Menu

İlk işçiler Düselldorf Havaalanı’na indiğinden bu yana 56 yıl geçti ve bu süreçte hem Alman toplumu hem de göçmen işçiler birbirlerinden büyük oranda etkilendi. Bu durumu İsviçreli yazar Max Frisch’ın ünlü sözü “Biz işçi çağırdık, insanlar geldi.” en iyi şekilde ve tüm gerçekliğiyle özetlemektedir. Gelen bu insanlar, oraya sadece çalışma amacıyla gitmemişler, aynı zamanda kendi kültürlerini de beraberlerinde getirmişlerdir. Benzer bir biçimde Aras Ören “Biz bavulumuzda dilimizi getirdik. Küçük hediye olarak kültürümüzü ve sanatımızı da ve bunlarla bu toplumu biraz değiştirmek istiyoruz” der.

Söz konusu göç süreci olumlu sonuçlar doğurduğu gibi olumsuz sonuçlar da doğurmuştur; başlangıçta her iki toplumda büyük sorunlar yaşanmıştır. Göçmen ve azınlık grubu olarak Türkler, Almanya’da yeni bir kültürle karşılaştılar. Göç ettiği ülkenin kurallarını bilmemeleri, alıştıkları yaşam tarzının dışında bir yaşam tarzına uyum sağlamak zorunda olmaları ve bunun sonucunda göç ettikleri yeni topluma uyum gösterememeleri gibi farklı sorunlarla karşılaştılar. Bütün bu sorunlar Türklerde bir “kültür şoku” yaratmıştır. Bu sorunların en önemlisini dil engeli oluşturdu. Başlangıçta bir arada yaşamak zorunda kalan iki toplum öncelikli olarak el işaretleriyle anlaşmaya çalışıyordu. Dil sorunu ikinci kuşak Türklerin yetişmesiyle birlikte çözüldü, hatta Türk kökenli yazarlar zamanla Almanca eserler vermeye başladılar. Bu bağlamda Max Frisch’in yukarıda belirtilen cümlesi, aynı zamanda günümüze kadar gelen, gelişen ve değişen, zamanla Alman edebiyatının bir parçası olan, uzun bir süreçten sonra genel olarak “Kültür-aşırı Edebiyat” diye adlandırılan edebiyatın oluşumunu da kapsayan genel bir kültürel tanımlamadır.

Nitekim Almanlar, “geçici konuk işçi” veya “misafir işçi” olarak gördükleri göçmen iş gücünün edebî eserlerini başlangıçta “Konuk (Misafir) İşçi Edebiyatı” adı altında değerlendirmişlerdir. Bir taraftan yeni göçmen işçilerin artık Almanya’ya alınmaması ve buna bağlı olarak yasaların değişmesiyle hem göçmen yazarların hem de Alman edebiyat bilimcilerinin birbirlerinin algılayışında meydana gelen değişimle birlikte bu tanımlamalar “Kültür- aşırı Edebiyat” (Transkulturelle Literatur) kavramına yönelik bir gelişme süreci göstermiştir.

İlk Kuşak ve Konuk – (Misafir) İşçi Edebiyatı 1970 – 1980

1960’lı yılların ortasından itibaren Türkler, Almanya’da, günlük yaşamda ve iş yerinde edindikleri olumsuz tecrübeleri ve buna bağlı olarak oluşan “kültür şokunu” dile getirme ihtiyacı duymuşlardır. Fakat Almancayı iyi bilmemeleri, bunların büyük oranda kendi kabuğuna çekilip sadece kendi aralarında kalmalarına ve yalnızca Türkçe konuşmalarına neden olmuştur. Türklerin diğer bir kısmıysa, edebî eserler aracılığıyla yaşadıkları sorunları dile getirme ihtiyacı duymuştur. Bu grupta bulunan göçmen yazarlar, Almanya’daki “Türk Göçmen Edebiyatı”nın ilk eserlerini vermiştir. Bu dönemde daha çok şiir ve kısa hikâyelerle Almanlara seslerini duyurmaya ve kültürler arası bir iletişim kurmaya çalışmışlardır. Genelde eserlerinde eleştirel ve hicivli bir anlatım sergilemişlerdir. İşledikleri konular göçmenlerle bir araya gelme, geleceklerini kendi ülkelerinde geçirme ve daha rahat bir yaşam sürme istekleridir. Bu tür eserler, Türklerin yaşadıkları olumsuzlukları diğer ülkelerden gelen göçmen işçilerle paylaşmanın bir yolu olmuştur. Bu yazarlar, genelde eserlerinde edebî bir dille yazma endişesi taşımamışlar, sadece kendilerini ifade etmeye çalışmışlardır. 

1962 – 1966 yıllarında Heidelberg’de çalışan Bekir Yıldız’ın İstanbul’da yayımladığı Alman Ekmeği (Das Deutsche Brot, 1975) kitabı yazarın Almanya ile ilgili olumsuz izlenimlerini dile getirmektedir. Bu dönemin diğer isimlerinden birisi Fetih Savaşçı’dır. Bu iki yazarla birlikte Fakir Baykurt’un da eserleri genelde Almancaya çevrilmiştir. Yüksel Pazarkaya o dönemin yazarlarını ve eserlerini işledikleri konu ve biçem bakımından şu şekilde betimlemektedir: “Almanya’daki Türk edebiyatının ilk temsilcileri, geldikleri ülkeye hep yabancı kalmışlar, yabancı gözüyle bakmışlardır. Onlar için, göç kavramından çok gurbet kavramı geçerli olmuştur”.

Pazarkaya’nın alıntısında “Gurbetçi Edebiyatı” veya “Yabancı Edebiyatı” (Literatur der Fremde) kavramının oluşum sürecini görebilmekteyiz. Fakat bu anlayış göçün durdurulması amacıyla 1973 yılında yabancı işçi alımını durdurması (Anwerbestop) yasasıyla birlikte değişmeye başlar. Bu yeni sürecin edebiyattaki temsilcisi Aras Ören’le Güney Dal olmuştur.

Aras Ören: Genelde yabancılık, kimlik ve buna bağlı kaçış, dil sorunu ve kadınların Almanya’daki Türk toplumu içerisindeki yeri ve yaşadıkları zorluklar gibi konular işlenmektedir. Güney Dal’ın: Avrupa’da yaşayan Türklerin iç dünyalarını yansıtmaktadır, son romanları post-modern özellikler taşımaktadır.

Yüksel Pazarkaya diğer yazarlardan farklı olarak, öğrenci sıfatıyla Almanya’ya gitmiş ve Almancayı üniversitede öğrenmiştir. Bundan dolayı hem gözlemci hem yabancı olarak her iki tarafı da yakından takip edebilmiştir. Günümüzde hâlâ aktif bir yazar olan Pazarkaya aynı zamanda Orhan Veli, Nâzım Hikmet ve Aziz Nesin’in eserlerini Almancaya çevirmiştir. İlk eserleri göç edenlerin yaşadıkları zorlukları ve yaşam mücadelelerini yansıtmaktadır. Daha sonraki eserlerinde kimlik sorgulaması, vatanlarına geri dönüş ve bunun sonucunda aradığını bulamama gibi konuları işlemiştir.

Bu dönem yazarları “Konuk İşçi Edebiyatı” (Gastarbeiterliteratur) kavramının yanı sıra “Azınlık Edebiyatı” ve “Yabancı Edebiyatı” kavramlarıyla da anılmaktadır. Bunun başlıca nedeni de ilk giden yazarların Almanya’daki sosyo-politik konumları, gidiş amaçları ve Almanlar tarafından bu dönem yazarların eserlerini algılayışları ile yine Almanlar tarafından yazarların asıl geliş amaçlarının göz önünde tutulmasından kaynaklanmıştır. Bu dönem için “Konuk İşçi Edebiyatı” (Gastarbeiterliteratur) kavramı en uygun kavram olarak görülmüş olsa da, dönemin yazarları kendilerini bu kavramla kısıtlamak istememişlerdir.

İkinci Kuşak ve Göçmen Edebiyatı 1990

Bu dönemin özelliği ilk kuşak yazarlarla birlikte ikinci kuşak yazarları da içinde barındırmasıdır. Diğer yandan bu orta dönem, günümüzde kullanılan “Kültür-aşırı Edebiyat” (Transkulturelle Literatur) veya “Kültürlerarası Edebiyat” (Interkulturelle Literatur) kavramlarıyla nitelendirilen Türk – Alman yazarlar ve birinci kuşak yazarlar arasında bir köprü oluşturur.

Bu dönem içerisinde Aras Ören, Yüksel Pazarkaya, Kemal Kurt, Fakir Baykurt’un yanı sıra sonradan göç eden Emine Sevgi Özdamar, Şinasi Dikmen ve orada yetişmiş Zafer Şenocak, Yade Kara ve Hatice Akyün gibi yazarlar görmekteyiz. Bu kuşak Almanya’ya uyum sağlamış ve ilk dönemde olduğundan farklı olarak eserlerinde yabancı bir yerde bulunmanın beraberinde getirdiği yaşadıkları “kültür şoku” konusunu işlememişlerdir. Bunun dışında, Alman kültürüyle Türk kültürünü sentezleyerek eserlerini yazmışlardır. Yeni kuşak, birinci kuşaktan farklı olarak en büyük sorun olan “dil sorununu” çözmüş ve kendisini daha iyi ifade edebilmiştir. Ayrıca bu kuşaktaki insanlar yasal olarak sahip oldukları hakları da çok iyi öğrenmiş, memleket özlemini arka plana atmış, daha çok Almanya’da kendi yaşam biçimini kurmaya yönelmişlerdir. Bu dönem içerisinde değerlendirilen yazarların eserlerinde düz yazı hâkimdir. Dönemin en önemli özelliği, yazarların her iki dili ve kültürü bir arada kullanmasıdır. Buna bağlı olarak eserlerde büyük bir zenginleşme görülmektedir. Aras Ören, Kemal Kurt ve Zafer Şenocak gibi yazarlar eserlerinde göç ettikleri ülkede kendilerini nasıl hissettiklerini dile getirmiş, nereye ait olduklarını sorgulamışlardır. Şinasi Dikmen, Hurra, Ich lebe in Deutschland (1995) eserinde bu konuyu hicivli bir dille işlemektedir. Herkes bana ana dilin Türkçe diyor. O zaman Almanca ne? Almanca benim üvey ana dilim mi, ya da eniştemin dili mi?. Aynı şekilde Şenocak’ın Senkrechte Meer (1991), Ören’in Wie die Spee in den Bosporus fliesst (1991) ve Levent Aktoprak’ın Das Meer noch im Kopf (1991) eserlerinde bu yaklaşıma rastlanmaktadır (Şölçün, 2000, s. 142). Hatice Akyün’ün eserlerinde de sıkça işlenmiş bir konudur bu. Akyün, Einmal Hans mit scharfer Soße eserinde Almanların Türklere olumsuz bakışlarını ve bunun karşısında kendisinin nereye ait olduğunu ve kim olduğunu sorgulamaktadır. Eserinde bu sorgulamayı şu şekilde açıklamaktadır.

Bu bağlamda günümüze yaklaştıkça özellikle Almanya’da büyüyüp eğitim gören yazarların Türk kültüründen ve dilinden uzaklaştığı ve Alman diline ve kültürüne yakınlaştığı görülmektedir.

Günümüz: Alman-Türk yazarları – Kültür-aşırı Edebiyat veya Kültürlerarası Edebiyat

Günümüzdeki eserler, önceki dönem eserlerine göre daha farklı özellikler taşımaktadır. Bu dönem içerisinde “Kültürlerarası” kavramıyla tanımlanan Türk – Alman edebiyatında, klişeleşmiş olan Alman ve Türk imgesine değinme gereksinimi gibi çabaların ötesine geçilmekte, eserlerde “Konuk İşçi Edebiyatı” veya “Göçmen Edebiyatı”nın kalıplarının dışına çıkıldığı görülmektedir. Bu bağlamda bir Türk kökenli yazar kendi kültürünün temsilcisi olarak görülmemektedir. Kaldı ki kendi kültürüyle Alman kültürünün sentezinden oluşan bir eser yazmak zorunda da değildir. Yazar, çevresini algıladığı şekilde dile getiren bir birey olarak algılanmalıdır (Hofmann, 2006, s. 29). Bu postsömürgeci kuramının önemli isimlerinden biri olan Homi Bhabha, kültür boyutunu aşan ve yeni bir boyuta taşınan bir oluşum olarak görmektedir. Bhabha’nın “üçüncü boyut” olarak tanımlamadığı unsurların arasında ne Alman ne de Türk kültürü ön plana çıkmaktadır ve “üçüncü boyutta” tamamen farklı, yeni bir şey üretildiğini vurgulamaktadır. Bhabha’ya göre bir insanın kimliği, oluşum sürecinde kökeni sayesinde değil, farklılıkları algılayıp irdelemesi sayesinde oluşmaktadır. Bu kuram çerçevesinde, yeni üretilen eserler hem Alman hem de Türk okuyucuları provoke etmeli, onlara yeni bir bakış açısı kazandırmalıdır (Hofmann, 2006, s. 196). Bu çerçevede günümüzde “Kültüraşırı” veya “Kültürlerarası” kavramıyla tanımlanan edebiyat iki kültürü de kapsayan, yeni bir “üçüncü boyut” olarak anlaşılmaktadır. Cemal Sakallı, bu bağlamda Emine Sevgi Özdamar’ın Mutterzunge’de (2006) geçen “gedrehte Zunge” (dönmüş dil) örneğinden yola çıkarak hem Almancaya hem de Türkçeye çevrilmesi zor yeni bir kavramdan bahsetmektedir. Nitekim her iki kültürü de yakından bilen Özdamar’ın ürettiği bu yeni kavramdan yola çıkarak Sakallı, “kültürler arası” kavramının tanımını yapmaktadır. Burada sadece dili değil, aynı zamanda eserin biçemi, konusu ve amacı kültürler arası özellikleri taşıyabilmektedir.

 Genel bir yaklaşım sergileyen Hofmann, yazarın (aynı zamanda her iki kültürden etkilenmesi sonucunda) zaten “Kültürler Arası Edebiyat”ın bir parçası olması gerektiğini savunmaktadır. Burada bahsedilen “Kültür-aşırı Edebiyat” veya “Kültürler Arası Edebiyat” sadece biçim olarak eserlerin öz niteliklerini vurgulamamaktadır, aynı zamanda Türk – Alman edebiyatının yeni bir evreye girdiğini de göstermektedir. Nitekim “Göçmen Edebiyatı” içerisinde doğrudan çevrilen deyimler ve atasözlerinin artık iki kültürü de içerisinde barındıran yeni bir oluşum içerisinde olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte Hofmann’da görüldüğü gibi Alman edebiyat bilimcilerin, Türk – Alman yazarları farklı bir perspektiften inceledikleri görülmektedir.

Günümüzde yukarıda geçen “Kültür-aşırı Edebiyat” veya “Kültürler Arası Edebiyat” kavramlarının tanımlarına uymayan Türk – Alman yazarları da görülmektedir. Bu yazarlar, kökenlerine bağlı kalmadan ve ana dilin özelliklerinden hiç yararlanmadan eserler vermişlerdir. Bu özellik Türk kökenli yazarlardan Selim Özdoğan’ın ve Feridun Zaimoğlu’nun son eserlerinde görülmektedir. Selim Özdoğan eserlerinin hepsini Almanca yazmıştır. Türk kültürünün unsurlarından hemen hemen hiç yararlanmamıştır; bu Türkçeye bağlı olan dil oyunları kullanmamıştır. Genel olarak eserlerinde göçmen konusu yerine kendine özgü bir bakış açısı vardır. Nitekim Im Juli eserinde Türk ve Alman karakterler kullanmıştır. Fakat göçmenlik veya kültür ayrımı olgusunu ele almak için değil de Almanya’dan Türkiye’ye ve Türkiye’den Almanya’ya uzanan bir aşk hikâyesini anlatmak için bu karakterleri kullanmıştır. Türkiye’yle ilgili olan Die Tochter des Schmieds “Kültürler arası” veya “Kültür-aşırı” tanımlamasına uyan yönlere sahip olmasına rağmen, “Göçmen Edebiyatı”nın bir konusunu ele aldığı söylenemez. Eserde göç kavramına çok kısa değinilmekle birlikte, genç bir Türk kızının hikâyesini Almanya’ya göç etmeden önce bitirmiştir. Özellikle son eseri olan Zwischen zwei Träumen’in, “Göçmen Edebiyatı,” “Kültür-aşırı Edebiyat” veya “Kültürlerarası Edebiyat” kavramlarıyla ilintilendirilebilecek hiçbir özelliği yoktur ve daha önce yapılan tanımlamalara da uymamaktadır. Kurgunun içerisinde nadiren Türk kökenli bir karakterden söz edilmektedir. Eser bir bütünlük içerisinde değerlendirildiğinde, bir Alman tarafından yazıldığı düşüncesini doğurmaktadır. Ne Türk deyim ve atasözü aktarımlarına ne de iki kültürün etkisinden doğan yeni kavramlara rastlanmaktadır. Yazarın ismi ve kökeni dışında Türk kültüründen yararlandığı söylemek güçtür. Benzer özellikler Feridun Zaimoğlu’nun son eseri Hinterland’da da (2009) görülebilir. Kitabın başlıca kahramanları Prag’da yaşayan Ferda ve Aneschka’dır. İkisi de arayış içerisindedir. Bu arayış onları birbirinden ayrı olarak Prag, Berlin, İstanbul, Ankara ve Föhr’e sürüklemektedir. Bu yolculuk eserde masalımsı bir havayla anlatılmış, böylece eserin içerisinde cadılar, devler gibi figürler yer almış olup edebî bir tür olan masalın özelliklerinden yararlanılmıştır. Eserin Alman Romantik çağının etkisinde kaldığı görülmektedir. Zaimoğlu’nun bu eseri kısmen de olsa “Kültürler Arası Edebiyat”ın özelliklerini gösterse bile, bu iki kitaba bakıldığında “Kültürler Arası Edebiyat” veya “Kültür-aşırı Edebiyat” kavramının bu eserleri açıklamada yetersiz kaldığı görülmektedir.

Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, (12)

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.