Menu

Murat Tuncel, Hollanda’da yaşayan en üretken ve başarılı yazarlarımızdan. Edebiyat çalışmalarını, öykü, roman, anı, çocuk ve gençlere yönelik yapıtlarıyla geniş bir yelpazede sürdürmekte. Yapıtlarından bazıları sadece ülkemizde değil, dünyanın başka ülkelerinde de sevilerek okunuyor. Şimdiye kadar romanları ve öyküleri Korece’ye, Bulgarca’ya, Hollandaca’ya, Arapça’ya, Rusça’ya, Lehçe’ye çevrilip yayınlandı. Bazı romanları da şu anda Farsça ve İngilizce olarak bu ülke yayınevlerince yayına hazırlanmaktadır. Ülkemizdeki saygın edebiyat dergilerinde öykü, gezi yazıları ve söyleşileri yayınlanan Tuncel’in birçok öyküsü de Hollanda’daki çeşitli edebiyat dergilerinde yayınlanmıştır.

Yazar Murat Tuncel, 1979 yılında Kültür ve Spor Bakanlığı’nın ortaklaşa düzenlediği Gençlik Öykü Ödülü’nü Çerçi adlı öyküsüyle, 1997 NPS Radyo Öykü Ödülü’nü Cennet de Bitti adlı öyküsüyle, 1994 Şükrü Gümüş Roman Ödülü’nü Maviydi Adalet Sarayı/Sahte Umutlar adlı romanıyla, 1997 Halkevleri Kültür-Sanat Yarışması Roman Ödülü’nü Üçüncü Ölüm adlı romanıyla ve 2000 yılı Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü yayınlanmamış öykü dosyasıyla almıştır.

Biz de yukarıda kısaca tanıtmaya çalıştığımız bu çok yönlü yazarımızı okuyucularımızın da yakından tanıması amacıyla dergimizin ilk sayısına konuk ediyoruz.

MURAT TUNCEL (Fotoğraf Ergün Kula)

Sayın Murat Tuncel, Hollanda’da yaşayan en başarılı ve üretken yazarımızsınız, bu başarının ve üretkenliğin sırrı nedir? Yıllarınızı yazmaya vermiş bir yazar olarak burada ve Türkiye’de karşılaştığınız zorluklar nelerdir?

Bana yakıştırdığınız o güzel sıfatlar için çok teşekkür ederim. Sorunuzu kişisel olarak benim karşılaştığım zorluklar olarak açıklamak yerine tüm yazar arkadaşlarımın karşılaştığı zorluklar olarak açıklamak daha doğru olur. Yazmanın doğasında zaten zorluklar vardır. Yazmak bir yazarın; tüm zamanını, uykusunu, dinlenmesinden özveride bulunmasını, eğlencesine ortak olmayı, çok okumasını ve okuduklarını kendi değirmeninde öğütmesini ister. Eğer yazmayı bir yaşam biçimi olarak düşünüp, yeteneğinizle birleştirerek yazmaya devam ediyorsanız bilin ki, siz bir sabır dokuyucususunuz. James Joy’un ilk kitabı kırk iki yaşındayken yayınlanmış, Knut Hamsun açlıktan ölüm sınırına geldiği sırada yazarlar sırasına girmiş, Jack Londen’ın çilesi intihar edince bitmiş, Yaşar Kemal’in İnce Memed’i ancak otuzlu yaşlarının sonuna doğru bir gazetede tefrika edilmiş. Yazarlık yetenek olduğu kadar da gönül işidir. Yeteneğinizle yüreğinizi birleştiremezseniz olmaz. İşte böyle sabır işçiliğine devam edebilen tüm yazarların dünyanın her yerinde sorunları hemen hemen aynıdır. Fakat Hollanda’da yaşayan Türk yazarlarının yaşadığı sorunlar ise apayrıdır. Bunları kısaca özetleyecek olursak: Seksenli yıllara kadar Türk edebiyatından Hollandacaya çevrilen edebi yapıtların çoğunluğunun üçüncü bir dilden çevrilmesi nedeniyle Hollandalı okur ve yayıncıların edebiyatımızı iyi tanımamaları. Seksenli yıllarda kültür bakanlığının desteklerini almak isteyen yayıncıların burada yazan arkadaşlarımızın  kitaplarını  aceleyle    yayınlamaları. Bunlara

bir de yayınevlerinin ticari kaygılarını ve onların beklentisi doğrultusunda yapıtlara Türkiyeli okuyucunun ilgi-sizliğini eklersek karşımıza kocaman bir olumsuzluklar tablosu çıkıyor. Bunlara yan etken olarak çevirmen sorununu, üniversitelerdeki Türkolojilerde 1960’ tan sonraki edebiyatımızdan söz edilmemesi, edebiyatımızı iyi tanımayıp da edebiyatımız üzerine konferans veren bizden öğretim görevlilerini katınca zorluklar yumağının büyüklüğünü rahatlıkla görebiliriz. Ben de burada yazan arkadaşlardan biri olarak o zorluklarla her an yüzyüze yaşıyorum.

Yüzümüzü Türkiye’ye döndürecek olursak, benim açımdan oradaki durum buradakine göre daha iyi ve kolay. Bunun nedeni de benim Hollanda’ya gelmeden önce edebiyat ortamında tanınır olmam.

Hollanda’da yazılan edebiyatımızın konumu nedir? Genel olarak başarılı yapıtlar vere-biliyor muyuz Türk edebiyatına? Bir edebiyatçı olarak Hol-landa’da yazılan edebiyatımıza nasıl bakıyorsunuz?

Ben bir edebiyat tarihçisi değilim. Yazılan ürünleri okuyarak bazı değerlendirmeler yapmam mümkün ama bu yapıtların hangisinin zamanı aşıp edebiyat tarihindeki yerini alacağını söylemem olanaksız. Ben yazarları edebiyat zincirimizin birer halkası olarak görüyorum. Burada ya da Türkiye’de yazmaları önemli değil, önemli olan kalıcı yapıt vermeleridir. Bunu da yazarlarımız yapıtları yayınlandıktan sonra aldıkları tepkilerle kendileri de kolayca tespit edebilirler. Benim burada yazan arkadaşlara yalnız bir uyarım var. O da alt kimliklerini öne çıkaracak ürünler vermemeleri. Çünkü bilmelerini isterim ki, böylesi ürünlerin hiçbiri edebi yapıtlar listesinde kendine yer bulamaz.

Edebiyatımızın Hollandalılar arasında pek güçlü bir okur kitlesi yok. Yaşar Kemal, Orhan Pamuk ve Elif Şafak gibi birkaç yazardan başkaları fazla tanınmıyor, bunun nedenleri ne olabilir? Neden diğer güçlü yazarlımıza Hollandalı yayınevleri sıcak bakmıyor? Yoksa yanılıyor muyum?

Edebiyatımızdan Hollandacaya ilk çeviri 1946 yılında yapılmış. İngilizceden çevrilen kitap ise Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal romanı. Yani Hollandalılar modern Türk edebiyatıyla aslında o tarihte tanışmışlar. Ondan öncesi de var elbette. Hollandalı tacirler klasik edebiyatımız olarak kabul edilen divan edebiyatı el yazmalarının yüzlercesini satın alıp buraya getirmişler. Birçoğundan da bölümler Hollandacaya çevrilmiş. Fakat nedense yayınevleri edebi ürünlerimize uzak durmayı tercih etmişler. Sanırım burada batının doğuya bakış açısının önyargılı yaklaşımı önemli rol oynamış. Birinci sorunun yanıtında da söylediğim gibi Hollanda üniversitelerinin Türkoloji bölümlerinde de edebiyatımıza gerekli önem verilmemiş. Durum böyle olunca okuyucu çevrilen yapıtları tanıma olanağı bulamamış. Aslında Türkçeden Hollandaca’ya çevrilen yapıtlar birkaç yazarla sınırlı değil. Prof. Johan Soenen’un 3C Yayınevi yayınları arasında yayınlanan Een haard van verzet / Honderd jaar Turkse roman (1900-2000) adlı yapıtta Türk edebiyatından 180 yapıtın Hollandaca’ya çevrildiği belirtiliyor. Bunlardan 80 kadarı şiir, öykü ve roman. Diğerleri ise edebiyatımız üzerine araştırma ve Türkoloji öğren-cilerinin tezleri. Yukarıda adını andığınız yazarlar çok okunmasalar da belli yaştaki Hollandalı okuyucular tarafından biliniyorlar. Nobelli bir yazar olan Orhan Pamuk’un yapıtlarına ilginin  olması  doğal.    Yaşar    Kemal’in romanları da Türkçe’den ilk çevrilen kitaplar arasında (1960’lı yıllarda) olması nedeniyle ilgi çekiyor sanırım. Elif Şafak’ın okunması da edebiyatımız adına pozitif bir durum. Fakat sadece bu yazarlar okunuyor diye bir şey yok. Örneğin benim Sahte Umutlar adlı yapıtım üç baskı yaptı. Kazım Cumert’in Ciğerim adlı öyküleri Hollandaca da basıldı. Ali Şerik’in Serçenin Kalp Atışı yapıtı kısa zamanda azımsanmayacak kadar bir okuyucu kitlesine ulaştı. Elbette bunlarla yetinmemeliyiz, daha çok yazarımızın yapıtları Holandaca’ya çevrilmeli. Hollandalı okuyucuya ulaştırılmalı.

Tarihi romanlarınız da var. Tarihi roman yazmanın zorlukları nedir? Neden son on yılda tarihi romanlar daha çok ilgi ve itibar görmekte?

Aslında yazılan tüm romanlar bir tarihe işaret eder, geçmiş tarihimizde bir zaman diliminin tespitidir. Fakat bazı romanlar tarihi olayları konu edindikleri için “tarihi roman” nitelemesiyle adlandırılırlar. Son yıllarda benim yazdığım romanlar da konusunu tarihi olaylardan aldığı için bu kategorinin içine giriyor. Ben bu romanlarda aslında beş yüz yıllık bir zaman diliminde geçen ve insanlık tarihini etkileyen olaylara dikkat çekmeye çalışıyorum. Olaylar Osmanlı topraklarında geçen olaylar. Fakat aynı zamanda o toprakların altında kalmış mitolojik aşkların da, aynı zamanı paylaşan diğer uygarlıkların da romanı. Bir yüzü Anadoluysa, öteki yüzü Trakya. Bir yüzü Osmanlıysa, öteki yüzü Bizans. Bir yüzü Orta Asyaysa öteki yüzü Orta Avrupa… Yani kültürler mozaiği bir seri romanlar çalışması.

Tarihi roman yazmak öncelikle sorumluluğu olan ve her an yazarını diken üzerinde gezdiren bir çalışma. Her olayı çok yönlü ve birçok kaynaktan araştırmanız gerek. Tek kaynağa dayandırarak yazarsanız  sıradan   çalış malardan bir farkı kalmaz. Sonra çoğu zaman bilinen olayları yazmanız nedeniyle, okunurluğunun olabilmesi için olaylara da karakterlerinize de hem çeşitli açılardan yaklaşmalısınız, hem de şimdiye kadar kimsenin düşünmediği yönüyle konuları ele almalı ve herkesin tanıdığı tarihi karakterleri başka özellikleriyle okuyu-cunun zihninde belirgin kılmalısınız. Ayrıca da yapıtınızın bir tarih kitabı olmadığını, bir romanın tüm özelliklerini taşıması gerektiğini hiç aklınızdan çıkarmamalısınız. Ben bütün bunlara bir de tarihi olayların geçtiği yerlerde alan araştırmaları yaparak betimlemelerin güçlü ve gerçeğe uygun olmasını ekliyorum.

Sizi hiç tanımayan bir okura, Murat Tuncel’i tanımak için hangi kitabınızı önerirsiniz?

Benim için tüm kitaplarımın ayrı ayrı değerleri vardır. Birini diğerine üstün görürsem çocukları arasında ayrımcılık yapan bir anne durumuna düşerim. O nedenle burada birkaç kitabımın adını anarak hiçbirinin bana gönül koymamasına çalışayım.

Öykü seven dostlarıma, Gölge Kız, Beyoğlu Çığlıkları ve Güneşsiz Dünya adlı öykü kitaplarımı; Roman seven okuyuculara, Sahte Umutlar, Üçüncü Ölüm ve İnanna adlı romanlarımı mutlaka okumalarını; genç okuyucularıma da, Tullu Kurbağa, Ressamlar Mahallesi Çocukları’nı (De kinderen van de Schilderswıjk çok yakında Hollandaca yayınlanıyor) okumalarını, en küçük okuyucularıma da uykudan önce Şakacı Masalları anne ve babalarından dinlemelerini öneriyorum. Son olarak da okuyucularım eğer tarihe objektif bakmak istiyorlarsa tarihi romanlarımı mutlaka okuma-larını öneririm.

Şu an hangi kitap üzerinde çalışmaktasınız?  Kitabın  içeriği hakkında   ipuçları verebilir misiniz?

Tüm yazar arkadaşlarm gibi benim de masamda her zaman yazılmayı bekleyen bir çalışmam oluyor. Bu sıralar üzerinde çalıştığım seri romanların dördüncüsü olan Konstantiniyye’nin Zinciri adını verdiğim romanım. Altı kitaptan oluşacak olan bu seri romanlar 1350-1850 yılları arasındaki beş yüz yıllık bir tarihin romanı olacak. Serinin birinci romanı Trakya Güneşi adıyla yayınlandı. İkinci roman Tuna’dan Fırat’a ile üçüncü roman Tanrının Kırbacı yayınevinde yayınlanma sıralarını bekliyorlar. Ben de serinin dördüncü romanı olan Kostantiniyye’nin Zinciri üzerinde çalışıyorum. Adından da anlaşılacağı gibi İstanbul’un alınışından öncesi ve sonrası tarihi olaylar işleniyor bu romanda. Daha doğrusu zamanın Osmanlı ve Bizans’ındaki olayları öyküleriyle birlikte anlatmaya çalışıyorum.

Hollandaca yazanımız o kadar az ki, Faslı yazarlara baktığımızda onlar bir sürü isimler çıkardılar örneğin Abdelkader Benali, Naima El Bezaz, Mohammed Benzakour, Hafid Bouazza gibi. Neden bizim yazarlarımız hep Türkçe yazmakta?

Bu sorununuza aslında dördüncü soruda bir yanıt var, ama burada bu konuyu bir kez daha açıklamaya çalışayım. Evet, Türkiye kökenli gençlerimizden de, bizlerden de pek kimse yok direkt Hollandaca yazan. Bunun iki nedeni var: Birincisi Türk edebiyatından Hollan-daca’ya çevrilen onlarca yapıtın olması. Yani bizlerden önce de Türk edebiya-tından birçok örneğin Hollandalı okura ulaşmış olması. İkincisi ise burada yazan gençlerimizin edebiyatı bir kazanç kapısı olarak görmemeleri. Faslı du-rumuna   gelirsek,   daha   önce   Hollan dalılarca bilinmeyen bir alan olması nedeniyle ilgi çekmesi ve yazılanların günlük sansasyonel konuları işlemeleri sanırım okuyucuya yeni bir tad veriyor. Soruda adlarını andığın Abdelkadar Benali’nın dışında kendinden uzun süre söz ettiren biri olmadığı gibi, hiçbirisi hakkında da Hollandalı edebiyat tarihçileri tek makale bile yazmamışlardır. Ayrıca bu arkadaşların kendi ülkelerinde de isimleri olmadığı gibi, edebiyat çevrelerince de yazarlık kayıtları yoktur. İşte bu nedenlerle ben bu arkadaşların her iki ülkede de kalıcılıklarına şüpheyle yaklaşıyorum. Dikkat ederseniz çoğu yapıtlarında aile içi şiddeti, ya da babalarının aile içindeki zulmünü konu edinmişlerdir. Bu konu da Hollandalı okuyucuya nedense cazip gelmektedir. Zaten bu konunun dışında yazarlarsa yayınlayacak yayınevi bulamıyorlar. Sanırım bizim gençlerden de bir iki genç arkadaş bu konuyu yazarak adından söz ettirdi. Olabilir ama onlar bilmeliler ki, onları hiçbir zaman Hollanda edebiyatçıları ve edebiyat tarihçileri Hollandalı bir yazar olarak kabul etmeyecekler. Bu arkadaşları yaz-dıkları dil nedeniyle kendi ülkelerindeki yazın çevreleri de yazar olarak niteleyemeyeceğine göre, biz ne kadar da onlara yazarlık sıfatını yakıştırsak yakıştıralım bunun hiçbir geçerliliği olmaz.

Bahar 2016

Söyleşen: ALİ SERİK

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd. Vereiste velden zijn gemarkeerd met *