Menu

Ülkelerini terk edip  farklı bir coğrafyada ve kültürde yaşamak zorunda kalan, kitleler yabancı bir kültür ve dille karşı karşıya kalma olgusunu birlikte yaşarlar. Bu tek tek bireyler için kendi  kültürel dilsel ortamından bir kopuş, yeni bir kültür ve dilde yaşamda kalma mücadelesi anlamına gelir. Bu durum karşısında bireylerin gösterdikleri tepki, kendi kültürü ve dileri ile geldiği ülkenin dili ve  kültürü arasındaki farkın büyüklüğüne bağlıdır.  Bu fark çok büyükse bireylerin vereceği tepki,  bir “kültür şoku” yada uzun sürecek bir  dilsel ve kültürel “suskunluk” şeklinde olabilir.

Göçmenlik süreci uzadıkça veya kalıcılık eğilimi arttıkça etnik gruplar kendi kültürel altyapılarını (sub kültür) oluşturmaya ve bu alt yapıya dayalı kültürel ürünler vermeye başlarlar. Üretilen kültür ürünleri yiyecekten, sanata eserlerine (dönerden kitaba) uzanan geniş bir yelpazeye dağılabilir.  Bu aynı zamanda, artık dönemeyeceğini bildiği memleketini, yaşadığı ülkeye taşımak ve yabancı bir kültürde,  etnik olarak ayakta kalabilmek girişimidir.

Ancak birlikte getirilen kültür, orijinali ile bire bir örtüşmesi mümkün olmayan, genellikle “idealize” edilen ve dinamik olmayan “konserve” edilmiş bir kültürdür. Yani ne oralı, ne de tam buralıdır. Ve doğal olarak bu yeni-kültürde /dilde üretilen  edebi ürünler, gelinen ülkede yaratılan ürünlerden farklı olacaktır. Çünkü, bu ürünler eski yurttan getirilen tarifelere ya da örneklere göre üretilseler de göç edilen ülkenin  unu, yağı, şekeri veya  tuzu ile yapılırlar. Farklı izlekleri, farklı söylemleri, hatta farklı bir “dili” olacaktır. Başlangıçta bu tadın özgün ve otantik olana göre daha lezzetli olmasının, gelinen ülkede ve yaşanılan ülkelerde hemen ilgi görmesi ve beğeni kazanması pek kolay değildir.

Nitekim Almanya’da göçmenlerce üretilen sanat ve edebiyat  ürünleri de uzun yıllar boyunca her iki ülkenin egemen  sanat ve edebiyat dünyasının sınır kapılarından içeri giremediler. “Göçmen Edebiyatı-Sanatı” veya  “Konuk İşçi Edebiyatı” gibi tanımlarla, dışlanarak, “tecrit” edildiler ya da marjinal bir alana sıkıştırıldılar. Göçmenler ya da mültecilerce üretilen yazınsal ürünlerin hem gelinen hem de yaşanılan ülkenin “edebiyat dünyasına” girebilmesi içini adeta özel “vizeler” alınması gerekir. Bu vizelerin başında “dil vizesi” gelir. Bu aslında anlaşılır bir şeydir, çünkü dil olmadan edebiyat, edebiyat olmadan da dil olmaz. Bir ressam resim yaparken renkleri; bir edebiyatçı yapıt üretirken bir dili kullanmak zorundadır. Ve göçmenlik koşullarında  yazan kişi için iki  olasılık vardır. Ya kendi anadilini (örneğin Türkçeyi) ya da  şayet öğrenebildiyse yaşadığı ülkenin dilini, yani “ikinci dil”i (örneğin Almancayı), kullanmak. Sonradan öğrendiği yabancı ya da ikinci dili, yazın dili olarak kullanmak yazmaya soyunan herkesin becerebileceği bir iş değildir. Ancak, özellikle Avrupa’da bunu başaran ve edebiyatta ismini duyuran  (Canneti, Chamisso gibi) yazarlar vardır. Şairlerin ve düşünürlerin dili olarak bilinen, dünyanın en zor dillerinden biri olan  Almancayı yazın dili olarak kullanabilmeyi başaran  Türkiyeli ikinci kuşak yazar yok denecek kadar az oldu. Saliha Scheinhardt,  Zehra Çırak, Zafer Şenocak, Emine Sevgi Özdamar bu gruba dahil edilebilecek yazarlarımız.

Yerleşme süreci içinde “marjinal” nitelikte, anadili ile ikinci dilin karışımı olan (örneğin Almanya’da Kanak-Sprach denilen türden)   “melez”  bir üçüncü dil ortaya çıkabilir ve bu dilde de edebi ürünler verilebilir. Almanya’da bunu en belirgin şekilde Feridun Zaimoğlu’nun ilk yapıtlarında görmek mümkündür.

Almaya’ya göçmen olarak gelmiş Türkiyeli yazarların yapıtlarına yazılan dil açısından bakıldığında şunu söyleyebiliriz: Edebi bağlamda “ustalık” dönemlerine Türkiye’de ulaşmış, orada kalıcı ürünler vermiş, ancak sonradan göçe zorlanmış olan birinci kuşak Türkiyeli birinci kuşak yazarlar (Aras Ören, Güney Dal, Fethi Savaşcı ve çeviriler hariç Yüksel Pazarkaya)  için Türkçe her zaman yazı dili olarak kaldı. 1970’li ve 80’li yıllarda bir anlamda mülteci olarak Almanya’ya gelen yazarlar da (Özakın, Bahadınlı, Polat, Makal, Akçam, Baykurt) sadece Türkçe yapıtlar verdiler. Ancak, Fakir Baykurt dışındakilerin genellikle Almanya’ya “uyum” sağlayamamaları  ve uzun yıllar süren mülteci hayatı sonuncuda  Türkiye ve Türkçeyle organik bağlarının kopmuş olması, hem yazın yaşamlarını hem de yazdıklarını olumsuz şekilde etkiledi. Kimi yazarlar üretemez duruma gelirken, kimileri de Türkiye’de ulaştıkları düzeyinin altında ürünler verdiler.

Yazın serüvenine Almanya’da Türkçe yazarak başlayan yazarlar için ise durum çok farklıydı. Bunların büyük bölümü ne Türkçeye ne de Türk Edebiyatına tam olarak vakıf değildi. Onlar için yazmak belki bir tür kimlik arayışı oldu. Eserlerinde dile pek önem vermeden, yabancılık, ayrımcılık, anlaşılamamak gibi konuları işlediler Ürettikleri metinler ne geldikleri ülke de ne de yaşadıkları ülkede pek yankı bulmadı. Ne “ora”da ne de “bura”da  kendilerini kabul ettiremediler. 

Ancak yazdığı dili önemseyen ve yaşadıkları ülkeyi, sosyal kültürel ortamı yazınsal yapıtlarına malzeme yapmayı başarabilenler ya da “dışar”da olmanın kazandırdığı yeni duyarlılık, zenginlik ve bakış açılarını kullanabilen 1. ve 2. kuşak yazarlar, Türkçe yazmalarına karşın belli ölçüde başarıya ulaştılar. Bunlara örnek olarak yukarıda anılan, Pazarkaya, Dal ve Ören’e ilave olarak Habip Bektaş, Kemal Yalçın, Özgen Ergin, Ali Özenç Çağlar, Molla Demirel, Mevlüt Asar gibi yazarları da sayabiliriz.

Şairlerin ve düşünürlerin dili olarak bilinen, dünyanın en zor dillerinden biri olan  Almancayı yazın dili olarak kullanabilmeyi başaran  az. Zehra Çırak, Zafer Şenocak, Emine Sevgi Özdamar gibi az sayıda 2. kuşak şair ve yazar,  Alman okuyucuya daha kolay ulaştılar ve Türkiye’de olmasa bile  burada isimlerini duyurmayı  başardılar

Özetlersek, Türkçe yazanların sayısı giderek azalırken, Osman Engin, Selim Özdoğan  gibi Almancayı yazın dili olarak kullanabilen Türkiye kökenli 3. kuşak genç yazarların sayısı artıyor ve zamanla daha çok artacağa benziyor…

MEVLÜT ASAR

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd. Vereiste velden zijn gemarkeerd met *