşım sistemimiz bunu en ücra köşedeki hücremize kadar ulaştırır. İnsanın hareket etmesini, eylemde bulunmasını sağlayan bu kinetik enerji, devamında insanını hareketleri ve eylemleriyle doğayı işlemesi farklı maddeleri bir araya getirerek yeni olanı yaratmasıyla da bir aktivasyon enerjisi işlevi görmüş olur.

İnsandaki o bitmez tükenmez enerji tasarım yeteneğinin de katkılarıyla başta ihtiyaçları doğrultusunda doğayı sürekli işler. Fakat öte yandan kendisi de bizzat o doğanın bir ürünüdür. Söz konusu olan yalnızca görünüşü, anatomik yapısı, fiziksel özellikleri de değil, kişiliği, ruh dünyası, düşünce yapısı da yüz binlerce yıldan bu yana yaşadığı evrimleşme sürecinde çok yönlü ilişkilerin birer ürünü olarak ortaya çıkar ve tek bir içerikten ibaret değildir. Yani bireyin karakteri, kişiliği, ruh hali, düşünceleri dediğimiz bütün bu soyut olgular tam da o bireyden kaynaklı tek bir ifadeye dayanmaz. Dahası durağan bir şekilde algılanamaz. Somut maddi gerçeklikle düşünce arasındaki ilişki bir anlamda kütle ile enerji arasındaki ilişkiye benzer. Biri diğerinin içinde barındığından nasıl ki enerji kütleye, kütle enerjiye dönüşebiliyorsa, aynı şekilde düşünce emek süreci sonucunda somut bir ürüne dönüşür, ama aynı zamanda kendisi beyin denilen bir kütlenin yarattığı bir tür sinirsel enerjidir. Beyin denilen sinirsel kütle bu enerjiyi her şeyden önce diğer organlarla sinirsel ilişki düzeni kurmak için üretir. Aynı şekilde dış dünyadan ihtiyaçların karşılanması da buna dahil olur. Bunu hayvanlarda da gözlemlemek mümkün:  Hayvanlarda düşünsel faaliyet fazla gelişmemiş, karnını doyurmak, kendini korumak ve çiftleşmekle sınırlı kalmıştır. Oysa insanoğlu ihtiyaçlarının karşılanması için ortaya çıkan bu enerjiyi aktivasyon enerjisi olarak kullanıp onunla alet yapmayı ve üretmeyi başarmış. İnsanın giderek gelişen bu yönü, farklı nesneleri birleştirmesi, farklı içerikleri, biçimleri bir araya getirmesi ve bunlarla yeni bütünsel yapılar elde etmesi daha kısa bir tabirle tasarlama yeteneği bugünkü seviyesine kadar ulaşmış. 

İnsanın nasıl ortaya çıktığına dair verilere bakacak, olursak karşımıza canlıların o uzun evrim süreci çıkar. Hem fiziksel hem de düşünce dünyamız neden başka türlü değil de bugün olduğu halini almıştır sorusu hep sorulur. Bunun bilimsel cevabını ise Charles Darwin verir. Kendinden önce başta Fransız bilgin Jean-Baptiste Lamarck olmak üzere birçok araştırmacı ve düşünürün bu konuda ortaya koyduğu tezlerden de yararlanarak bilimsel bir kuram geliştirir. Buna göre aslında insanlar ve diğer bütün organizmalar, ilk başlarda suda ortaya çıkmış birer bakteri ya da mikroorganizmaydı. Maddenin hareketi ve bunun sonucu uygun koşulların oluşmasıyla birleşerek yeni olanı ortaya çıkartması gereği, o sudaki mikroorganizmalar birleşerek daha karmaşık bütünler oluşturmaya başlar. Sonra suda yaşayan canlılar ortaya çıkar. Bu canlılardan bir kısmı karada da yaşama özelliği geliştirir. Hani nasıl ki bugün hem karada, hem denizde yaşayan fok balığı, penguen, kaplumbağa gibi hayvanlar varsa, işte onlar canlı organizmaların denizden karaya geçişinin örnekleridir. Karada da yaşamaya başlayan bu canlıların bir kısmı denize dönmez, denizde yaşamak için gerekli olan solungaçlarını kullanmadıklarından bir süre sonra bu organları körelir ve köreldiği için bir sonraki kuşaklarda giderek yok olur. Aynı şekilde bazılarının kuyruğu ya da kullanmadıkları diğer organları kuşaklar sonra tamamıyla değişir. Karaya çıktığında sürüngen olan canlıların bir kısmı bu yeni koşullara uygun organlar geliştirir: Bacaklar, eller, kanatlar, tüyler… Mesela hem karada yaşayan, hem de denizde yaşayan hayvanların hem kolları, hem bacakları hem de solungaçları olması gelişen sürece biraz ışık tutar. Koşulların o evrimleşmeyi nasıl etkilediğine dair verilebilecek en güzel örneklerden biri de köstebektir. Köstebeğin gözleri kördür. Çünkü toprağın altında yaşadığı için gözlerini kullanmaz, dolayısıyla gözleri zamanla körelmiş bunun yerine burnundaki koku alma yeteneği bir o kadar gelişmiştir. Bu süreçte ve sonrasında Darwin’in altını çizdiği doğa seçilim yasası da belirleyici bir rol oynar. Ortaya çıkan bu canlı türlerinin en güçlü olanları, hastalıklara karşı en fazla direnç göstererek, koşullara en iyi uyum sağlayanları, hayatta kalmayı başarır ve kendi genetik özelliklerini bir sonraki kuşaklara aktarırlar.

Biz insanlara dönecek olursak maymun türünün evrimleşmesi sırasında, muhtemelen rastlantısal bir takım olguların da yardımıyla türeyen atalarımız, Homospiens Afrika’dan çıkar ve dünyanın değişik yerlerine yayılır. Tabii bu sırada maymunla insan arası bir görünüşü olmalı. Fakat yerleştikleri her yörenin doğal ve toplumsal koşulları onların görünüşlerini de etkiler. Afrika’da kalanlar o bölgenin sıcak bir iklime sahip olmasıyla bağıntılı siyah tenli, siyah kıvırcık saçlı bir görünüşle evrimleşir. Güneş karşısında kendini koruyabilmek için vücudun salgıladığı bir maddenin deride yoğunlaşmasıyla alakalı bir durum bu. Buna karşın uzak doğulular çekik gözlü, kısa boylu; Kuzey Avrupalılar uzun boylu, beyaz tenli, yeşil gözlü bir görünüş alır. Kültürel-sosyal ilişkiler kimi zaman bahsettiğimiz coğrafi etkilerin gerisinde kalmış olsa da çoğu zaman bir o kadar ön plana çıkar, belirleyici bir hale gelir. Ortak paydaların çok olduğu kişilerle daha çok şey paylaşılması, aynı aile, aşiret veya köy, aynı din, mezhep ya da inanışlar, aynı ulus ve en önemlisi de aynı dili konuşmak, bütün bunlar benzerlikleri yoğunlaştırır. Ayrıca toplumun kendi işleyiş yasaları vardır. Sınıfların ortaya çıkması, ulusallaşma, her türlü çelişki ve çatışkılar, savaşlar, istilalar, göçlerle ortaya çıkan evlilikler, bütün bunlar bugünkü toplumu ve onu oluşturan bireyleri şekillendiren önemli bir etken, bir miras olarak durur.

Konumuzla alakalı olarak ele alacak olursak zihnimizde ürettiğimiz sanatsal imgeler ve bunun ürüne dönüştürülmesi de aynı şekilde tarihsel gelişimi içinde insanoğlunun hem fiziksel hem zihinsel yetilerinin gelişimi ve bir ürünü olarak ortaya çıkmış ve çıkmakta. Ne var ki bunu bilmek yeterli olmadığı gibi bizi ileriye de taşıyamaz. Bu anlamda daha gelişkin eserlerin nasıl ortaya konulabileceği üzerine düşünmek, kalem tutan her elin önceliklerinden biri olsa gerek. Ancak böyle bir niyet içine girildiğinde bile eğer felsefi ve bilimsel düzeyde farklı bir yaklaşım sergilenemiyorsa, var olan kalıpların dışına çıkmak genellikle zor olur. Gerçi üretim içinde gelişen bazı sanat akımlarının felsefeyi, bilimi çoğu zaman etkilediği ve yön verdiği de göz ardı edilmemeli. Bu yüzden sorun öncelikle birbirileri üzerinde nasıl güçlü bir etki yarattıklarını, yaratabildiklerin kavramak. En basitinden bir romanda işlenen bir karakteri düşünebiliriz: İşin içine psikoloji, sosyoloji, siyaset zaten kendiliğinden dahil olur. O karakterin doğayla, toplumla ve kendisiyle ilişkisini ele alırken bu alanlarda belli bir bilgi ve birikim olma zorunluluğu kendini dayatır.

Aynı şekilde fizik, belki ilk anda bir psikoloji, sosyoloji, siyaset ve felsefe gibi sanatla o denli yakın bir ilişki içinde görünmez, ama aslında onlar kadar yakından ilintilidir. Hatta fizik sıraladığımız bütün o bilim alanlarının temeli olan madde ve maddenin sergilediği devinimi incelediğinden fizikte ortaya çıkartılan ve kanıtlanan bir kuram, keşfedilen bir işleyiş yasası diğer bütün bilim dallarını çok yakından etkiler, onlara yön verir. Örneğin fizik alanında yapılan her keşif sonrası yeni felsefi yaklaşımlar ortaya çıkmıştır, bu da sanatı, siyaseti, tıbbı, yani doğayı ve toplumu algılayışımızı onlarla ilgili bilgimizi köklü bir şekilde değiştirmiştir. Bunun da ötesinde, en basitinden bir adam ağaca çıktığında durduğu dal kırılınca neden aşağı düşer? Neden gün geceyi, gece gündüzü kovalar? Neden şu an bulunduğumuz yerde saat akşam altı iken, dünyanın başka bir ucunda, Kanada’da saat sabahın onbiridir? Saatleri, günleri, ayları, mevsimleri, yılları belirleyen ne? Neden hava yazın sıcak, kışın soğuk oluyor? Bu gibi sorular ise doğrudan günlük yaşamımızda karşımıza çıkan, fizikle ilgili sorular olduğundan yakından takip edilmesi ve bilinmesi gerekir.

Yaşamı algılayışımızı daha üst seviyede kurabilmek ve yaşamın içinde ortaya çıkan rastlantı ve zorunluluğun kaynağına inmek, yeni olanın nasıl ortaya çıktığını ve nasıl çözündüğünü kavramak, bütün bunların sanatsal faaliyetimizdeki yaratıcılığımızı nasıl etkilediğini bulgulamak bakımından, izafiyet teorisi, kuantum fiziği ve bu ikisi arasındaki ilişkiden doğan felsefeyi temel alacağımızı belirtmiştik.

İzafiyet teorisi Albert Einstein tarafından ortaya atıldığından bu yana birbirine zıt iki yönlü eleştiriye tabi tutuluyor: Bir yandan gerçekliği yadsıyormuş gibi algılanıyor, öte yandan herşeyin birbirini koşulladığı olgusundan yola çıkılarak rastlantısal olanı reddediyormuş gibi görülüyor. Birçokları açısından ise bu teorinin yaşamda nasıl bir karşılık bulduğu hiç ama hiç anlaşılmıyor ve anlaşılamayacağı düşünülüyor. Einstein’ın dediği gibi; “ön yargıları yıkmak atomu parçalamaktan daha zor.” Böyle olmasının bir diğer nedeni de bireylerin ya da inandığını savunma refleksini fazla geliştirmiş çevrelerin tek ve kesin gerçeğin kendilerinin ortaya koydukları savunular olduğu, onun dışında ortaya konulan her türlü ifadenin, yorumun, teorinin hatalı ve yanılgılı olacağına inanmaları. Onlar izafiyeti ve bunun yaşamda bazı sonuçlar doğurduğunu söylemde kabul ediyor gözükseler de, her şeyi mutlaklaştırmayı daha çok seviyor ve benimsiyorlar.

İzafiyet teorisi kanıtlanmış olan iki temel üzerine kurulur: Genel görelilik ve özel görelilik teorisi. Bu iki yasa kütle çekiminin söz konusu olduğu evrenin genel işleyişinde geçerlidir. Ancak kütlesi çekim yaratmayacak kadar küçük olan atom altı parçacıklarının işleyişinde, kütle çekiminin olmadığı diğer alanlarda, elektromanyetik alanda ve kara delik gibi ne anlama geldiği hala muamma olan durumlarda geçerliliğini yitiriyormuş gibi görünür. Özellikle kuantum fiziğindeki belirsizlik ilkesi ile arasındaki bağı çözemediğinizde bu gerçekten de böyledir. Bir yanda devinim içinde olan maddenin belirli koşullar içinde sergilediği bilinebilir ve belirli hareket şekilleri, öte yanda bazı durumlarda maddenin nasıl bir devinim sergileyeceğinin bilinemeyişi. Öyle ki izafiyet teorisi belirli koşullarda geçerli iken, toplumsal ve doğal yaşama dair her olguyu bununla yerli yerine koymak, anlamlandırmak pek olanaklı olmuyor. Bunun bilincinde olan Einstein özellikle doğada ortaya çıkan diğer durumları da kapsayacak, her şeyi açıklayabilecek “her şeyin yasası” denilen bir işleyiş yasasına ulaşmaya çalışır, fakat bunu başaramaz. Kuantum fiziği ve kuantum teorisi üzerine çalışmalarına bir hayli zaman ayırmış olmasına rağmen, ne yazık ki bir sonuca varamaz. Kuantum teorisi bugünkü postmodernizemin de çıkış noktası ve kökenidir. Postmodernizedeki belirsizlik, her şeyi bir kaostan ve rastlantıdan ibaret görme, kurgunun yapısız olması, sanatın kurmaca ve oyundan öte bir anlam taşıyamayacağı savı, tarihin reddi gibi birçok temel çıkış noktası aslında kuantum teorisindeki belirsizlik ilkesinden yola çıkılarak kurulur. Buna göre aslında “gerçek” diye bir şey yoktur. Hakikatin yerini kurgu alır, egemenlik güncel olandan sanal olana geçmiştir, söz konusu olan hipergerçekliktir.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.