Menu

İşini ustaca yapan bir ……illüzyonistin gösterisini izler-ken yaptığı numaraların gerçek olmadığını bilmemize rağmen çoğu zaman büyük bir şaşkınlık yaşarız. Avucundaki yumurta bir anda kaybolur, boş görünen şapkadan tavşan çıkar, mendil bir demet güle dönüşür, boş kutuya kapatılan yardımcısı kutunun her yanından içeri sokulan kılıçlara rağmen oradan sapasağlam çıkar, birini belinden iki parçaya böler… İllüzyonist o en komik ve sevim-lisinden en korkunç görünenine kadar bütün bu numaraları iza-fiyetten doğan olanaklar sayesinde başarır. Onun en önemli marifeti el çabukluğu ve hızlı hareket etmesi-dir. Geri kalan kısmı avucundaki yumurtayı yerinden alırken izle-yicinin bakış açısından bunun görünmemesini sağlamasıdır. Her numarası için değişik araçlar, yol ve yöntemler kullanır. Örneğin gösterinin sergilendiği sahnede genellikle siyah renkleri tercih eder, nedeni koyu renklerin ışığı büyük oranda emmesi, bu sayede sahnede olup biteni en az seviyede izleyiciye yansıtmasıdır. Işığı kula-nım, renklerin seçimi, numarasını gerçekleştirirken görüş alanı dışına çıkmak için ceketini, mendilini, ellerini bir perde olarak kullanması ve buna benzer araçlar numarasını başarıyla gerçekleştirmesini sağlar.

Pek dikkat etmeyiz, genellikle de farkında olmayız ama bir illüz-yonistin numarasında ortaya çıkan durum yaşamın içinde çoğu zaman kendiliğinden oluşur. Nasıl ki illüzyonisti izlerken sahnede olup bitenin yalnızca görmemize izin verilen kısmını görüyorsak aynı şekilde çevremize, olaylara, olgu-lara, nesnelere, genel anlamda yaşama bakarken de gerçekliği bütünüyle görüp onun bilgisine tam olarak ulaşmamız ve kavramamız pek olanaklı olmaz. Buradan gerçekliğin bilgisine ulaşılamayacağı gibi bir sonuç çıkartılmamalı. Elbette böyle bir şey söyleyemeyiz, çünkü bilimsel olarak kanıtlanmış bilgiler ve birtakım işleyiş yasalarının var olduğunu biliyoruz. En basit haliyle “su 100 derecede kaynar.” Biz bunu aldığımız eğitim ve öğretimden, bir deney yoluyla veya bilimsel bir kaynaktan öğrenebiliriz. Ancak edindiğimiz bu bilgiyi evinde çay suyunu ocağa koyan kaç kişi bilir ve buna ihtiyaç duyar. En fazlası kaç dakikada kaynadığını sorgu-larız, yüz dereceye ulaşıp ulaş-madığını değil. Bilimsel yasalar ve kanıtlanmış bilgiler devinim tarzı her yönüyle bütünsel olarak ortaya çıkartılmış deneylerle neden ve sonuçları belirtilmiş olanlardır. Bunun dışında insanlar gerçek olanın bilgisine deneyimleri sayesinde yakın bir seviyede ulaşabilir. Mesela limonun sarı, oval ve ekşi olduğunu hiç görme-miş ve yememiş biri bilmez. Bir kere görüp yedikten sonra yaşam deneyimi olarak öğrenir. Bu onun limonla ilgili genel bir bilgisidir. Ancak limonun tam bilgisi için bilimsel bir analiz yapması veya yapılmış bir analizi okuyup incelemesi gerekir. İçinde hangi vitamin ve mineraller vardır, ona sarı rengini veren nedir, kaç hücreden oluşur… Ne var ki günlük yaşam içinde bilimsel veri ve kanıtlarla yaşamayız. Dolayısıyla gördüklerimizi, algıladıklarımızı her türlü yaşam deneyimimizin birikimi olan o anki bilgi, bilinç, düşünce, duygu gibi bir takım süzgeçlerden geçirerek onunla ilgili bir kanı edinir ve bir tepki veririz. Anlamaya bilmeye çalıştığımız her ne olursa olsun gözden kaçır-dığımız, göremediğimiz bir tarafı çoğunlukla olur. Hele ki nasıl bakacağımızı bilmiyorsak, yanlış bir bakış açımız varsa gerçek olmayanı gerçek, gerçek olanı gerçek dışı bile sanabiliriz. Bundan dolayı da verdiğimiz tepkilerde hatalar yaparız sonra dönüp hatalarımıza bakar; “ben bunu nasıl göremedim de böyle bir hata yaptım” diye hayıflanırız. Gerçeklik dediğimiz olgu tek boyutlu, tek bir öze ve biçime sahip olmadığından her bakış açısına aynı yansımaz. Bu o anki görün-gülerden tutunda yaşamın bütün boyutlarıyla algılanışına kadar uyarlanabilecek bir tanımlama. Önümüzde duran bir tepeye bakarken biz yalnızca onun bize bakan yüzünü görüyoruzdur, oysa onun bir doruk noktası, bir arka yüzü vardır. Durduğumuz yerden o tepeye baktığımız anda belki de arka yüzünde bir çiftçi tarla sürüyordur, bir avcı domuz avlıyordur, doruklarında bir geyik doğum yapıyordur. Bunları öğren-memizin tek yolu konumumuzu değiştirmekle, o tepenin doruk-larında dolaşıp sonra arka yüzünü görmekle mümkün olur. Aynı şekilde ilk karşılaştığınız bir insanı dış görünüşüyle ne kadar tanı-yabilir ve onunla ilgili ne bile-bilirsiniz? Korkak mı, cesur biri mi, şakacı mı, ciddi mi, sıkıcı mı, bilinç düzeyi, düşünceleri, duyguları, ailesi, işi hoşlandıkları, nefret ettikleri, hayalleri… Kim kiminle maddeler gibi değişen bir varlık. Onunla ilgili bir zaman bildiğimiz bir süre sonra değişmiş olacaktır. Dolayısıyla da onu tanımlarken “eskiden şakacı biri idi ama şimdi sıkıcı biri olmuş” dediğimizde vurguladığımız şimdi ile eskinin farkını ortaya koyan zaman ve hareket boyutu olur. Burada as-lında iki konum değişikliği vardır. O kişiye eskiden bakarken bize şakacı geliyordu ama şimdi hem onun konumu değişti hem de bizim. Belki o hala şakacı ama bizim şaka anlayışımız değiş-tiğinden artık bize şakacı gelmiyor ya da hem o artık şakacı değil hem de bizim eski şaka anlayışımız değişmiş olabilir.

Bir nesnenin, bir olayın bilgisine nasıl ve ne oranda ulaştığımız bizde oluşan duygu, düşünce ve bilincin nasıl şekilleneceği bakı-mından büyük önem taşır. Bunu anlamak için bu sefer somut bir nesne değil de bir olayın gerçek-leşmesi sürecinde bunun farklı noktalardan nasıl gözlemlendiğini, nasıl farklı algılandığını ve bu farkın düşünce dünyasına nasıl yansıyacağını görmeye çalışalım. Bir kaza düşünün, hızla yol alan bir otomobilin caddeyi karşıdan karşıya geçen bir yayaya çarptığını faz edelim. O an bu olayı izleyen birçok insanın olduğunu da ekleyelim. Balkonda oturan biri, dükkanın önünde dikilen bir esnaf, kaldırımda duran, yürüyen insanlar her biri bir diğerinden farklı bir noktada durup olayı izlemektedir. Aniden gelişen bir fren sesi, ardından bir gürültü ve havada uçan bir adamın asfalt yola düşerek bir süre yuvarlanması. Birçoğunda ilk duygu içsel bir tepiyle gelişen ürperme ya da korku olacaktır. Ama bu her birinde aynı gelişmez, otomobili kullanan bunu daha çok tam bir korku değil de kontrolü elden kaçırmış birinin telaşı ve ne yapacağının bilememe hali şeklinde yaşar, arabanın çarptığı adam ise belki de korkma fırsatı bile bulamamıştır, üzerine hızla gelen otomobili görünce bütün düşünsel ve tepkisel edimleri dumura uğramış bir halde donup kalmıştır. Olayı çevreden izleyenler için ise soğukkanlı olup olmadıkları gibi birçok öznel durumla bağıntılı farklı tepkiler gelişeceği kesin. Örneğin çok yakında duran biri otomobilin çarptığı adamınkine benzer bir şok geçirecek ve derin bir ürperti yaşayacaktır. Uzaktan balkondan olayı izleyen biri ise belki yalnızca gözlerini kırpacak ve pek istifini bile bozmayacaktır. Peki ya 3-5 dakika sonra ilk şok atlatıldığında ortaya çıkan tepkiler neler olabilir? Taksi şoförü hala ne yapacağını pek bilemez bir halde olsa da bir yandan yerde yatan adamın sağ olup olmadığını öğrenmeye çalışırken bir yandan da kendi akıbeti ile ilgili kaygılar duymaya başlayacaktır. Çevredeki-lerden bir kısmı ambulans çağıra-caktır ama birileri de şahit gös-terilmemek ve bulaşmamak için oradan uzaklaşmaya çalışacaktır. Balkondan izleyen ise büyük olasılıkla durduğu yerden olaya yeterince vakıf olamadığı için daha yakına gitmek üzere merdivenleri inecektir. Bütün bunlar bizim için bir olasılık çünkü o nesnel süreçte bu olayın her özne üzerinde nasıl bir etki yarattığı ya da her öznenin olay karşısında konumlanışını bil-mek için deney ve ayrıntılı in-celeme yapmak şart. Burada önemli olan öznenin durduğu yerle de bağıntılı her noktada olayın farklı bir algılama oluşturduğunu dolayısıyla da oluşan düşünceyi ve tepkileri farklı şekillendirdiğini görebilmek. Eminim hiç kimse olayı yaşayan ya da izleyen her noktada aynı algılamanın ve tep-kilerin oluşacağını iddia etmez.

Böylesi somut bir olayda olduğu kadar daha uzun vadeli genel süreçlerde, nesnel dünyanın bir uzantısı olan duyguların ve tep-kilerin oluşmasında da göreceli-liğin önemli bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Diyelim ki çok sevdiğimiz bir arkadaşımız bizi arayıp sormaz oldu. Bunun karşı-sında bizde oluşacak duygular, düşünceler tepkiler neler olabilir? Arkadaşımızın çok işi olduğunu düşünebiliriz, ona farkında olma-dan kötü bir söz ya da davranışta bulunduğumuzu dolayısıyla da onu küstürmüş olabileceğimizi aklımıza getirebiliriz, başına bir şey gelmiş-tir diyebiliriz, onun için önemsiz biri olduğumuzu hissedebiliriz, onun çıkarcı bencil olduğu yönün-de kafanızda düşünceler oluşa-bilir… Liste uzatılabilir, bu olay bizde birbirine yakın ya da çok uzak birçok his ve düşünce uyandırabilir, bir ya da bir kaçını birlikte de yaşayabiliriz. Burada bizin hangi noktadan olaya baktığımız ve o kişiyi yaşamımızda nereye oturttuğumuz, nasıl bir ilişki kurduğumuz belirleyicidir. Eğer kendimize güvenen biriysek sorunun bizden değil karşı taraftan kaynaklandığına karar verip tep-kimizi de ona göre gösteririz. Aradığımızda başına bir şey gelip gelmediğini öğrendikten sonra onu suçlar, niçin aramadığını sorar ve muhtemelen iyi bir fırça çekebiliriz. Tam tersi kendimize güvensiz biriysek ve olaya bu noktadan bakıyorsak sorunun kendimizden kaynaklandığını dola-yısıyla da suçun bizde olduğunu aslında değersiz biri olduğumuzu bunu hak ettiğimizi kesin onu kıracak bir şeyler yaptığımızı düşünmemiz daha büyük bir olasılık. Bu yüzden onu aradığı-mızda tepkimiz özür diler nitelikte olacak hatta belki de hiç araya-mayacağız. O zaman şunu söy-lemek mümkün, kişiliğimizi olduğu kadar o anki psikolojimizi, genel ruh halimizi yakından etkileyip şekillendiren temel faktörlerden biri olaylara, olgulara, nesne ve süreçlere hangi açıdan bakıyor olduğumuzla yakından il-gili.

Benzer durumlar toplumsal tep-kilerde de gözlemlenebilir. Bir insanı öldürmek kötüdür değil mi? Öldüren lanetlenir ve dışlanıp hapsedilerek cezalandırılır. Ama aynı eylem bir savaş esnasında oluyorsa öldüren kahraman ilan edilir. Hatta ne kadar çok adam öldürmüşse o kadar övgü alır. Oysa eylem aynı sonucu doğurmakta, başka bir insanın hayatına son vermektedir. Demek ki toplumsal hafıza, bilinç ve beraberinde top-lumsal davranış ve tepkilerin oluş-ması o toplumun içinde bulunduğu coğrafi, kültürel, sosyal, siyasal evrimleşme süreci ve yanı sıra hangi koşullar içinde bulunduğu gibi birçok bağıntısıyla beraber kendi devinimi içinde ele alın-madan anlaşılamaz.

Gerçekliği kavrayışımız ne kadar çok yönlü ve derinlikli olursa yaşamı, toplumu, kendimizi, top-lumla ilişkimizi, nereden gelip nereye gittiğimizi o kadar iyi göre-biliriz. Bunu yapmamızı sağ-layabilecek en iyi araçlardan biri elbette ki sanat. Hoş vakit geçirme ve eğlence olmanın ötesinde hem dili hem gösterme yeteneği hem de zengin aktarım yollarıyla sanatsal yapıtlar ya da bir bütün olarak her türlü sanatsal faaliyet toplum ve insan üzerinde tahmin edebile-ceğimizden de fazla bir etkiye sahip. Bunun iki yönü var; birincisi o üretimin aktivisti olarak yazarı, çizeri, yönetmeni üzerinde yaratı-cılığın, yaratmanın doğallığında getirdiği kendini daha üst düzeyde ifade etme ya da var etme olgusu. İkincisi, ortaya çıkan eserin hitap ettiği insanlarda yaşama daha başka açılardan daha başka bir bakışla bakmalarını sağlayarak onlarda değiştirici bir etkide bulunması. Birincisi bireyin toplumla ilişkisini içerirken ikincisi toplumun kendi gerçekliğini daha bütünlüklü fark edebilmesini kapsar. Bu yolla insanlar kendi dar küçük pencereleri dışında daha farklı perspektiflerden dünyaya bakabilir, kendi algılarıyla ula-şabildikleri yaşamları dışında devam eden başka yaşamları ve o yaşamların bütünlüğü içinde ya-bancısı olmadıkları ayrıntıları keşfedebilirler. Daha önemlisi her gün aldığımız gıdalar fiziksel aktivitelerimiz ve sağlığımız için nasıl gerekliyse sanatsal faaliyetler de toplumsal olarak ruh dün-yamızın beslenmesi ve sağlıklı olabilmesi için o denli önemli. Aksi taktirde vitaminsiz kaldığı için fiziksel olarak zayıf düşüp hasta-lanan insanlara döner ruhsal düşünsel bir çoraklaşma yaşardık ve yaşarız.

Tam burada durup bu meseleye bir de başka yönden bakmakta yarar var. Sanat’ı gerçeklikle, doğayla, toplumla ve toplumsal ilişkilerle bir şekilde ilişki içinde görüp böyle ele alan felsefi bir yaklaşım açısından buraya kadar ortaya koyduğumuz saptamalar son derece yerinde. Ancak bir de bütün bu bağın-tılarından kopartan, kuralsız, amaç-sız, oyunsal başlı başına bir edim olarak gören, maddi gerçekliği yadsıyan felsefi yaklaşımlar söz konusu. Bu açıdan bakıldığında ise gerçeklikle uğraşmak, sanatsal bir çalışmayı gerçeklikle ilintilen-dirmek, gerçek-liği daha bütün-lüklü veya o bütünlüğün içinde duran bir parçasını daha derinlikli ele alma çabası çok da bir anlam taşımaz. Dolayısıyla bir eserde içerikten çok biçim önem kaza-nıverir. Bir içerik olacaksa da biçimi daha gizemli, daha çekici ve görkemli hale getirmesi açısından önemli görülür. Bu iki felsefi yaklaşımın kökenine inmeyi dener-ken yalnızca tarihsel olarak hangi çağda ortaya çıkıp, nasıl bir gelişim gösterip, günümüzde nasıl ürünler ortaya koydukları ile ilgili yapa-cağımız bir irdelemenin ötesine geçip felsefi olarak nereye dayandıklarını da anlamaya çalı-şacağız.

Her akım kendi felsefi yaklaşımı doğrultusunda değerlendirildiğinde nitelikli eserlere öncülük ettiği gibi diğer yandan hiçbir iz bırakmayan yüzeysel birçok çalışma da ortaya koymuşlar. Özellikle öne çıktıkları çağ ve toplumsal koşullar göz önüne alınarak değerlendirildik-lerinde  ileri ve geri, olumlu ve olumsuz yanlarını bulgulamak zor değil. Ancak geldiğimiz noktada gerçekçi ya da gerçeküstü ve Post modern bütün bu akımları eleştirel bir gözle yeniden incelemek kaçınıl-maz görünüyor. Çünkü çağımızda görünüşü güzel ama hani yen-diğinde ne tadı ne de bir besin değeri olan hormonlu meyve ve sebzeler nasıl ki manav tezgahlarını doldurmaya başladıysa sanatsal çalışmalarda da içeriğin çorak-laştığı, biçimin kendini tekrarlar hale geldiği, sığlaşmış ürünler çevremizi giderek daha da fazla sarıyor. Ta yüz yıl önce ortaya konulmuş kalıpsal tanımları, biçim-leri değişmez bir kılavuz olarak görmek bizi gelişmekten, kendimizi aşmaktan alıkoyuyor.

İçeriğin oluşması, dilde anlam ve üslup ilişkisi, konu, karakterler, kurgu bu başlıklar genel olarak irdeleyeceğimiz konular. Böylesi kapsamlı bir irdelemeyi yaparken rölativizm (diğer isimleriyle göre-celik ya da izafiyet) ile kuantum fiziği ve bu ikisi arasındaki ilişkiden doğan felsefi yaklaşım bizim için bir çıkış noktası olacak. Böyle bir niyetle yola çıkarak eskiyi sorgu-layıp onu aşmaya çalışmak doğal olarak bir takım eleştirileri de beraberinde getirecek, bunu şimdiden öngörmek mümkün. Yanı sıra farklı bir yaklaşım arayışı içine girince, bu farklı yaklaşımı da sor-gulamak oluşan boşlukları dol-durabilmek açısından gerekli. Bu yanıyla bu kitabı okuyan birinin getireceği en önemli eleştirilerin başında “şüp-hecilik” olacağını söyleyebiliriz. Öyle ya diyelim ki ortada bir nesne, bir olay, olgu veya bunlara ilişkin bir bilgi var. Maddi gerçeklikten yola çıkılarak elde edilen bu bilgi, duygu veya düşünce acaba doğru mu? İzafiyetin yaşamda karşılığının ne anlama geldiğini ve kuntum fi-ziği ile nasıl bir bağıntı içinde olduğunu sorgulayan biri bu soruyu soracaktır. Çünkü duyu organları ve algılarla edinilen bir bilgi ne kadar tam ve kesin bir bilgi olabilir? Buna bir de o devinim içinde ortaya çıkacak rastlantısal olanın etkisini ve akıp giden zaman içinde ortaya çıkacak olan değişim faktörünü de katarsak bu durum bize edin-diğimiz bilgiyi sürekli sorgula-mamız gerektiğini gösterir.

Şüphecilik ilk olarak Antik çağ yunan felsefesi içinde sofistlerde ortaya çıkar. Thales’ten sonra Protagoras (485-411) tarihteki ilk şüphecilerdendir. Protagoras ken-dince ta o çağda şüpheciliğini “Her şeyin ölçüsü insandır, her şey bana nasıl görünürse benimi için böyledir, sana nasıl görünüyorsa sana öyledir, üşüyen için rüzgar soğuktur, üşümeyen için değildir, her şey için birbirine karşıt iki söz söylenebilir,” der. Buradan yola çıkan biri eğer “bütün insanlar için geçerli kesin bilgi bulunamaz, bu yüzden de maddi gerçeklik yoktur,” şeklinde bir yol izlerse nihilizme (hiççilik) varır. Ki öyle de olmuş. Leonginoi’li Gorgios “Hiçbir şey yoktur, varsa bile insan için kavranamaz, kavransa bile öteki insana anlatılamaz” şeklinde bir sonuca varmış. Ancak konuyu böyle değil de bizim yaptığımız gibi Eintein’ın bilimsel olarak kanıt-lanmış İzafiyet (rölativizm) teori-sinden yola çıkarak gerçeklik hakkındaki bilgimizi çok yönlü daha güçlü ve derinlikli hale ge-tirmek için kullanılırsa çıkan sonuç bunun tam tersi olacaktır.

 Yapmaya çalıştığımız bu ikincisi, bir aracı nasıl ve nerde kullan-dığınız önemli; o iyi olana da hizmet edebilir, kötü olana da. Bir soruyu nasıl ve nerde sorduğunuz önemli. Bu sizi yanlış olana da götürebilir doğru olana da. En doğru bir düşünce veya felsefe bile eğer yerli yerinde kullanılmıyorsa ondan yanlış sonuçlar çıkarılıyorsa doğru olmasının ne önemi kalır. Bu tıpkı diyalektik materyalizmin özünü kavramayanların onu bir dönem yapılmış, o dönemde yaşa-nan bir meseleye ait tespitleri mutlaklaştırıp her dönem geçerli saymasına, değişmez olarak gör-mesine, göstermesine benzer.

Şüphecilik için de tarihsel olarak incelendiğinde antik çağ köleci toplumundan feodalizme geçiş sü-recinde öne çıktığı söylenir. Dönemin düşünürleri toplumsal olarak yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu sezinlerler, var olan tı-kanma ve bunalımı görüp şüpheye düşerler. Aynı şekilde Rönesans şüpheciliği de feodalizmin yıkılması döneminde kendini gösterir. Bu durum bir anlamda içinde yeni olanı arayışı barındırır. Ne var ki hiçbir zaman doğru bir tarzda kullanılmamış, daha çok maddi olan gerçekliğin reddine ve hiçbir şeyin bilinemeyeceğine vardırılmış. Öte yandan diyalektiği bir dogma olarak kavrayanların bir çoğu genelde, “çağdaş bilimsel, felsefede şüpheciliğe yer yoktur. Pratiğe uygulanabilen kuramdan şüphe etmek olanaksızdır” gibi dogma bir yaklaşım sergilemiş.

Bu yaklaşım da bizi hiçbir şeyi sorgulamamaya, bize sunulanı de-ğişmez doğru olarak kabul etmemiz gerektiğine götürür. Oysa bir dönem Newtonu’un kütle çekim kuramı en doğru ve uygulanabilir kuram olarak görülüyordu. Buna göre dünya güneşin çekim gücü sayesinde onun etrafında dolaşı-yordu. Ancak Einstein’ın genel görelilik kuramı bu “doğru’yu” yıktı. Yeni teoriye göre aslında dünya uzayda en kısa yolu izlediği için güneşin etrafında dönmektedir. Yine bir başka çarpıcı örnek; bir dönem Oklid geometrisi değişmez ve tek doğru olarak kabul ediliyor ve buna göre bir doğruya yalnızca bir paralel doğru çizilebileceği söyleniyordu. Fakat Oklid geome-trisi Einstein’ın uzay zaman birlik-teliğini açıklayamıyor, bu an-cak bir başka geometri ile Reiman geometrisi ile mümkün oluyordu. Bu yeni geometriye göre ise bir noktadan bir doğruya paralel çizilemez, çizmeye çalışıldığında mutlaka bu iki “paralel” doğru bir yerde kesişir. Yani uzun lafın kısası her doğru bir yerde birleşir. Doğ-rular aslında kütle tarafından bükülen eğrilerdir.

Bu nedenle bilinemezciliğe kapıları kapattığı sürece bir miktar şüphe duymak var olanı sorgulayarak gerçekliği daha bütünsel olarak kavramanın aracına dönüştürmek devrimci ve ilerici bir yaklaşım olacaktır. Diğerleri ise bizi ya nihilizme, yani yaşamın anlam-sızlığını savunmaya ya da verili olanı değişmez bir dogma olarak görmeye götürür. Bu da bugün sanatta ortaya çıkan yüzeyselleşme ve tıkanmada olduğu gibi bir durumu doğurur.

“Bir sorun varsa ta başa dönüp alınan yol gözden geçirilmeli, çözüm genellikle sorunun içinde saklıdır” denir. Aynı şekilde geliş-mek, ilerlemek, yeni boyutlar yakalamak, kendini aşmak için geçmişte ortaya konulan ama günümüz ve gelecek için geri olan bazı yaklaşımların yadsınması olması gerekendir ama hala ileri özellik taşıyan ve bizi ileriye taşıyacak olan yaklaşımların alınıp benimsenmesi de gerekir. Bunu yapabilmek için ise doğru soruları doğru zamanda sorabilmek ve daha gelişkin bir noktaya ulaşarak çıkış yollarını yakalamak, bulmak ve göstermek bir o kadar önemli.

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.